KONUŞMANIN TAM METNİ
Ölümünden iki yıl önce babam kendi yazıları, el yazmaları ve defterleriyle dolu
küçük bir bavul verdi bana. Her zamanki şakacı, alaycı havasını takınarak,
kendisinden sonra, yani ölümünden sonra onları okumamı istediğini söyleyiverdi.
"Bir bak bakalım" dedi hafifçe utanarak, "İşe yarar bir şey var mı içlerinde.
Belki benden sonra seçer, yayımlarsın."
* * *
Nobel'i kazanan Pamuk için İsveç Akademisi'nde tören düzenlendi. Dünya
medyasının ilgi gösterdiği törende Pamuk, 'Babamın Bavulu' başlıklı bir konuşma
yaptı
Yazar Orhan Pamuk, Nobel Edebiyat Ödülü kabul konuşmasını dün akşam
Stockholm'deki İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi'nde yaptı.
2006 Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan Pamuk için düzenlenen törenin açılışını
Kraliyet Bilimler Akademisi Genel Sekreteri Horace Engdahl yaptı. Engdahl'ın
salona girmesiyle ayağa kalkan davetliler, kürsüye gelen Pamuk'u uzun süre
alkışladı. Pamuk'un yaklaşık bir saat süren kabul konuşmasını edebiyat ve sanat
dünyasından çok sayıda kişi dinledi. Dünyanın dört bir yanından gelen
gazeteciler ve televizyon kameraları da törende hazır bulundu.
"Babamın Bavulu" adını verdiği konuşma metnini Türkçe okuyan Pamuk, salonu
dolduran davetlilere duygusal anlar yaşattı. Kürsüde son derece sakin olduğu
gözlenen Pamuk, zaman zaman ellerini cebine sokarak, zaman zaman suyundan birkaç
yudum alarak konuşmasını sürdürdü.
Konuşmasında babasının yazıları üzerinden edebiyatla kurduğu ilişkiyi anlatan
Pamuk, konferansın sonunda babasının Aralık 2002'de öldüğünü anımsatarak, "Bugün
babam aramızda olsun çok isterdim" dedi.
Metni kendi dillerindeki çevirilerden takip eden izleyiciler, Pamuk'u
dakikalarca önce oturdukları yerde, sonra da ayakta alkışladılar. Konuşmasında
"taşrada olma duygusu" ve "hakiki olabilme endişesi" üzerinde özellikle duran
Pamuk, "edebiyatın hakkını verme" çabasını çeşitli örneklerle ifade etti.
Ödül töreni pazar günü
Konuşmasının ardından kızı Rüya ile tebrikleri kabul eden Pamuk, kitaplarını da
imzaladı. Pamuk, ödülünü ise pazar günü düzenlenecek törenle alacak.
KONUŞMANIN TAM METNİ
Ölümünden iki yıl önce babam kendi yazıları, el yazmaları ve defterleriyle dolu
küçük bir bavul verdi bana. Her zamanki şakacı, alaycı havasını takınarak,
kendisinden sonra, yani ölümünden sonra onları okumamı istediğini söyleyiverdi.
"Bir bak bakalım" dedi hafifçe utanarak, "İşe yarar bir şey var mı içlerinde.
Belki benden sonra seçer, yayımlarsın."
Benim yazıhanemde, kitaplar arasındaydık. Babam acı verici çok özel bir yükten
kurtulmak isteyen biri gibi, bavulunu nereye koyacağını bilemeden yazıhanemde
bakınarak dolandı. Sonra elindeki şeyi dikkat çekmeyen bir köşeye usulca
bıraktı. İkimizi de utandıran bu unutulmaz an biter bitmez ikimiz de her zamanki
rollerimize, hayatı daha hafiften alan, şakacı, alaycı kimliklerimize geri
dönerek rahatladık. Her zamanki gibi havadan sudan, hayattan, Türkiye'nin bitip
tükenmez siyasi dertlerinden ve babamın çoğu başarısızlıkla sonuçlanan
işlerinden, çok da fazla kederlenmeden, söz ettik.
