Millî Kütüphane'nin kayıtlarına göre Türkiye'de 500.000 yazma var. Bunların
320.000'i Arapça, 140.000'i Türkçe, 30.000'i Farsça... Geri kalan küsüratsa
karışık... Dünya kütüphaneleri nazar-ı itibara alınırsa, bu eserlerinin sayısını
tahmin bile güçleşiyor. Acaba kaçta kaçı bugün okuruna tebessüm ediyor, kaçta
kaçının peçesi kaldırılmış?
Düşünce mirasımız... Başka bir deyişle, Felsefe, Kelâm ve Tasavvuf alanlarındaki
ustalarımızın bizlere miras bıraktığı kapağı açılmamış hazine...
Bu üçlü tasnif, bilme'nin üç tarzına delâlet ediyor; yani üç farklı bilme
tarzına... dili, düşünceyi, varlığı üç ayrı şekilde anlama ve yorumlama
tarzına...
Bilmenin bir ucunda bilim, diğer ucunda şiir var... evet, ilim'den irfan'a,
nazım'dan nesr'e, duygu'dan düşünce'ye koca bir bilgi evreni; bize ait, bize
özgü bir evren...
Kendi evrenimize, kendi dünyamıza, kendi hazinelerimize aşina mıyız?
Şöyle de diyebilirdik: Acaba biz “biz”i biliyor muyuz?
Bu ve benzeri sorulara sağlıklı bir cevap bulabilmek için yapılması gereken
basit bir işlem var: düşünce mirasımızla temas etmemize aracılık eden eserlerin
ne kadarının ve nasıl yayımlandığı hakkında bilgi edinmek.
Kindî, Fârâbî, İbn Sîna, Gazâlî, Fahreddin Râzî, İbn Arabî, Celaleddin Rûmî,
Nasıruddin Tûsî, Konevî, Seyyid Şerif Cürcanî, Taftazanî, Ali Kuşçu ve
sayfalarca yazsak bile isimlerini tüketemeyeceğimiz birçok usta... Felsefe,
Kelâm ve Tasavvuf nokta-i nazarından duygu ve düşünce dünyamızı zenginleştirmiş
cihan çapında büyük ve keskin zekâlar... ilim ve irfan hayatımızın sadece
arasokaklarını değil, anacaddelerini de hâlâ belirlemeyi sürdüren nâmütenahî
âbideler...
Gâzâlî deyince, Türkçe'de okurun aklına neler geliyor? Eyyühe'l-veled... İhya-i
Ulûm'id-Din... ve belki biraz da Tehafüt'ül-Felâsife...
Peki Fârâbî deyince? Medinetu'l-Fadıla... İhsau'l-Ulûm ve ancak ehlinin haberdar
olduğu bazı Mantık kitaplarının tercümeleri...
İbn Sîna, Râzî, Tûsî, Ebherî, Şirvanî, Ali Kuşçu, Cürcanî, Taftazanî gibi
isimlerin çoğu, ne yazık ki ya sadece isim olarak biliniyor, ya da birkaç
risalesiyle tanınıyor. Bu sahada filân âlimin “Bütün Eserleri” gibi bir hayalin
kendisi bile, ne yazık ki imkânsız gibi değil, kelimenin tam anlamıyla muhal
gibi görünüyor.
EŞ-ŞİFA AKTARILIYOR
Tasavvuf metinlerinin neşrinde, tercüme kaliteleri bir yana, çok şanssız
olduğumuzu söyleyemeyiz. Yetersizlik her alanda hüküm-fermâ! Lâkin duygular,
düşüncelere ağır bastığından olsa gerek, bu sahalardaki ihtiyacı lisan ve
edebiyat çalışmaları iyi-kötü karşılamaya çalışıyor.
Nazarî (teorik) ve amelî (pratik) felsefe metinlerinin neşrinde öteden beri
kişisel gayretlerin zorlamasıyla bazı kıpırdanmaların vukû bulduğunu inkâr
edemeyiz. Şimdilerde İbn Sina'nın eserlerine karşı gözardı edilemeyecek ciddi
bir alâkanın ürünleri ortaya çıkmaya başladı bile. Dile kolay, eş-Şifa Türkçe'ye
aktarılıyor. el-Kanun fi't-Tıb'ın iki cildi çoktan çıktı.
Kelam metinlerine gelince, bu konudaki sessizlik karşısında Mısırda'ki sağır
sultan dahî çaresiz. Elde olan, sadece tek tük incelemeler. Hâ böyle olunca, İlm-i
Kelâm ile İlm-i Akaid arasındaki fark bile bilinmiyor. Bilinmediği içindir ki
Kelâm literatürü içindeki dil, düşünce ve varlık nazariyeleri, sözüm ona 'taassub'
suçlamasıyla daha derin, daha köklü, daha acımasız daha genç bir taassubun
ürettiği karanlıklar içerisinde yok olup gidiyor.
