"Takva", bir çuvalcının yanında ayak işlerine bakan, mazbut olduğu kadar
da dallama bir lavuğun hikayesini anlatmaya çalışan bir film. (Çalışan, diyorum;
çünkü paraşütle inen finali ve estetik yoksulu düş sekansları yüzünden bunu bile
başardığı tartışılabilir.)
Bu lavuk, 'nefsini' yemeyi (yenmeyi değil) kafaya takmış bir halde hayatını
sürdürürken, intisap ettiği tarikatın koltuğa kurulmuş 'ceberut kaynana' edalı
hödük şeyhinin emriyle tahsildarlığına soyunur. Masivayla yüzleşince de kafayı
sıyırır. Ne ki, kafayı sıyırmasının esas nedeni abazanlıktan başka bir şey
değildir.
Anlayacağınız, o eski Yeşilcam filmlerindeki garabet 'dinci' tiplerin tersyüz
edilmiş hali arzı endam ediyor. Eskiden şehvet düşkünü acayip mahluklar sahne
alırdı. Bu filmde ise hangi manastırdan fırladığı belirsiz, 'cinsellikten'
ecinni gibi kaçan (bunu da takva zanneden) bir 'tip' var. Öyle ki bu lavuk,
(emirlerini baş tacı yaptığı) şeyhi kendisine kızını münasip görüp teklifte
bulununca, "Biz o defterleri çoktan kapattık." diyerek elinin tersiyle itiyor.
Neden? Abazanlıktan cinnet geçirip filme final olmak için mi?
* * *
Aslında başlığı "Ahmet Hakan'ın 'Takva'sı" koyacaktım ama vazgeçtim. Yanlış
anlaşılmasından korktum. Brecht'in söylediği gibi; biz hükümet değiliz ki,
yanlış anlaşılmaktan bir menfaatimiz olsun.
Doğrusunu isterseniz Ahmet Hakan'ı pek severim. Zeki, kıvrak, muzip yazılar
kaleme alıyor. Ne ki, beni ikidir yanıltıyor. İlkinde yanıltmaktan ziyade
şaşırtmıştı. Okuyanlar bilirler. Şu 'Latif abi' muhabbeti işte. (17 Mayıs 2006,
Yeni Şafak). Bu sefer de beni tam anlamıyla yanıltı.
"Takva"yı yere göğe sığdıramayan, Türk sinemasında bir 'milat' olarak
değerlendiren yazısını okuyunca çok şey umarak koştum gittim filme. Sonuç: Tam
bir hayal kırıklığı.
Kızdım mı Ahmet Hakan'a? Asla. Kardeşimin canı sağolsun; ona değil bir filmlik,
yüz filmlik hayal kırıklığı feda olsun. Çünkü kendisine burun kıvıran yarı
aydınları paranteze alıp 'onbuçukla' çarpsak bir Ahmet Hakan etmezler. (Buradaki
'buçuk', sanki babası icat etmiş gibi, "Fotoğraf makinesi gavur icadı değil
mi?.." diye sormakla 'mürteci' aşağıladığını sanan, derleştiriyi mizahla
karıştıran köşe yazarı insanı oluyor.)
Gelgelelim kızmıyorum diye gardımı da almayacak değilim. (Riya üsluplu
civanmertlikle hiç işim olmaz.) Madem Ahmet Hakan kardeşimin etkisinden
kurtulamıyorum, o yazmadan önce bir yolunu bulup söz konusu filmleri
izlemeliyim. Hakkında yazı döşediği filmleri izlememek de bir yöntem olabilir
ama o zaman da bize yazık olur.
Yahya Kemal, Bursa yolculuğu dönüşünde oraya niçin gittiğini soran bir ahbabına
şu cevabı vermiş: "İsmail Habip, Bursa'ya gidip orayı yazmadan bir göreyim,
dedim." Bizimkisi de o hesap. Lakin Yahya Kemal, İsmail Habip'ten hazzetmezdi,
ben Ahmet Hakan'ı çok beğenirim. Sadece onun beğenileriyle zaman zaman
anlaşamıyoruz. Bu da hiç mesele değil. Nasılsa bilim her geçen gün ilerliyor;
bir hal çaresi bulunur.
Gelelim filme. (Gerçi gelmemek için lafı o kadar uzattık ama hiç gelmemek de
olmaz.)
"Takva", bir çuvalcının yanında ayak işlerine bakan, mazbut olduğu kadar da
dallama bir lavuğun hikayesini anlatmaya çalışan bir film. (Çalışan, diyorum;
çünkü paraşütle inen finali ve estetik yoksulu düş sekansları yüzünden bunu bile
başardığı tartışılabilir.)
Bu lavuk, 'nefsini' yemeyi (yenmeyi değil) kafaya takmış bir halde hayatını
sürdürürken, intisap ettiği tarikatın koltuğa kurulmuş 'ceberut kaynana' edalı
hödük şeyhinin emriyle tahsildarlığına soyunur. Masivayla yüzleşince de kafayı
sıyırır. Ne ki, kafayı sıyırmasının esas nedeni abazanlıktan başka bir şey
değildir.
Anlayacağınız, o eski Yeşilcam filmlerindeki garabet 'dinci' tiplerin tersyüz
edilmiş hali arzı endam ediyor. Eskiden şehvet düşkünü acayip mahluklar sahne
alırdı. Bu filmde ise hangi manastırdan fırladığı belirsiz, 'cinsellikten'
ecinni gibi kaçan (bunu da takva zanneden) bir 'tip' var. Öyle ki bu lavuk,
(emirlerini baş tacı yaptığı) şeyhi kendisine kızını münasip görüp teklifte
bulununca, "Biz o defterleri çoktan kapattık." diyerek elinin tersiyle itiyor.
Neden? Abazanlıktan cinnet geçirip filme final olmak için mi?
Filmin senaristi Müslümanları üzmek istemediğini söylüyor. Güzel bir haslet.
Daha da güzeli antiemperyalist olması. İçtenliğine inanıyorum. Yalnız kafası
biraz karışık bu arkadaşın. Lavuğun meczup akıbetini sevgi, korku dengesinin,
korku lehine bozulmasına bağlıyor. İyi de, güzel kardeşim, sevgi, korku
birbirine mümtezic. Ne dengesi?
Makedon Müslümanlara yardım ederek, deyim yerindeyse, 'takva üzre' bir eylem
yapan çırağa fırça atan bu lavuk, hangi takva üzre bulunur? Çırağa atılan o
tokatlar hangi inançsızlığın şiddet olarak dışavurumun ifadesi? Sizin 'takva'
vehmettiğiniz, "Belki şeytan bizzat biziz!" diyen o lavuktan, oto tamirhanesinde
rakısını yudumlayan ustalar bile daha inançlı. Neyin "Takva"sını çektiniz?
Ya şeyhin cinnet vaziyetini yorumlamasına ne demeli? 'Seyr-i süluk' değil de
asansör yolculuğu anlatıyor mübarek. Bu 'mürşidi' nerden buldunuz? Nazım
Hikmet'in şiirinden mi?
Haksızlık yapmayalım filmin müziği, ışığı, sanat yönetimi, görselliği oldukça
sağlam.
Sağlam dedim de aklıma geldi: Oğuz Atay, "Alman filmleri çok sağlam, hiç
kopmuyor…" der.
Yenişafak
06/12/2006