Babam gittikten sonra bavulun etrafında birkaç gün ona hiç dokunmadan aşağı
yukarı yürüdüğümü hatırlıyorum. Küçük, siyah, deri bavulu, kilidini, yuvarlak
kenarlarını ta çocukluğumdan biliyordum. Babam kısa süren yolculuklara çıkarken
ve bazen de evden iş yerine bir yük taşırken taşırdı onu.
Çocukken bu küçük bavulu açıp yolculuktan dönen babamın eşyalarını
karıştırdığımı, içinden çıkan kolonya ve yabancı ülke kokusundan hoşlandığımı
hatırlıyordum. Bu bavul benim için geçmişten ve çocukluk hatıralarımdan çok şey
taşıyan tanıdık ve çekici bir eşyaydı, ama şimdi ona dokunamıyordum bile. Niye?
Elbette ki bavulun içindeki gizli yükün esrarengiz ağırlığı yüzünden.
Bu ağırlığın anlamından söz edeceğim şimdi. Bir odaya kapanıp, bir masaya
oturup, bir köşeye çekilip kâğıtla kalemle kendini ifade eden insanın yaptığı
şeyin, yani edebiyatın anlamı demek bu.
Babamın bavuluna dokunup onu bir türlü açamıyordum, ama içindeki defterlerin
bazılarını biliyordum. Bazılarına bir şeyler yazarken babamı görmüştüm. Bavulun
içindeki yük ilk defa duyduğum bir şey değildi.
Babamın babası dedem- zengin bir işadamıydı, babam rahat bir çocukluk ve gençlik
geçirmişti, edebiyat için, yazı için zorluk çekmek istemiyordu. Hayatı bütün
güzellikleriyle seviyordu, onu anlıyordum.
Beni babamın bavulunun içindekilerden uzak tutan birinci endişe tabii ki
okuduklarımı beğenmeme korkusuydu. Babam da bunu bildiği için tedbirini almış,
bavulun içindekileri ciddiye almayan bir hava da takınmıştı. Yirmi beş yıllık
bir yazarlık hayatından sonra bunu görmek beni üzüyordu. Ama edebiyatı yeterince
ciddiye almadığı için babama kızmak bile istemiyordum... Asıl korkum, bilmek,
öğrenmek bile istemediğim asıl şey ise babamın iyi bir yazar olması ihtimaliydi.
Babamın bavulunu asıl bundan korktuğum için açamıyordum. Üstelik nedeni kendime
açıkça söyleyemiyordum bile. Çünkü babamın bavulundan gerçek, büyük bir edebiyat
çıkarsa babamın içinde bir bambaşka adam olduğunu kabul etmem gerekecekti. Bu
korkutucu bir şeydi. Çünkü ben o ilerlemiş yaşımda bile babamın yalnızca babam
olmasını istiyordum; yazar olmasını değil.
Bu adam, ya da bu kadın, daktilo kullanabilir, bilgisayarın kolaylıklarından
yararlanabilir, ya da benim gibi otuz yıl boyunca dolmakalemle kâğıt üzerine,
elle yazabilir. Yazdıkça kahve, çay, sigara içebilir. Bazen masasından kalkıp
pencereden dışarıya, sokakta oynayan çocuklara, talihliyse ağaçlara ve bir
manzaraya, ya da karanlık bir duvara bakabilir.
Şiir, oyun ya da benim gibi roman yazabilir. Bütün bu farklılıklar asıl
faaliyetten, masaya oturup sabırla kendi içine dönmekten sonra gelir. Yazı
yazmak, bu içe dönük bakışı kelimelere geçirmek, insanın kendisinin içinden
geçerek yeni bir âlemi sabırla, inatla ve mutlulukla araştırmasıdır.
Ben boş sayfaya yavaş yavaş yeni kelimeler ekleyerek masamda oturdukça günler,
aylar, yıllar geçtikçe, kendime yeni bir âlem kurduğumu, kendi içimdeki bir
başka insanı, tıpkı bir köprüyü ya da bir kubbeyi taş taş kuran biri gibi ortaya
çıkardığımı hissederdim.
Biz yazarların taşları kelimelerdir. Onları elleyerek, birbirleriyle
ilişkilerini hissederek, bazen uzaktan bakıp seyrederek, bazen parmaklarımızla
ve kalemimizin ucuyla sanki onları okşayarak ve ağırlıklarını tartarak
kelimeleri yerleştire yerleştire, yıllarca inatla, sabırla ve umutla yeni
dünyalar kurarız.
