Akademi’nin kriterleri...
Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazananı belirleyen İsveç Akademisi, Fransız
Akademisi’ni örnek alan Kral III. Gustav tarafından 1786’da kuruldu.
İsveç Akademisi Daimi Sekreteri Horace Engdahl ile, Akademi’nin edebiyat ödülü
için kriterleri, çalışma yöntemi ve Orhan Pamuk üzerine konuştuk.
5 Akademi üyesinden oluşan ve üç yılda bir değişen Komite’nin, 200 isimden
oluşan aday listesini 20 isme indirdiğini ve bu 20 yazarın da ödül verilebilecek
düzeyde olduğunu ifade ediyorsunuz. Bu durumda kitaplar arasında kıyaslama
yapabilecek bazı kriterleriniz olmalı.
Tabii ki bazı kriterler var. Genel olarak edebiyatta yenilik, çıtayı yükseltme,
dili zenginleştirme gibi kriterlerden söz edilir ama bunlar biraz soyut kalıyor.
Alfred Nobel’in vasiyetnamesinde iki kriter yazılı. Birini yorumlamak çok zor.
Diğeri de çok kolay.
Yorumlanması zor olan kriterde ‘idealist çizgide en iyi yazana’ deniyor. Ama
idealist nedir belirtmiyor. Yüz yıldır bu tartışılıyor.
İkinci kriterde ise adayların ulusal kimliğine bakılmayacağı belirtiliyor. Bunu
da hem olumlu hem olumsuz olarak yorumlayabiliyoruz. Çünkü bir ülkeyi bir dili
teşvik amacıyla ödül veremiyoruz. Ama hiçbir aday da ulusal kimliğine bakılıp ne
öncelik kazanıyor ne de dışlanıyor.
Benim kriterlerim de şöyle: Bir yazarın ödüllendirilmesi için en az üç engeli
aşması gerekir.
Birinci engel coğrafidir. Eser, yazılmış olduğu ortamın dışında da
anlaşılmalıdır. Bir eser ne kadar üst düzeyde olursa olsun eğer yazıldığı
ortamın dışında anlaşılmıyorsa ödül alamaz. Dünya edebiyatı dediğimizde eserin
bir evrensel karakter taşıması gerektiğini söylemek istiyoruz. Evrensel olmayan
eserler başka ülkelerdeki okurlar için çok şey ifade etmez.
İkinci kriter, bir eserin başka dillere çevrilebilir olmasıdır. Biz Akademi
üyeleri bir edebi eseri değerlendirebilecek ölçüde toplam 10 dil biliyoruz. Ama
dünyada 4000’den fazla dil var. Yani eserlerin çevrilebilir olması şart. Ama her
eser de çevrilemez. Çünkü bazı kitapların dili, kelime oyunları üzerine
kurulmuştur. Kelimeler sanki belli özellikleri olan canlı varlıklar gibi.
Kelimelerle konu birbirinden ayrılamıyor. Yani cümleyi değiştiremiyorsun.
Değiştirdiğin an bütün resim kayboluyor. Böyle bir yazarı başka bir dile
çeviremezsin. Örneğin İsveçli Eric Beckman çevrilmedi. Buna çok örnek var.
Özellikle şairler. Bu durumda onları ödüllendirmemiz imkansız. Yani onlar daha
start çizgisinde bile yer alamıyorlar.
Üçüncü ve belki en önemli kriter eserin kronolojik bir mesafeyi aşabilme
özelliği. Yani yaratıldığı zamandan çıkıp başka bir zaman içinde yaşayacak ve
geçerli olacak. Ama biz akademide değerlendirmelerimizi yaparken bu konuda pek
bir bilgimiz yok. Bir şey söyleyemiyoruz çünkü yeni eserleri değerlendiriyoruz.
Yaşayan yazarlara bakıyoruz. İşte burada iş tahminlere kalıyor. Acaba yüz yıl
sonra da bu eser hala okunur mu? Buna inanırsak ödülü hak ediyor demektir. Yani
belirleyici olan bu oluyor.
İşte sözünü ettiğim üç mesafeyi de aşabilen eserler ödüllendirilmeye layık
eserlerdir.
Yılda bir kez ödül verilmesinden dolayı sizin ifadenizle ‘edebiyatın eliti’
düzeyinde çok sayıda yazar bu şansı kaçırıyor. Hakkı yenen yazarlar olduğunu
düşünmüyor musunuz?
