93 Muharebesi diye anılan 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, nelere ve nelere mal
olmuştur eski Rumeli Türklerine...
Babaannem o savaşta 7 yaşındaymış.
Bağlarını, bahçelerini ve "belki bir gün döneriz" diye anahtarını sundurmanın
üstünde sakladıkları dayalı döşeli evlerini bırakarak; bir sabah vakti
arabalarla İstanbul'a doğru düşmüşler yollara...
***
Yazık ki, o göçü eski Zağra Müftüsü Raci Efendi'den başka bir yazan olmamıştır.
Raci Efendi'nin harika bir Türkçe ile yazılmış iki formayı aşmayan kitapçığı
ise, Türk edebiyatında sadece bir tek kişinin dikkatini çekmiştir; Recaizade
Mahmut Ekrem'in...
Yıllar sonra Yahya Kemal, bir mahalle bakkalının camekânında Raci Efendi'nin
sararmış kitapçığından bir tanesini görünce; Recaizade Ekrem'in bu kitaptan
"Talim-i Edebiyatı"nda söz ettiğini anımsayarak hemen almıştır kitabı...
***
93 Muharebesi'nde Rumeli'den İstanbul'a göç edenlerin bir bölümü Bergama'ya
yerleştirilmişti. O yüzden babaannem Bergama'da büyümüş, yine bir göçmen
çocuğuyla Bergama'da evlenmiş, babam da Bergama'da gelmiş dünyaya...
İslimyeli Hacıgözümler ailesinin, savaşla un ufak olduktan sonra, Bergama'da
yeniden biçimlenmeye çalışan parçacıklarının çektikleri sıkıntılarla yaşadıkları
serüvenler, benim de çocukluğuma görünmez damgalar vurmuştur.
***
Kara bir yokluğun tutumlu olma titizliği; küçücük bir kahve paketinin dahi
sicimini özenle çözüp, avucunun 4 parmağı üstünde güzelce sardıktan sonra, ucunu
da ip yumağının beline sıkıca bağlama ve paket kâğıdını da doğru dürüst katlayıp
kaldırma alışkanlığını pekiştirerek, kuşaklardan kuşaklara da yansıttığı için;
hâlâ daha hiçbir ipi ve hiçbir paket kâğıdını kolay kolay atamam.
***
Uzun süre doya doya beyaz peynir yiyemememe de; sabah kahvaltılarında her beyaz
peynire uzanışımda, babaannemin hiç aksamayan uyarıları neden olmuştur:
- O kadar peynir alınmaz, kurt yapar.
Ve ben her lokma ekmekle ancak nohut kadar beyaz peynir yeneceğini sandığımdan;
ilk gençliğime kadar bu kurala uymayanların, peynir yemesini bilmediklerini
düşünürdüm.
***
93 Muharebesi'yle başlayıp sonu gelmeyen savaşların yığdığı sıkıntılar; bizim
kuşağın ev içi eğitimlerinde de, birçoğumuzun ruhsal yapısına korselik etmiştir.
Taksiler, lokantalar, büyük mağazalar, şık, güzel, pahalı şeyler; "bize göre
değil" hududunun ötesindeki bir dünyaya aitmiş gibi gösterilmiştir bizlere...
Bu koşullanma, savurganlıkla tutumluluk ölçülerinden çok; kendini iyi şeylere
layık görmeme gibi,bir yaşam sönüklüğü getirmiştir çoğumuza...
Böyle bir programlanmanın, zevk ölçülerini de kısırlaştırması yüzünden; en az
olanaklarla dahi bir yaşam estetiği kurulabileceğini, zamanında görememiş;
estetiği dahi, "bize göre değil" hududunun ötesinde bırakmışızdır.
***
Babaannem, hiç gerek yokken, peynirin ancak nohut kadar yeneceğinde inatlaşıp
durmasa; yeni ayakkabılarımın fiyatını her zaman çok bulup, "Oh babam" diye
suçluluk uyandıran hoşnutsuzluklar göstermese; küçücük bir odanın da bir tutam
papatya, üç dört ilginç kartpostal, renkli temiz bir masa örtüsü, kullanılan
sevimli bir semaverle, şipşirin olabileceğinin yaşam kıvraklığını
estirebilseydi; küskün ve kül renkli bir ortamdan kaynaklanmış ürkek
acemiliklerin burukluğu; çocuklukla ilk gençliğimizi, o kadar yalnız ve öksüz
bırakmazdı.
***
93 Muharebesi'nin acılarını, yarım yüzyıl sonra dahi ödemeye, farkına varmadan
hep birlikte devam ettik.
Sade babaannem değil; annemin babası da, aynı savaşın gazabına uğrayarak, önce
Kırım ve sonra Varna'dan kopup gelmişlerdendi.
Anılarını anlatmayı sevmezdi ama, katıldığı savaşlarda patlattığı topların
gümbürtüsü, sabahtan akşama yankılanır dururdu köşkünde.
Mavi gözlerini devirerek, bağırmaya başladığı zaman, herkes kaçacak delik
arardı.
***
Ben ilk torunu olduğum için, beni çabucak yetiştirip, adam etmeyi koymuştu
kafasına.
Daha okula başlamadan bana uzun pantolonlu, yelekli takım elbiseler diktirmiş,
kravat bağlatmaya başlamış ve 5 yaşındayken de kerrat cetvelini ezberletmeye
kalkmıştı.
Kerratı yeterince öğrenemediğim için de, önce bir odaya kilitlemiş, sonra da
bacaklarımdan tutup, ikinci katın penceresinden aşağıya sarkıtmıştı.
Canı biraz fazlaca tez bir adamdı rahmetli...
***
35'inde içkiden ölmüş kocasıyla, peş peşe yitirdiği 4 evladının yasından bir
türlü kendisini kurtaramayan ve dünyaya buzlu bir cam gerisinden bakan, Doksan
Üç Muharebesi'nde arta kalmış, çilelere dirençli stoik bir babaanne ile;
katılmadığı savaş kalmamış, öfkeli bir büyükbabadan başka; bir de anneannemin
yedi göbek İstanbulluluktan gelme, yumuşak ama bencil ve kulisçi kişiliği
arasında; hangi ütüye göre ütüleneceğimi şaşırmanın yanık buruşukluğunu, ayrıca
yaşamın kendisi de ütülemeye kalkınca; doğal olarak tepemden dumanlar çıkmaya
başladı.
***
Durup dururken içimin kararıverdiği, yaşamın tadını şaklatmaya karşı gereksiz
yere üşenme duyduğum ve gençliğimin nasıl çarçur olduğunu düşündüğüm zamanlarda:
- Ah, derim; ah o gözü kör olasıca 93 Muharebesi...
Not: 22 yıl önce yazılmış bir yazı... "Kullar ve Sultanlar"dan...
Milliyet
11/12/2006