Belgesel tiyatro alanında ünlenmiş üç genç yönetmenin kurduğu bir kolektif olan
Rimini Protokoll, 'Das Kapital'i sahneye taşıyor. Grupta profesyonel oyunculara
yer verilmiyor
Karl Marx'ın Das Kapital'i yazması yıllar sürmüş, ilk cilt yayımlandıktan sonra
ölünce, kalan ciltleri yayıma hazırlamak Engels ve Kautsky'ye düşmüştü. Üçü de
ciddi adamlardı, Das Kapital'de ciddi bir yapıttı; 21. yüzyılın başlarında
birilerinin çıkıp bu yapıta oyun muamelesi yapacağını herhalde akıllarından bile
geçirmemişlerdi.
Ne var ki belgesel tiyatro alanında ünlenmiş üç genç yönetmenin kurduğu bir
kolektif olan Rimini Protokoll, tam da bunu yapıyor. Bu kolektif, Helga Haug
(1969), Stefan Kaegi (1972) ve Daniel Wetzel'in (1972) yönetimindeki takımlarla
'gerçek hayat'ı sahneye çıkarıyor, profesyonel oyunculara hiç yer verilmiyor.
'Kapital: 1. Cilt' adlı oyunda da aynı şey geçerli: kendi ifadelerine göre
"Çin'de turbo-kapitalizm çiçek açarken, Fidel Castro hastane odasında
uluslararası kameraların karşısına yorgun ama ayağında Adidas'larla çıkarken,
Batı Avrupa'da Marx okuma grupları yeniden kurulmaya başlıyor, Trier'de doğduğu
ev, müze haline getirildiğinden bu yana en kalabalık günlerini yaşıyor ve Karl
Marx marka kırmızı şaraplar kapış kapış gidiyor"; onlar da Kapital'i
sahneliyorlar.
Düsseldorfer Schauspielhaus'taki sahne oldukça yalın: kitap rafları ve bir Marx
büstü var. Kitabı baştan sona okumuş olan sekiz kişi (ortak noktaları bu) çıkıp
kendi hikâyelerini, Marx'tan ne anladıklarını ve Kapital'in hayatlarındaki
yerini anlatıyor: aralarında tüketim toplumuna öfke kusan sıkı bir Marksist,
Doğu Almanyalı sosyalist bir şarkıcı ve kör bir çağrı merkezi çalışanı var.
Yalnızca üç haftalık bir prova döneminden sonra seyirci karşısına çıkan projede
doğaçlamanın payı büyük; yönetmenlere bakılırsa her performans farklı oluyor.
Oyun Düsseldorf'tan sonra Berlin, Frankfurt ve Zürih'te sahnelenecek. (www.rimini-protokoll.de)
'Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği' sonunda Çekçede
Dikkatinizi çekti mi bilmem, son zamanlarda çok sayıda esnaf, dükkânının
vitrinine 'sonunda' ya da 'nihayet' içeren duyurular asar oldu: 'Çizgili külotlu
çorap çeşitleri sonunda gelmiştir' ya da 'çikolatalı ekmek kadayıfı nihayet
burada' gibi. 'Israrla istenen ama bulunamayan' şeylere dair birer ipucu olarak
eğlendiriyordu beni bu duyurular; fakat o kadar çok gördüm ki sonunda jetonum
düştü: uyanık esnaf, çok satmak istediği bir malı, çok satıyormuş gibi yaparak,
gerçekten de çok satmaya çalışıyordu. 'X gelmiştir' demek yerine 'X nihayet
gelmiştir' dediğinde belli ki potansiyel müşteriler de "herkes bunu beklediğine
göre vardır bir hikmeti" diye düşünüyor, 'gelen' malı almak için sıraya
giriyordu.
Çek okuyucular da dokuz yıldır Milan Kundera'nın yeni bir romanını okumak için
bekliyordu, ama (sözcüğün gerçek anlamıyla) sonunda ve nihayet, en çok beklenen
kitabı geçtiğimiz hafta piyasaya çıktı: Brno'da bulunan Atlantis yayınevi,
Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'ni Çekçe bastı.
Kundera'nın kitaplarının çevrilmesi, başından beri bir mesele oldu. Yazar
1975'te Çekoslavakya'yı terk edip Paris'e yerleşti, Çekçe yazmakta olduğu
Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'ni burada tamamladı ve kitap 1984'te Fransızca
olarak yayımlandı; kısa süre içinde de çok sayıda dile çevrildi. Ne var ki
Kundera, kitabın Fransızca çevirisinin kötü olduğuna karar verdi ve 1985'ten
itibaren tüm kitaplarının Fransızca çevirilerini bizzat denetlemeye başladı.
Şaka'nın İngiltere ve Amerika'daki baskılarında kısaltılması onu çileden çıkardı
ve çeviri konusundaki titizliği bir kat daha arttı.
Bütün bunlar olurken, Kundera izin vermediği için 1975 sonrası yazdığı
kitapların hiçbiri Çekçede basılmıyordu. Özgün adı Nesnesiteln· lehkost bytÌ
olan ve tüm dünya dillerinde 'X'in dayanılmaz hafifliği' kalıbının yerleşmesine
yol açan romanı 1985'te Toronto'da, Josef Skvorecky ve karısı Zdena
Salivarova'nın yönettiği Sixty-Eight Publishers tarafından Çekçe yayımlandı
ancak bu baskı sınırlı kaldı.