Aslında ödül kazananlar listesinde ismi olsaydı diye düşündüğüm çok yazar var.
Ama bunların çoğuna ödül verilmesi imkansızdı. Çünkü en önemli sayılan eserleri
ölümlerinden sonra yayınlandı. Örneğin Kafka öldüğünde sadece birkaç tane
hikayesi biliniyordu. Romanları ve önemli eserleri ölümünden sonra yayınlandı.
Kafka’nın varlığı bilinseydi bile ödüllendirilmesi olanaksızdı. Bu Proust için
de, Rilke için de geçerli. Ama akademinin ödüllendirebilecekleri de vardı.
‘Neden verilmedi’ diye düşündüğüm oluyor bazen. Örneğin Virginia Woolf,
1940’lara kadar yaşadı. En önemli eserlerini 1920’lerde verdi. Elli yıllık
gizlilik süresine göre bazı isimleri sayabilirim. Aday listelerine baktığımızda
Virginia Woolf’un adına rastlanmıyor. Hiç kimse aday olarak önermemiş. Bütün bu
yıllar boyunca bir tek İngiliz bile Virginia Woolf’u aday göstermeyi düşünmemiş.
Aynı şey James Joyce için de söz konusu. Ülkelerindeki edebiyat çevreleri bu
yazarları dikkate almamışlar. Bunu İsveç Akademisi’nin yapması kolay olmazdı.
Her şeye rağmen söz konusu olan yazarın ülkesindeki edebiyat çevrelerinin
görüşlerini dinlemek zorundasın. Ödül verilebilecekler arasında Borges de vardı.
Neden vermedikleri benim için bir muamma. Mikhail Sholokhov yerine Nobel
Ödülü’nün Anna Ahmatova’ya verilmesi gerekirdi. Karen Blix de bence Nobel
Ödülü’nü hak eden yazarlardan biri.
* * *
Gazetelerde Orhan Pamuk’un, ‘Masumiyet Müzesi’ adındaki eserini bitirmekte
olduğunu okudum. Konusu İstanbul’da geçen bir aşk hikayesiymiş. “İstanbul’da
Aşk”. Gene ilginç bir konu bulmuş. Bu konudaki tahminimi ilk kez sesli olarak
size yapıyorum. Bu romanın kıskançlık temeli üzerine kurulacağından eminim
diyebilirim. Bu bir tahmin tabii. Ama Orhan Pamuk’u eserlerinden tanıdığımı
sanıyorum. Hangi konuyu işlerse işlesin derinde kıskançlık, her şeye yön veren
gene de kıskançlık. Şimdi bu tahminde bulunduktan sonra beklemek bile başlı
başına bir heyecan haline geldi... [Horace Engdahl]
Kuruluşundan bu yana edebiyat, dil ve tiyatro çalışmalarını ödüllendiren
Akademi, Alfred Nobel’in vasiyeti üzerine 1901’den bu yana Nobel Edebiyat
Ödülü’nün verileceği yazarı belirleme görevini de üstlendi.
Akademi, ömür boyu görev yapmak üzere seçilen 18 üyeden oluşuyor. Yazar, dil
uzmanı ve edebiyat uzmanları arasından seçilen üyelerden ölenlerin yerine
yenisini, diğer üyeler seçiyor. Herhangi bir nedenle Akademi çalışmalarına
katılmayan üyelerin yerine yenisi seçilemiyor. Şu anki üyelerden yazar Kerstin
Ekman ile Knut Ahlund, protesto amacıyla çalışmalara katılmıyorlar.
Nobel’in yarattığı yankı ve edebiyat dünyasındaki etkisi çok büyük. Parasal
yanı mı, yoksa İsveç’in imajı mı, ya da İsveç Akademisi’nin saygınlığı mı. Siz
nasıl açıklıyorsunuz?
Bu soruyu biz de kendi kendimize sormaktayız. Somut bir yanıt bulmak zor.
Üstelik Nobel Edebiyat Ödülü’nün öneminin her yıl biraz daha arttığını da
görüyoruz. Para ödülü epey yüksek sayılır ama bu yeterli bir açıklama değil.
Ödül Töreni ve akşam geleneksel görkemli kutlamanın da etkisi olmalı. Düşünün
taa kuzeyde bir ülkeye gelip çok özel törenlere katılıp Kral’ın elinden bir
altın madalya ve diploma alıyorsunuz. Görsel ve manevi yanı mutlaka etkileyici.
Ama belirleyici olduğunu sanmıyorum.
