2005'in ilk günü... Yeni bir yıl daha başlıyor... Kim bilir kimler doğacak,
kim bilir kimler kaybolacak...
Oldum bittim, böyle bu...
Geçmişe doğru hafızamı şöyle bir yokluyorum da, gözlerimin önünde "Çocuk Sesi"
dergisinin 1934 yılının bitiminden sonraki yeni yıl kapağı canlanıyor; küçük bir
bebeğin öttürdüğü bir borazanın içinden
1935 sayıları uçuşarak çıkmada. Demek ki
bendeniz de henüz 7 yaşındayım.
***
1938'in bitiminde de; Ortaköy'deki yatılı ilkokulun yönetimi; aileleri
İstanbul'da olmadığı için tatillerde de okulda kalan
öğrencileri, özel tutulmuş
bir tramvaya bindirip, şehirde dolaştırmıştı.
1972-73 yıllarına da, Sağmalcılar Cezaevi'nde girmiştik...
***
Her yeni yılın ilk gün yazıları...
Mümtaz Faiz Fenik, rakı, şarap,
votka, viski falan arasında; eğlenceli geçmiş
ortak bir kutlama gecesi sabahındaki mahmurluğu anlatırdı.
Politik bir ütünün altından geçmiş yazılarda ise, Türkiye'nin biten yıl içindeki
durumu özetlenirdi. İktidara kızanlar, her işin boka
sardığını; iktidarlardan
hoşnut olanlar, beklenen umutlu güneşlerin doğduğunu ve yeni yılda daha da
yükseleceğini yazarlardı.
Keşke basındaki son 80 yılın değişik "yılbaşı" manşetlerinden oluşan bir sergi
açılabilse...
***
Doğal olarak, geçmiş yılbaşlarından kalma, özel anılar da az değildir
herhalde...
Özel anı, özel anı da... Olsa olsa kaç tane? Ben diyeyim iki, siz deyin üç...
Müzikli bir lokalde
baş başa, derken sarmaş dolaş olmakla geçen bir yılbaşı;
sonra haydi bir, yahut iki tane daha...
***
Unutulamayan anılar, genellikle "acı" ve "tatlı" diye ikiye ayrılırlar.
Hafıza, acı anıları kolay unutmaz;
çünkü biraz da bir savunma mekanizmasıdır
hafıza; acı anıları derinliğine kaydeder ki, bir daha tekrarlanmaması için,
önlem alınsın...
***
Tatlı anılara gelince...
Yaşam paletinin renkleri bol
olmayanlarda, tatlı anılar daha keskindir.
Örneğin hayatında yılbaşını bir kez dans ederek geçirmiş bir hanım; kolay kolay
unutabilir mi o tatlı anıyı; hele hele bir daha öyle bir fırsatla da hiç
karşılaşmamışsa?
Ama her yılbaşını
dans da ederek geçiren bir hanımın, yılbaşlarıyla ilgili
anıları; hayatında bir kez dans ederek geçirmişinki kadar, unutulamayacak türden
olabilir mi?
Rahmetli annem, hayatında ilk defa Edirne'de babamla "10'uncu Yıl Balosu"na
gitmişti; bir ömür anlattı durdu o baloyu.
***
Acı anılar, tatlı anılar...
Biraz daha objektif bakıldığında, eksisi artısıyla hayatın, az tekrarlamış
kareleri...
Beş yıldızlı bir otel açısının, "beş yıldızlı
otelde yediğim yemek" diye tatlı
bir anısı mı olur?
Hayatında öyle lüks bir yerde ancak bir iki kez yemek yiyebilmiş birinde ise, ne
kadar tatlı bir anıya dönüşür o bir, iki yemek ah!
***
2005 yılına da
girdik işte...
3 yaşındayken götürüldüğüm Edirne'de, anaokuluna başladığım 1931-32 yıllarında,
2005 yılı görünmeyen yıldızlar gibiydi; ama sonunda görüne görüne geldi işte.
Bir göl ki, bir kıyısından kürek çekmeye başladığında,
karşı kıyılar çok
uzakta... O uzaktaki kıyılara yaklaşıp da, arkanda bıraktığın kıyılara
baktığında; ne kadar da yakın görünüyorlar.
***
Hafızanın anı kaydetme özelliği de bir yerde tükeniyor; 90'ındaki birinin,
88'ine ait ne anısı olacak ki?
Anı kaydı ne zaman azalmaya başlıyor acaba; 2005'te doğacak olanlara
sorulamayacak bir soru...
Bir de hiç anı bırakmayan eylemler var; yürürken attığın adımlar, arada sırada
sildiğin gözlük
camları, giydiğin pijamalar gibi...
***
2005 yılının ilk günü...
Nadir yaşanmış şeyler anı bıraktığına göre; anılarınız bol olsun demek de;
yaşamınız öylesine kısır geçsin ki, unutamadığınız güzellikler çok
görünsün
anlamına gelmez mi?
***
Neyse, kafa karıştırmaya gerek yok şimdi; yeni yılınız gönlünüzce geçsin, zamanı
size unutturarak geçsin, geçmişteki yıllarınızdan, daha da güzel
geçsin...
Milliyet
01/01/2005