Benim için yazarlığın sırrı, nereden geleceği hiç belli olmayan ilhamda değil,
inat ve sabırdadır. Türkçedeki o güzel deyiş, iğneyle kuyu kazmak bana sanki
yazarlar için söylenmiş gibi gelir. Eski masallardaki, aşkı için dağları delen
Ferhat'ın sabrını severim ve anlarım.
Benim Adım Kırmızı adlı romanımda, tutkuyla aynı atı yıllarca çize çize
ezberleyen, hatta güzel bir atı gözü kapalı çizebilen İranlı eski nakkaşlardan
söz ederken yazarlık mesleğinden, kendi hayatımdan söz ettiğimi de biliyordum.
Kendi hayatını başkalarının hikâyesi olarak yavaş yavaş anlatabilmesi, bu
anlatma gücünü içinde hissedebilmesi için, bana öyle gelir ki, yazarın masa
başında yıllarını bu sanata ve zanaata sabırla verip bir iyimserlik elde etmesi
gerekir. Kimine hiç gelmeyen, kimine de pek sık uğrayan ilham meleği bu güveni
ve iyimserliği sever ve yazarın kendini en yalnız hissettiği, çabalarının,
hayallerinin ve yazdıklarının değerinden en çok şüpheye düştüğü anda, yani
hikâyesinin yalnızca kendi hikâyesi olduğunu sandığı zamanda, ona içinden
çıktığı dünya ile kurmak istediği alemi birleştiren hikâyeleri, resimleri,
hayalleri sanki sunuverir.
Bütün hayatımı verdiğim yazarlık işinde benim için en sarsıcı duygu, beni aşırı
mutlu eden kimi cümleleri, hayalleri, sayfaları kendimin değil bir başka gücün
bulup bana cömertçe sunduğunu zannetmem olmuştur.
Babamın çantasını açıp defterlerini okumaktan korkuyordum, çünkü benim girdiğim
sıkıntılara onun asla girmeyeceğini, yalnızlığı değil arkadaşları,
kalabalıkları, salonları, şakaları, cemaate karışmayı sevdiğini biliyordum. Ama
sonra başka bir akıl yürütüyordum: Bu düşünceler, çilekeşlik ve sabır hayalleri
benim hayat ve yazarlık deneyimimden çıkardığım kendi önyargılarım da
olabilirdi.
Kalabalığın, aile hayatının, cemaatin ışıltısı içinde ve mutlu cıvıltılar
arasında yazmış pek çok parlak yazar da vardı. Üstelik babam, çocukluğumuzda,
aile hayatının sıradanlığından sıkılarak bizi bırakmış, Paris'e gitmiş, otel
odalarında başka pek çok yazar gibi- defterler doldurmuştu.
Bavulun içinde o defterlerin bir kısmının olduğunu da biliyordum, çünkü bavulu
getirmeden önceki yıllarda babam hayatının o döneminden bana artık söz etmeye de
başlamıştı. Çocukluğumda da söz ederdi o yıllardan, ama kendi kırılganlığını,
şair-yazar olma isteğini, otel odalarındaki kimlik sıkıntılarını anlatmazdı.
Paris kaldırımlarında nasıl sık sık Sartre'ı gördüğünü anlatır, okuduğu kitaplar
ve gördüğü filmlerden çok önemli haberler veren biri gibi heyecanla ve
içtenlikle söz ederdi.
Yazar olmamda paşalardan ve din büyüklerinden çok evde dünya yazarlarından söz
eden bir babamın olmasının payını elbette hiç aklımdan çıkarmazdım. Belki de
babamın defterlerini bunu düşünerek, büyük kütüphanesine ne kadar çok şey borçlu
olduğumu hatırlayarak okumalıydım. Bizimle birlikte yaşarken babamın tıpkı benim
gibi- bir odada yalnız kalıp kitaplarla, düşüncelerle haşır neşir olmak
istemesine, yazılarının edebi niteliğine çok önem vermeden, dikkat etmeliydim.