Bence en önemli neden 1901’den beri ciddi bir şekilde sürüyor olması. Elimde
veri yok ama dünyada bu kadar uzun süredir devamlı olarak verilen başka bir ödül
olduğunu sanmıyorum. Bu bakımdan devamlılığın otorite sağladığını düşünüyorum.
Ayrıca aralarında farklılıklar da olsa ödül sahiplerinin kalite ortalamasının
yüksek oluşu da ciddiyet kazandıran bir faktör olmalı. Tabii tartışılabilir bir
iki isim var mutlaka, öte yandan 20. yüzyıl edebiyatçılarından bazılarının
ödüllendirilmemiş olması üzücü ama gene de Nobel yüzyılın en otoriter edebiyat
ödülü sayılmakta. Yazarlar da haklı olarak böyle bir ödülü kazanmak istiyor
tabii. Hem parasal yönü bir yazar için önemli sayılabilir; daha da önemlisi
Nobel’i kazanan, edebiyat tarihinin ilahlarından biri oluyor.
Akademi ve Akademi üyelerinin saygınlığına bağlı olabilir mi diye de soruyorsun.
Bence dünyada İsveç Akademisi’nin ne olduğunu bilenlerin sayısı pek fazla
değildir. Akademi üyelerinin nasıl insanlar olduğunu tasavvur bile
edebileceklerini sanmıyorum. Biraz fikir sahibi olanlar arasında da yanlış
inanışlar var. Bu yanlış inanışlardan en yaygın olanı Akademi’nin bir devlet
kurumu olduğu ve bizlerin Akademi üyeleri olarak politik baskılara açık
olduğumuz şeklinde. Oysa biz tamamen bağımsızız. Ayrıca İsveç’in gerginliklere
taraf olan ülkelerin dışında, tarafsız bir ülke olması, Nobel Ödülü için de
güven yaratıcı bir özellik. Örneğin ödülü veren ülke İngiltere olsaydı, aynı
önemi kazanması zor olabilirdi. Rusya ya da İran için de aynı görüşü
söyleyebilirim. Bizim barış yanlısı ve tarafsızlığıyla tanınan bir ulusu temsil
ediyor olmamız güven ve saygı yaratıyor.
Ödülü kazanan, bazen gecikmeler olsa da genel olarak ekim ayının ikinci
perşembesi açıklanıyor. Süreci anlatır mısınız?
Hangi kurumların aday gösterebilecekleri Nobel Vakfı’nın kurallar dizininde
detaylı bir şekilde yazılı. Yazar örgütlerinin, pen kulüplerinin başkanları,
üniversitelerin dil bilimi akademisyenleri, Akademi üyeleri aday önerebilirler.
Bize epey mektup geliyor. Çoğu her yıl aynı kişileri aday gösteriyor. İşte bu
yüzden bir süredir bir ön aday listesi oluşturuyoruz. Bu aşağı yukarı 200
isimden oluşuyor. 5 akademi üyemizden oluşan ve üç yılda bir değişen komitemiz
de 200 isimden oluşan bu listeyi 20 isme indiriyor. İşte o isimler çok ilginç.
Bu 20 yazara dünya edebiyatının eliti denebilir. Başka bir ifadeyle bu
yazarların hepsi Nobel Edebiyat Ödülü’ne layıktır. Ama maalesef hepsine
veremiyoruz. 20 kişilik liste bir elemeden daha geçirilip 5’e indiriliyor. Bu
liste ilkbahar sonunda Akademi üyelerine tanıtılıyor ve Akademi üyeleri yaz
boyunca o yazarların tüm eserlerini okuyorlar. Görüldüğü gibi işin zor yanı 200
isimlik listeyi 5 kişiye indirmek. Ondan sonra işimiz biraz kolaylaşıyor.
* * *
Orhan Pamuk hakkında...
2006 Nobel Edebiyat Ödülü, dünyaca ünlü pek çok yazar ve şairin arasından
sıyrılan ünlü Türk yazar Orhan Pamuk’a değer bulunmuş ve haber 12 Ekim Perşembe
günü Türkiye saatiyle 14.00’te İsveç’in başkenti Stockholm’de açıklanmıştı.
Evet, Orhan Pamuk’ un ödüllendirilmesi de akademinin siyasi tercihte
bulunduğu yorumlarına yol açtı. Biliyorsunuz sizin kararı açıklamanızdan birkaç
saat önce Fransa’da parlamento “Ermeni soykırımı yoktur” demeyi suç sayan karar
aldı. Tepkiler biraz da bu yüzden yoğun oldu. Bu tepkileri beklemiyor muydunuz?