Peki ya Osmanlı dönemine ait klasik Fizik, Matematik, Mekanik, Astronomi, Tıb,
Mantık ve Psikoloji/Psikiyatri metinleri?
Haberdar olana aşkolsun!
Niçin? Çünkü ilim ve irfan mirasımızın dili: Arapça, Farsça ve
Türkçe/Osmanlıca... Metinlerin çoğu ise yazma hâlinde. Üstelik kahir ekseriyeti
Osmanlı dönemine ait... üstelik dinî alanlarla sınırlı da değil, çoğu eser
Fizik, Tıb, Kimya, Biyoloji, Zooloji, Matematik, Astronomi, Coğrafya, Tarih, Dil
gibi konularda kaleme alınmış...
MÜTERCİM, ALİM DEMEKTİ
Millî Kütüphane'nin kayıtlarına göre Türkiye'de 500.000 yazma var. Bunların
320.000'i Arapça, 140.000'i Türkçe, 30.000'i Farsça... Geri kalan küsüratsa
karışık... Dünya kütüphaneleri nazar-ı itibara alınırsa, bu eserlerinin sayısını
tahmin bile güçleşiyor. Acaba kaçta kaçı bugün okuruna tebessüm ediyor, kaçta
kaçının peçesi kaldırılmış?
Açıkça söylemek zorundayız: Darîr el-Erzurumî Şeyhî, Ahmed-i Dâî, İbn Arabşah,
Musa b. Hacı Hüseyn el-İznikî, Mahmud b. Muhammed b. Dilşad eş-Şirvanî,
Şerafuddin Sabuncuoğlu, Işkî ve Molla Lutfî gibi Osmanlı döneminin
âlim-mütercimlerinin emekleri hâlâ meçhulümüz.
Bizim geleneğimizde mütercim demek, aynı zamanda âlim demekti. Çünkü mütercim,
hakikati tercüme eden adam demekti. Misâllerimizi son dönemlerden verelim: İzmir
Kadısı Muhammed Akkirmanî'nin Hidayet'ul-Hikme (Ebherî/Kadı Mir/Molla Lârî),
Ahmed Cevdet Paşa'nın Mukaddime (İbn Haldun), Elazığ Defderdarı Abdunnafi
Efendi'nin Mutavvel (Taftazanî) ve Burhan (İsmail Gelenbevî), Diyarbekir Vâlisi
Sırrı Giridî Paşa'nın Şerh-i Metn-i Akaid (Ömer Nesefî/Taftazanî), Ahmed Avni
Konuk'un Füsus veya Mesnevî tercüme ve şerhlerine bir göz atınız lütfen!
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır'ın veya Babanzâde Ahmed Naim'in Fransızca'dan
yaptıkları Felsefe, Mantık, Psikoloji tercümelerini zahmet edip biraz
inceleyiniz. Göreceksiniz ki bu mütercimler, sade mütercim değil, aynı zamanda
âlim-mütercim vasfına lâyık isimlerdir. Çünkü tercüme ettikleri metinlerin
altında ezilen değil, en azından ilim, irfan, dil ve üslûb itibariyle metinle
başa çıkmayı başarabilecek ehliyette yetkin isimlerdir. Altına sırf mütercim
olarak imza attıkları metinlerin dahî aynı zamanda yorumcusudurlar.
GEÇMİŞİN HAKKINI VERMELİ
Hiçbir tercüme teşebbüsü bir fikir hamlesini başlatmaz. Sadece başlamış bir
hamleyi, bir teşebbüsü besler, geliştirir, daha da önemlisi etkinleştirip
zenginleştirir. Akademik ilgi, tek başına entelektüel ilgiyi doğurmaz; aksine
entelektüel ilgi akademik ilgiyi kamçılar. Bu hep böyle olmuştur, bundan sonra
da böyle olacaktır. Skolastik düşünmenin (okul felsefesinin) yazgısıdır bu!
O hâlde, Batı intelijansiyası bizim değerlerimizle ilgilendiği için ve
ilgilendiği kadarıyla biz de “Acaba ne varmış bu eski-püskü yazmalar arasında?”
deyû kendi mirasımıza tenezzül etmekten (!) vazgeçmeli, yabancı ilgilerin
bayiliğini yapmayı ilmî haysiyetimizle bağdaşdıramayacak bir olgunluğa -hem de
bir an evvel- ulaşmayı becermeliyiz.
Varolandan şikâyet etmek yerine, varlığı dile getirmeye gayret etmeli...
Hazinelerimizin sesine kulak vermeli, bugünü anlamak, geleceği ise
anlamlandırmak için, geçmişin hakkını vermeli... geçmişe bir âşina gibi, bir
dost gibi, hatta eli öpülecek, öğüdü tutulacak bir pîr-i fâni gibi yaklaşmalı...
Ve bütün bunları, kendimizi hakikaten önemsediğimiz için yapmalı!
Yenişafak / Kitap eki
01/11/2006