Ama yapamayacağım şeyin de tam bu olduğunu, babamın bıraktığı çantaya bu
huzursuzlukla bakarken hissediyordum. Babam bazen kütüphanesinin önündeki divana
uzanır, elindeki kitabı ya da dergiyi bırakır ve uzun uzun düşüncelere,
hayallere dalardı. Yüzünde şakalaşmalar, takılmalar ve küçük çekişmelerle sürüp
giden aile hayatı sırasında gördüğümden bambaşka bir ifade, içe dönük bir bakış
belirirdi, bundan özellikle çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda babamın huzursuz
olduğunu anlar, endişelenirdim. Şimdi yıllar sonra bu huzursuzluğun insanı yazar
yapan temel dürtülerden biri olduğunu biliyorum.
Bu kitapları keyfince okuyan, yalnızca kendi vicdanının sesini dinleyerek
başkalarının sözleriyle tartışan ve kitaplarla konuşa konuşa kendi düşüncelerini
ve âlemini oluşturan özgür, bağımsız yazarın ilk büyük örneği, modern edebiyatın
başlangıcı Montaigne'dir elbette. Babamın da dönüp dönüp okuduğu, bana okumamı
öğütlediği bir yazardı Montaigne. Dünyanın neresinde olursa olsun, ister Doğu'da
ister Batı'da, cemaatlerinden kopup kendilerini kitaplarla bir odaya kapatan
yazarlar geleneğinin bir parçası olarak görmek isterim kendimi. Benim için
hakiki edebiyatın başladığı yer kitaplarla kendini bir odaya kapatan adamdır.
Ama kendimizi kapattığımız odada sanıldığı kadar da yalnız değilizdir. Bize önce
başkalarının sözü, başkalarının hikâyeleri, başkalarının kitapları, yani gelenek
dediğimiz şey eşlik eder.
Kitaplarıyla bir odaya kapanan ve önce kendi içinde bir yolculuğa çıkan yazar,
orada yıllar içinde iyi edebiyatın vazgeçilmez kuralını da keşfedecektir: Kendi
hikâyemizden başkalarının hikâyeleri gibi ve başkalarının hikâyelerinden kendi
hikâyemizmiş gibi bahsedebilme hüneridir edebiyat. Bunu yapabilmek için yola
başkalarının hikâyelerinden ve kitaplarından çıkarız.
Babamın bir yazara fazlasıyla yetecek bin beş yüz kitaplık iyi bir kütüphanesi
vardı. Yirmi iki yaşımdayken, bu kütüphanedeki kitapların hepsini okumamıştım
belki, ama bütün kitapları tek tek tanır, hangisinin önemli, hangisinin hafif
ama kolay okunur, hangisinin klasik, hangisinin dünyanın vazgeçilmez bir
parçası, hangisinin yerel tarihin unutulacak ama eğlenceli bir tanığı,
hangisinin de babamın çok önem verdiği bir Fransız yazarın kitabı olduğunu
bilirdim.
Bazen bu kütüphaneye uzaktan bakar, kendimin de bir gün ayrı bir evde böyle bir
kütüphanemin, hatta daha iyisinin olacağını, kitaplardan kendime bir dünya
kuracağımı düşlerdim. Uzaktan baktığımda bazen babamın kütüphanesi bana bütün
âlemin küçük bir resmiymiş gibi gelirdi. Ama bizim köşemizden, İstanbul'dan
baktığımız bir dünyaydı bu. Kütüphane de bunu gösteriyordu. Babam bu kütüphaneyi
yurtdışı yolculuklarından, özellikle Paris'ten ve Amerika'dan aldığı kitaplarla,
gençliğinde İstanbul'da 1940'larda ve 50'lerdeki yabancı dilde kitap satan
dükkânlardan aldıklarıyla ve her birini benim de tanıdığım İstanbul'un eski ve
yeni kitapçılarından edindikleriyle yapmıştı.
Yerel, milli bir dünya ile Batı dünyasının karışımıdır benim dünyam. 1970'lerden
başlayarak ben de iddialı bir şekilde kendime bir kütüphane kurmaya başladım.
Daha yazar olmaya tam karar vermemiştim, İstanbul adlı kitabımda anlattığım
gibi, artık ressam olmayacağımı sezmiştim ama hayatımın ne yola gireceğini tam
bilemiyordum.