Orhan Pamuk’un eserlerini yıllardır inceliyorduk ve incelerken de Türkiye
politikasını hiç düşünmemiştik. Zaten bizleri de fazla ilgilendirmiyor. Pamuk’a
ödül vermeye karar verdiğimizde şimdi ne olur diye düşündük. Birisi ’ Şimdi
dinciler kızacak’ dedi. Tartışmaların Ermeni konusunda odaklanacağı aklımızdan
bile geçmemişti. Bir İsviçre gazetesine Ermenilerle ilgili bir şeyler söylemiş.
Ama tek birimizin bile aklına gelmedi.
Üstelik söylediğin gibi Fransız Parlamentosu’nda aynı gün karar alınmış. Yani
onlar da az salak değil. Tarihi bir tartışma konusuna yasak koymak da ne oluyor.
Samimi söyleyeyim Fransız Parlamentosu’nun aldığı karara sempatiyle bakan tek
bir üye bile yok akademide. Bizim önceden bu konuda bir bilgimiz yoktu. Böyle
bir şey nasıl zamanlanabilir... Yani benim Fransa’ya telefon edip ‘bu kararı 12
Ekim’de alabilir misiniz’ diye sormuş olmam gerekiyor. Böyle bir şey söz konusu
olamaz. Ama iki olayın aynı günde olması dedikodulara yol açtı. Gene de hiç
kimsenin böyle bir şeyin olabileceğine gerçekten inandığını sanmıyorum.
Medeniyetler çatışması ve medeniyetler arasında diyalog bütün dünyanın
tartıştığı konu. Sizi siyasi tercihte bulunmakla eleştirenlere göre Orhan Pamuk,
Türkiye’yi ılımlı İslam ülkesi olarak görmek isteyenlere hoşlanacakları mesajı
veriyor. Ayrıca eserlerinde ve konuşmalarında İslam Devleti Osmanlı
İmparatorluğunu sempatik gösterip laik Türkiye Cumhuriyeti’ni geçmişle bağları
koparttığı için eleştirdiği yolunda eleştiriler var. Bu eleştirileri nasıl
karşılıyorsunuz?
Böyle düşünenlere Orhan Pamuk’a ödül vermemizin tamamen edebi temellere
dayandığını söylemek isterim. Birileri her zaman mutlaka ama mutlaka politik
tartışma konularını ele alarak yaklaşıyor. Örneğin Kar romanı politik
denecektir. Doğru. Ama diğer romanları da öyle. Doğu ile batının karşı karşıya
gelmesi, Venedik-Osmanlı, Avrupa-Türkiye, bunlar politik konular değil mi?... O
zaman şu ayrımı bilmemiz gerek. Politik konuları işleyen bir yazara ödül
vermekle politik bir seçim yapmak aynı şey değildir.
Bir roman yazarının politik konuları ya da politik olarak yorumlanacak konuları
ele almaması imkansız. Ama biz ödülü onun politik eğilimine vermedik. Ve hiçbir
zaman da bu ödülü bir yazarın görüşlerini onaylamak için vermiyoruz. Yazarın bir
gerçeği edebiyat olarak anlatmaktaki başarısına veriyoruz. Yani bir insanın iç
dünyasını ne kadar ustalıkla sergileyebiliyor. Ölçü budur.
Ben Orhan Pamuk’un politik görüşlerini bilmiyorum. Kendisiyle de hiç
karşılaşmadım. Değişik kesimlerden insanları anlatıyor. Ama hangi kesimden
olursa olsun bu insanların ruhlarını açıkça ve çok güzel sergiliyor. Hepsine
aynı mesafeden yaklaşıyor. Okuyan, hem o insanları hem o insanların birbirlerine
bakışlarını iç dünyalarını kavrayarak anlayabiliyor.
‘Kar’ romanında ana tema nedir? ‘K’, yenilmiş bir insan olarak kıskançlık
duygusu içinde kıvranıyor. Orhan Pamuk, kıskançlığı anlatan dünyadaki en büyük
yazar. Kıskançlık onun ana temalarından biri. Bunun politikayla ne ilgisi var…
Tabii romanda politik motif var. Politik tutkularıyla hareket eden insanları
anlatıyor. Bu politik romanla aynı şey değildir ki.
Politik motiflerle hareket eden insanları işleyebilirsin. Bu bir gerçek.
