Bir yere ait olmayan, bir konuma kök salmayan hayatların, kalıcı bir anlam
edinme şansı bulunabilir mi? Durmadan ev, durmadan sokak değiştiren hayat
parçalarının, aynı hikaye denizine dökülmesi mümkün olur mu?
Her yıkılan evin, her iptal edilen sokağın, geçmişin, bugünün ve geleceğin
dokusundan bir sayfayı yırtıp alması kabul edilebilir mi? Seslere, yüzlere ve
sokaklara aşinalığı olmayan insanlar, kendilerine aşina olabilirler mi?
Hep bedenlerimizi, yüzlerimizi, kuru varlıklarımızı resmettiğini düşünürüz
fotoğrafların. Oysa gerçek öyle değildir. Yakından bakarsak eğer, her yüzde ayrı
bir duygunun, her bakışta ayrı bir derinliğin, her harekette ayrı bir dilin
kendini göstermekte olduğunu görebiliriz. Hayatımızın her sabit karesinde
mutlaka o ana ilişkin özel bir duruşumuz vardır. Geri dönüp her baktığımızda
yakalarız yeniden o duruşu. Denebilir ki, karelerde suskunlaşan bedenler,
nazar-ı dikkatlerimizle konuşan çıplak ruhlardır aynı zamanda. Vizöre yansıyan
görüntü ne kadar dışımıza ait olursa olsun; iyi bakarsak, ta içimizi görürüz biz
o suskunlukta. Çünkü bedenlerin sabitlendiği o yer, duyguların da kıskıvrak
yakalandığı yerdir. Bir bakışta dinleriz o anın bütün hikayesini bir
fotoğraftan. Bakışlardan bir dipsiz kuyu, dudak kıvrımlarından bir yangın yeri,
parmakların biraradalığından bir iç tarih yankısı düşer içimize. Cesaretle
korkunun, hüzünle coşkunun, zaferle yıkımın, güzellikle çirkinliğin, yaşamakla
ölmenin el ele kol kola geçmesi gibi geçer önümüzden cansız hayaller.
* * *
Bir yere ait olmayan, bir konuma kök salmayan hayatların, kalıcı bir anlam
edinme şansı bulunabilir mi? Durmadan ev, durmadan sokak değiştiren hayat
parçalarının, aynı hikaye denizine dökülmesi mümkün olur mu? Her yıkılan evin,
her iptal edilen sokağın, geçmişin, bugünün ve geleceğin dokusundan bir sayfayı
yırtıp alması kabul edilebilir mi? Seslere, yüzlere ve sokaklara aşinalığı
olmayan insanlar, kendilerine aşina olabilirler mi?
* * *
İçinden geçirdiklerini söylemekten korkan insanlar var. İçinden geldiği gibi
yaşamaktan korkan insanlar var. Karşı kaldırıma geçmekten, tanımadığı birine
saati sormaktan, söylenmiş ince bir söze cevap vermekten, bir demet nergisin
fiyatını sormaktan korkan insanlar var. Korkuyor olmaktan korkan insanlar var.
Korkma haline yakalanmaktan korkarak hayatını erteleyenler, öteleyenler,
gözlerini hayallerine kapatanlar var. Kanatlarını uçmasız, gözlerini bakmasız,
ayaklarını gitmesiz, günlerini geçmesiz ve kalplerini sevmesiz bırakanlar var.
Sevdiklerinden korkan, sevmediklerinden korkan, kendi olmaktan, kendiyle başbaşa
kalmaktan korkan insanlar var.
* * *
Bir düş gördüm.
Her tarafı yemyeşil bir vadiydi düşün. Otlar diz boyu büyümüştü. Rüzgar
filmlerdeki gibi savuruyordu bir o yana bir bu yana otları. Ağaçlar garip bir
suskunlukla izliyordu olan biteni. Rüzgarı bildikleri her hallerinden belli
olmasına rağmen hiçbir kıpırtı olmuyordu dallarında. Umursamazca gölgeliyorlardı
sadece çevrelerini. Böcek sesleri vardı, çok yakından gelen böcek sesleri.
Sanırım minicik ağızlarıyla kemiriyorlardı yere düşmüş zümrüt yeşili yaprakları.
Bir tane de kelebek vardı bir yaban gülünün üstünde. Yaban gülü kırmızıydı,
kelebekse renksiz... Su sesine benzer bir şırıltı da duydum; ama minik bir dere
mi vardı yakınlarda, yoksa bir gezgin lir mi çalıyordu bir kayanın üstünde, hiç
bilmiyorum.
Hem hiç önemi yok bütün bu ayrıntıların.
Bir düş gördüm.
İçinde yoktum!
Yenişafak
14/12/2006