Kundera'nın Çek temsilcisi Jiri Srstka, kitabın Çekçede neden bu kadar uzun süre
yayımlanamadığını şöyle açıklıyor:
"Milan Kundera bence kitabın Çekçede resmen yayımlanmasına hiçbir zaman karşı
değildi, geçen onca yıla rağmen. Kundera'nın asıl kaygısı, kitabı doğru dürüst
bir editörlükten geçirmek ve Çekçe yayıma hazırlamaktı. Bu ilk bakışta pek zor
bir şey gibi görünmeyebilir, ama Milan Kundera gibi mükemmeliyetçi bir insan söz
konusu olduğunda bu çok büyük bir iş haline geliyor. Toronto baskısı da zor
koşullarda gerçekleştiğinden Kundera kitabı baştan sona okumak, bazı bölümleri
yeniden yazmak, yeni bölümler eklemek ve tüm metni elden geçirmek zorunda
kaldı... Ama sonunda okurlar, Milan Kundera'nın içine sinen haliyle kitaba
ulaşabilecek."
Kundera Çek okurlardan, kitabı bir roman, bir aşk masalı olarak okumalarını,
siyasal bir bildiri olarak görmemelerini istedi.
Biyonik çevirmen
Vietnamlı çevirmen Le Khanh Truong, ülkenin 'en üretken ve hızlı çevirmeni'
seçildi. Rusçadan çeviri yapan Truong, bu unvanı gerçekten hak ediyor: Cengiz
Aytmatov'un 550 sayfalık kitabı Darağacı'nı on günde, Ribakov'un 1000 sayfayı
aşkın romanı Arbat Çocukları'nı üç ayda, Pasternak'ın 900 sayfalık Doktor
Jivago'sunu altmış günde çeviren Truong, 1970'le 1980 arasında felsefe, tarih,
sosyoloji, yazın, ekonomi, diplomasi ve arkeoloji konularında elli kitap
çevirmiş; 1983'te Sovyetler Birliği'nin Ho Chi Minh belediyesine armağan ettiği
elli ciltlik ekonomi ansiklopedisinin çevirisini bir yılda tamamlamış. Son
olarak Çince öğrenmeye karar veren Truong, çeşitli kung-fu kitaplarının yanı
sıra, 2 bin 400 sayfalık bir geleneksel kültür sözlüğünü de çevirmiş. Truong,
başarısının sırrını azim, bilimsel yöntemle çalışmak ve çok okumak olarak
açıklıyor. (Thanh Nien)
Körleşme ve ölüm
Adrian Mole'u tanır mısınız? Bir aralar İngiltere'de, Harry Potter kadar
ünlüydü; gizli günlükleri elden ele dolaşıyordu. Türkçede bu dizinin yalnızca
ilk kitabı çevrildi (Bir Yeniyetmenin Gizli Günlüğü, Can, 2003) , arkası
gelmedi. Adrian Mole'un yaratıcısı Sue Townsend'se geçen günlerden birinde öğle
uykusundan kalktı ve kör olduğunu anladı.
Çocuklarını doğurduğu sırada bile elindeki kitabı bırakmayacak kadar okuma
düşkünü bir insanın, üstelik de bir yazarın kör olması büyük bir darbe olmalı.
Townsend'in körleşmesinin nedeni, tip 2 diyabet hastası olması ve kendine iyi
bakmadığı için gözlerinin arkasındaki damarların çatlaması. Altmış yaşındaki
Townsend'in parmak ucu sinirleri de zedelenmiş olduğu için Braille okuyamıyor.
Independent'ta çıkan habere göre yazarın morali yine de yerinde; iç tasarımcı
olan yirmi dokuz yaşındaki kızı Lizzie ona bir dolap dolusu rengârenk göz bandı
almış.
Dünyanın en önde gelen kültürel antropologlarından Clifford Geertz ise
geçtiğimiz hafta seksen yaşında öldü. Tarih, psikoloji, felsefe ve yazınsal
eleştiriden yararlanarak ritüelleri, sanatı, inanç sistemlerini, kurumları ve
kendi deyimiyle diğer 'simge'leri inceleyen ve yorumlayan Geertz, yazılarında
kültürle toplumsal yapı arasında net bir ayırım gözetiyordu, bu nedenle de
kültüre, yerine getirdiği işlevler açısından yaklaşan Lévi-Strauss gibi
yapısalcılardan ayrılıyordu. Onun için kültürün ne yaptığı değil, ne anlama
geldiği önemliydi.
Geertz'in 1973 yılında yayımlanan kitabı Kültürlerin Yorumlanması, Times
Literary Supplement dergisi tarafından, İkinci Dünya Savaşından sonra
yayımlanmış en önemli 100 kitaptan biri seçilmişti. Yine de kapsayıcı bir kuram
geliştirmediği, antropolojinin yöntemleri ve geçerliliği konusunda kuşkularını
dile getirdiği için akademik camia tarafından eleştirilmişti.
Geertz'in Türkçede yalnızca bir kitabı var: Fas ve Endonezya izlenimlerini
anlattığı After the Fact (Gerçeğin Ardından, İletişim, 2001).
CEM AKAŞ
Radikal
17/11/2006