Çevremizdeki insanlar bunlar. Bu insanları roman kahramanı olarak işlemek bir
şey, politik angajman başka şey. Biz romancının ustalığına bakarız. Yazarların
politik angajmanlarından haberimiz yoktur. Olsa da bizi ilgilendirmez. Orhan
Pamuk da çok büyük yazar olduğu için bu ödülü hak etti.
Ayrıca anlayamadığım çok önemli bir nokta var. Türkler bir yazarlarının ödüle
layık olabileceğini niçin düşünemiyor. Çok yadırganacak bir durum. Sanki
Türklerin Türk Dili ve edebiyatına geçer not vermemesi gibi bir şey. Oysa
Türkler politik önyargılardan arınıp sadece edebi temelde Nobel Ödülü kazanmış
bir yazarları olduğuna inanıp gurur duymalılar.
Kuşkuyla karşılanan, huzursuzluk yaratan bazı olaylar yüzünden Türkler bazen
aşırı reaksiyonlar gösterebiliyor. Örneğin, Orhan Pamuk’a niçin ödül verildiğini
şu şiirsel tek cümleyle açıkladınız: “Kentinin melankolik ruhunun izlerini
sürerken kültürlerin birbirleriyle çatışması ve örülmesi için yeni simgeler
bulan Orhan Pamuk’a verilmiştir.” Bu ifadenin siyasi olduğu yorumları yapılıyor.
Fantezinin sınırı yok. O ifadede ‘örülmesi’ - “kaynaşması” sözcüklerine niçin
dikkat edilmiyor. Bu çok önemli. Pamuk’un romanlarında söylemek istediği şu. İki
kültür, Türk kültürü ve Avrupa kültürü bu kadar uzun süre birarada yaşamışlarsa
artık onlar birbirinden ayrılamaz. Yani görünen çatışma ama gerçek olan
kaynaşma. Benim için bu anlamı taşıyor. Nedense kimse geçmişi hatırlamak
istemiyor. Bugün Avrupa tarihini anlamak için Osmanlı tarihini bilmek gerekiyor.
Pamuk burada da katkıda bulunuyor. Bizleri hafıza kaybından kurtarıyor. Bizi
uyandırıyor. Geçmişteki bağlarımızı anlatıyor.
VS Naipaul’a ödül verdiğinizde de dünyadaki politik dengeleri dikkate
aldığınız yorumları yapılmıştı. İkiz kulelere saldırıdan sonra şeriat isteyen
İslamcı terör dünyanın en önemli sorunu olarak gündeme oturmuştu. Aynı zamanda
da İslam’da reform gerektiği görüşleri seslendirilmeye başlamıştı. VS Naipaul da
İslam’da reform gerektiği tezlerine destek gösterilecek bir yazardı. Akademi bu
ödülden sonra da İslam karşıtı bir yazarı ödüllendirdi diye eleştirilmişti.
Bunlar boş laflar. Naipaul’un İslamcı karşıtı olduğunu söyleyebilmek için sadece
‘Beyond Belief’ten hareket edebilirsin. Daha önce de söylediğim gibi politik
yorum yapmak kolay. Oysa edebi açıdan akıllı bir yorum yapabilmek için eserleri
okumuş derinine inip incelemiş olman gerekir. Ama politik bir yorumu hangi enayi
olsa yapar. Naipaul çok uzun zamandır, 1980’lerin başından beri aday
listesindeki bir yazardı. Bir süre kayboldu sonra tekrar gündeme geldi.
Umarım bu açıklamalarınızdan sonra akademinin politik tercihler yaptığını
söyleyenlerin yüreği ferahlar. Haksız ve saçma bulduğunuz eleştiri konularını
bırakıp hakkında konuşmaktan mutlu olduğunuz Orhan Pamuk’a dönelim. Batı
romanını alıp geliştirdi diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?
Hayran olduğum, büyük bir usta hakkında konuşmaktan tabii mutlu oluyorum. Orhan
Pamuk, batı romanını kaçırıp Sufizmle, bizim bilmediğimiz Fars, Arap anlatı
geleneği ve Türk gelenekleriyle geliştirdi. Orhan Pamuk’un ustalıkla geliştirip
bize sunduğu bu yepyeni anlayışla üretilmiş eserlerinde yazılanlar hem bize
yakın hem yabancı. Özellikle Kara Kitap. Bu kitap bence bir başyapıt. Okurken
“işte tam biz” derken birden o “biz” yabancı oluveriyor. Tam bir labirent gibi.