İçimde bir yandan her şeye karşı durdurulmaz bir merak ve aşırı iyimser bir
okuyup öğrenme açlığı vardı; bir yandan da hayatımın bir şekilde "eksik" bir
hayat olacağını, başkaları gibi yaşayamayacağımı hissediyordum. Bu duygumun bir
kısmı, tıpkı babamın kütüphanesine bakarken hissettiğim gibi, merkezden uzak
olma fikriyle, İstanbul'un o yıllarda hepimize hissettirdiği gibi, taşrada
yaşadığımız duygusuyla ilgiliydi. Bir başka eksik yaşam endişesi de tabii ister
resim yapmak olsun, ister edebiyat olsun, sanatçısına fazla ilgi göstermeyen ve
umut da vermeyen bir ülkede yaşadığımı fazlasıyla bilmemdi.
1970'lerde, sanki hayatımdaki bu eksiklikleri gidermek ister gibi aşırı bir
hırsla İstanbul'un eski kitapçılarından babamın verdiği parayla solmuş, okunmuş,
tozlu kitaplar satın alırken bu sahaf dükkânlarının, yol kenarlarında, cami
avlularında, yıkık duvarların eşiklerinde yerleşmiş kitapçıların yoksul, dağınık
ve çoğu zaman da insana umutsuzluk verecek kadar perişan halleri beni okuyacağım
kitaplar kadar etkilerdi.
Âlemdeki yerim konusunda, hayatta olduğu gibi edebiyatta da o zamanlar taşıdığım
temel duygu bu "merkezde olmama" duygusuydu. Dünyanın merkezinde, bizim
yaşadığımızdan daha zengin ve çekici bir hayat vardı ve ben bütün İstanbullular
ve bütün Türkiye ile birlikte bunun dışındaydım.
Bu duyguyu dünyanın büyük çoğunluğu ile paylaştığımı bugün düşünüyorum. Aynı
şekilde, bir dünya edebiyatı vardı ve onun benden çok uzak bir merkezi vardı.
Aslında düşündüğüm Batı edebiyatıydı, dünya edebiyatı değil, ve biz Türkler
bunun da dışındaydık. Babamın kütüphanesi de bunu doğruluyordu. Bir yanda bizim,
pek çok ayrıntısını sevdiğim, sevmekten vazgeçemediğim yerel dünyamız,
İstanbul'un kitapları ve edebiyatı vardı, bir de ona hiç benzemeyen, benzememesi
bize hem acı hem de umut veren Batı dünyasının kitapları. Yazmak, okumak sanki
bir dünyadan çıkıp ötekinin başkalığı, tuhaflığı ve harika halleriyle teselli
bulmaktı.
Babamın da bazen, tıpkı benim sonraları yaptığım gibi, kendi yaşadığı hayattan
Batı'ya kaçmak için roman okuduğunu hissederdim. Ya da bana o zamanlar kitaplar
bu çeşit bir kültürel eksiklik duygusunu gidermek için başvurduğumuz şeylermiş
gibi gelirdi. Yalnız okumak değil, yazmak da İstanbul'daki hayatımızdan Batı'ya
gidip gelmek gibi bir şeydi.
Babam bavulundaki defterlerinden çoğunu doldurabilmek için Paris'e gitmiş,
kendini otel odalarına kapatmış, sonra yazdıklarını Türkiye'ye geri getirmişti.
Bunun da beni huzursuz ettiğini, babamın bavuluna bakarken hissederdim. Yirmi
beş yıl Türkiye'de yazar olarak ayakta kalabilmek için kendimi bir odaya
kapattıktan sonra, yazarlığın içimizden geldiği gibi yazmanın, toplumdan,
devletten, milletten gizlice yapılması gereken bir iş olmasına, babamın bavuluna
bakarken artık isyan ediyordum. Belki de en çok bu yüzden babama yazarlığı benim
kadar ciddiye almadığı için kızıyordum.
Aslında babama benim gibi bir hayat yaşamadığı, hiçbir şey için küçük bir
çatışmayı bile göze almadan toplumun içinde, arkadaşları ve sevdikleriyle
gülüşerek mutlulukla yaşadığı için kızıyordum. Ama 'kızıyordum' yerine
'kıskanıyordum' diyebileceğimi, belki de bunun daha doğru bir kelime olacağını
da aklımın bir yanıyla biliyor, huzursuz oluyordum.