Stockholm'ün Arlanda Havaalanı'nda "Ülkeme hoş geldiniz" diyen dev posterler
karşılıyor sizi...
Posterlerdeki yüzler, dünyaca ün kazanmış İsveçliler:
Greta Garbo... Björn Borg... Brit Ekland... Abba... Alfred Nobel... Astrid
Lindgren...
Daha ilk adımda kanatlarını uluslararası semalara açmış İsveçlilerce
karşılanınca insan ister istemez kendi ülkesini düşünüyor.
Atatürk Havalimanı'na inen bir yabancı "Ülkeme hoş geldiniz" diyecek kaç Türkü
tanır?
Bu toprağın yetiştirdiği değerin kaçı evrensel kültürün sahnesine çıkabilmiştir?
Hangisi dünyada Mehmet Ali Ağca kadar tanınabilmiştir?
Orhan Pamuk, Nobel alan romanlarıyla yerkürenin her havaalanında, 49 dilde
insanlara "Ülkeme hoş geldiniz" dedi.
Ödülün en büyük anlamı budur.
* * *
Göğüs kabartan ikinci unsur ise şu:
Pamuk, önceki akşam İsveç Kraliyet Akademisi'nin salonunda kendisini çepeçevre
kuşatan konuklara Türkçe konuştu.
1988'de ödülü alan Mısırlı meslektaşı Necip Mahfuz gibi "Anadilimde konuşuyorum,
çünkü ödülün asıl sahibi odur" demek istedi.
Ve bizler, her uluslararası toplantıda ödül alan konuşmacıları ya bildiğimiz
yabancı dilden ya önümüzdeki tercümeden veya kulaklıktan dinlemeye alışmış
gazeteciler, ilk kez evrensel bir arenada anadilimizde yapılmış bir ödül
konuşması dinlemenin gururunu yaşadık.
İlk kez kulaklığa ihtiyacımız yoktu; ödülün seyircisi değil sahibi, konuşulan
dilin ev sahibiydik.
Tercümeyi okuma sırası, diğer dünya yurttaşlarına gelmişti.
* * *
Aslında Pamuk'un "babasının bavulu"yla öne çıkan konuşmasında en çarpıcı
tespitlerden biriydi bu:
Bir zamanlar dünyanın, siyasetin, edebiyatın, bilimin merkezi Batı'da, bizden
çok uzak bir yerdeydi. Biz, "sanatçısına fazla ilgi göstermeyen, umut da
vermeyen taşra"daydık.
Sonra gözümüzün önünde bu merkez dağıldı; belki biraz "merkezdekiler"in
"zenginliğin aşırı gururuyla kapıldıkları aptalca kendini beğenmişlik" yüzünden,
belki "taşra"nın yeni hassasiyetler, taze fikirler, rengârenk kalemlerle
çıkagelmesinden...
Ve Pamuk örneğinde "dünyanın merkezi" İstanbul'a, genç bir yazarın tek başına
yazı yazdığı odaya taşındı.
O yazarın ilk romanını 22 yaşında yazmaya başlayıp 26 yaşında bitirdiğini, ilk
ödülünü o romanla aldığını, sonra bastıracak yayınevi bulabilmek için 3 yıl
beklediğini ve karısıyla sanat dergilerine "Ödül almış roman satılıktır" diye
ilan vermeyi düşündüklerini hatırlamalıyız.
Hayattan korunmak için içe döndüğünü, orada kendini döve döve yazar yaptığını ve
kapandığı odalardan dışarıya dünya çapında bir kalem olarak çıktığını da...
"Bir siyasi demeç verdi, ödülü kaptı" diyenlerin, önünde düğme iliklemeleri
gereken bir sabır sınavıdır bu...
Pamuk, yazmayı yaşamaya tercih ederek geçti bu sınavdan...
"Yazı", en büyük ödülünü vererek kutsadı onu...
* * *
"Bugün babam aramızda olsun, çok isterdim" cümlesiyle konuşmasını bitirdiğinde
çevremde herkes gözyaşlarını siliyordu. Birkaç dakika sonra, sohbet ederken,
"Biliyordum ağlatacağını, herkese mendil getirmeyi düşünmüştüm" diye şaka yaptı.
Kendisine düş dünyasının kapılarını açan büyük ustalara, Dostoyevski'ye,
Sartre'a, Çehov'a olduğu kadar, kendisine onların kitaplarıyla dolu bir
kütüphane miras bırakan ve "İleride yazacaklarınla Nobel alacaksın" diye
yüreklendiren babasına da bir saygı duruşuydu konuşması; bir helalleşme olduğu
kadar, bir hesaplaşmaydı aynı zamanda...
Dinlerken, umudunun gerçekleştiğini göremeden ölmüş bir babanın hüznünü ve
babasının ödül alışını en ön sıradan izleyen genç bir kızın heyecanını yaşadık;
...tabii dünyanın merkezini Batı'dan alıp çalışma odasına getiren bir yazara
sahip olmanın gururunu da...
Milliyet
09/12/2006