Roman karakterleri batı romanındaki karakterlerden farklı. Çift yönlü kişiliğe
sahip roman kahramanları Orhan Pamuk’un eseri. Bu yaratıcılığıyla kendinden
önceki ve çağdaşı yazarları aşan bir ustalık gösteriyor. Roman karakterleriyle,
Pamuk’un bu karakterleri anlatmasını, karakterlerin konuşmalarını ve olaylar
örgüsünü düşünün, karşınıza diyalektik bir resim çıkacaktır. Bu yaratıcılıktır,
büyük ustalıktır. Orhan Pamuk daha maceraperest. Eserleri batılı büyük
modernistlerin eserlerinden daha modern daha fazla labirentlerle dolu. Orhan
Pamuk, Proust’tan daha Proust, Joyce’tan daha Joyce, Dostoyevski’den daha
Dostoyevski. Çok ilginç. Bakalım bu usta bundan sonra batı formunu daha nasıl
geliştirecek. Bizlere ne lezzetler sunacak…
Orhan Pamuk’un labirentlerinde dolaşmış eserlerini sindirmiş biri olarak
tahminde bulunamaz mısınız…
Bunu düşünmek bile keyif veriyor. Gazetelerde ‘Masumiyet Müzesi’ adındaki
eserini bitirmekte olduğunu okudum. Konusu İstanbul’da geçen bir aşk
hikayesiymiş. İstanbul’da Aşk. Gene ilginç bir konu bulmuş. Bu konudaki
tahminimi ilk kez sesli olarak size yapıyorum. Bu romanın kıskançlık temeli
üzerine kurulacağından eminim diyebilirim. Bu bir tahmin tabii. Ama Orhan
Pamuk’u eserlerinden tanıdığımı sanıyorum. Hangi konuyu işlerse işlesin derinde
kıskançlık, her şeye yön veren gene de kıskançlık. Şimdi bu tahminde bulunduktan
sonra beklemek bile başlı başına bir heyecan haline geldi.
Orhan Pamuk’un zor okunduğunu söyleyenler de var. Siz ise Orhan Pamuk okumak
başlı başına bir keyif diyorsunuz…
Nobel adayı yazarların kitaplarıyla içli dışlı olmaya başladığınız zaman ilginiz
günden güne artıyor. Bütün yazarlar için aynı şeyi söyleyemem. Örneğin Elfriede
Jelinek okumak o kadar kolay değil. Oldukça zor. Orijinal dilinden okumak
gerekiyor. Ama Pamuk’ta öyle olmadı. Onu okurken çocukluğumun okuma heyecanını
tekrar yaşadım. Sanki bir çocuğun Peter Pan okurken duyduğu keyfi duydum.
Okunmasına doyulmayan eserleri var. Bir kitabın okumasının keyifli olup
olmadığını şöyle değerlendirmek mümkün. Kitabın sonuna geldiğiniz zaman ‘yahu
niçin daha yüz sayfa uzamıyor’ diye hayıflanıyorsunuz o eserin edebiyat kalitesi
olarak tam not aldığını söyleyebilirsiniz. Tabii basit macera romanlarından söz
etmiyorum.
Ben, Orhan Pamuk’un kitaplarının sonuna geldiğimde hep ‘Yazık bitti, biraz daha
uzatamaz mıydı” diye düşündüm.
Orhan Pamuk kaç yıldır aday listesinde kaldı?
Artık ödülü kazanmış olduğundan birkaç yıldır aday listesinde olduğunu
söyleyebilirim. Ama detaylar konusunda 50 yıllık gizlilik kuralı geçerlidir.
Aday listelerinde başka Türk yazarı yer aldı mı?
Bu da gizlilik kuralı kapsamına giriyor. İsim sormayın ama listelerde daha önce
Türk yazarı bulunmuş olduğunu varsayın.
Orhan Pamuk’un Nobel ödülünü kazanmış olması sizce dünyada Türk edebiyatına
ilginin artmasına yol açacak mıdır?
Geçmiş yıllardaki örnekler gösteriyor ki Nobel kazanan yazarın dilindeki
edebiyata ve yazarlara ilgi artmakta. Mısır ve Japon edebiyatına Nobel
ödüllerinden sonra ilginin arttığını başka yazarların da batı dillerine
çevrildiğini biliyoruz. Türk Edebiyatı için de aynı gelişmenin olacağından
eminim.
Osman İkiz
NTVMSNBC
04/12/2006