"Aziz Nesin" isminin, yazdıklarından ve söylediklerinden ziyade, kendince
iddiaları olan bir yazarı simgelemesi bakımından mercek altına alınmasının,
öteden beri, Türk fikir hayatının ikircikliğini anlamak bakımından öğretici
olacağına inanırım. Meselâ görünürde nasıl inanıyor, nasıl davranıyor, ama
gerçekte nasıl inanmak ve davranmak istiyordu?
Bu iki uç arasında kolay kolay giderilemeyecek bir karşıtlığın mevcudiyetini
uzaktan da olsa hep hissetmişimdir.
Kitaplarını, konuşmalarını esas alarak bu mesafeyi açıklığa kavuşturamayız;
aksine bize daha kişisel gözlemler gerekir.
Mahrem hayatını veya kişisel zaaflarını mı kastediyorum?
Hayır!
Bu tür bilgiler bakla'nın yanındaki dere-otu, domates çorbasının üzerindeki
maydanoz yaprakları kadar kıymetlidir en çok. (Demek oluyor ki hiç de hafife
aldığım söylenemez böylesi ayrıntıları.)
Lâkin gerçekte önemsenmesi gereken, tekrarlıyorum, kişisel bilgilerden ziyade,
kişisel gözlemlerdir; fikirlerini, iddialarını, siyasî teşebbüslerini
önemsemeksizin doğrudan Nesin'in kendisine yönelen hesapsız gözlerin önümüze
sereceği gözlemler... hesapsız-ivazsız doğal tasvirler... bibliyografik değil,
daha çok biyografik veriler... Türk intelijansiyasının hani o dedikodu
mesabesine indirdiği veya .ok atmak zannettiği daha sahici bilgiler.
Aziz Nesin, okurunun karşısına nasıl çıkıyor, nasıl görünmek istiyordu ve fakat
gerçekte ne yapıyor ve ne hissediyordu?
Sözgelimi, Mina Urgan ömrü boyunca İngiliz edebiyatıyla uğraşmış, ne var ki
gönlünde yatan aslan, nedense hep Türk edebiyatı olmuştu. Ölmeden önce bunu
açıklamıştı ama bu noktanın üzerine giden pek olmamıştı.
Niçin?
Çünkü bu işleri kurcalayacak durumda olanlar da aynı türden görüntü oyunlarına
kendilerine kaptırdıklarından, düşünce ve sanat hayatımızın parlak masklarını
tanımak için biraz daha beklememiz gerekecek.
Hemen belirteyim, vurgulamaya çalıştığım, "Yapılması gereken ilk iş, bir
fırıldaklar ansiklopedisi yazmaktır" türünden fikrî tezatlarla alâkalı hususlar
değil. Bu daha çok ideolojik bir mesele. Beni ilgilendiren, meselenin ideolojik
değil, insanî boyutu.
Bu kadar lâf ettikten sonra, sözü, Ateş Nesin'in anılarını yayımlamasıyla
başlayan tartışmalara getireceğimi sanıyorsanız, yanılıyorsunuz demektir.
Bilâkis ben, sözü Aziz Nesin'in ikinci eşi Meral Çelen'in anılarına getireceğim;
2002'de yazılmış ama yayımlanmamış anılarına. Belki de şimdiye kadar
yayımlanmıştır, bilemiyorum, zira hiç tesadüf etmedim. Fakat şu kadarını
söyleyeyim, okunmaya değer bir anı defteri olacağı kesin. Nitekim doğumunun 87.
yıldönümünde, Meral Çelen'le yapılan çok öğretici bir söyleşinin tadı hâlâ
damağımda.
Müsaadenizle, bu söyleşiden, konuyla hiç alâkası yokmuş gibi görünen kısa bir
pasaj aktaracağım:
— "Babam öğretmendi. Çocukluğumda Anadolu'yu gezdik. Lise 1'e kadar Kastamonu,
Zonguldak, sonra Çorum... Özellikle Kastamonu Gölköy'de yaşadıklarım benim için
çok önemliydi. Şiirler, öyküler yazardım. Bir şiirimi Yusuf Ziya Ortaç'a
göndermiştim. Yayınlandı. Lise bitince İstanbul'a geldim Akbaba'da sekreter
olarak işe başladım. Bir de küçük bir oda kiraladım. Örnek aldığım insanlar
Anadolu'da yaşıyordu. Biri benim için çok önemliydi. Kastamonu Gölköy'de
tanımıştım onu. Gedikli Anne'ydi lakabı. Kelimenin tam anlamıyla köyün
yargıcıydı. Eski Türk boylarından kalma bir Türk kadınıydı. Kişiler arasındaki
sorunlarda kan dökülmemişse ona gidilirdi. 92 yaşındaki bu kadın benim
arkadaşımdı. Bana hiç öğretmezdi, sadece gösterirdi. Köye gittiğim ilk yıl 12-13
yaşındaydım. Tabiat bilgisi dersinde döllenme okuyorduk. Ağaçlarla
ilgileniyordum. Birgün erik ağacından bir dal koparıp anneme götürüyordum.
Gedikli Anne gördü beni, sordu, "Say bakalım kaç çiçeği var?" dedi. Saydım,
"45-50" dedim. "Desene bu sene o kadar daha az erik yiyeceğiz" dedi. Yüzüm
kıpkırmızı oldu, çok utandım. O gün bugündür çiçek koparmam. Saksı dışında
vazoda canlı çiçek tutmam.
Anadolu'nun kültürü budur işte. Kitap okumakla kütür oluşmaz. O köylerde
yaşadıklarıma çok şey borçluyum. Orada yaşadığımız bir sürü şey artık
yaşanmıyor. Adaletli olmayı oralarda öğrendim. Kastamonu, Zonguldak, Çorum, köy
enstitüleri bana öğretti yaşamı." (Akşam, 16 Aralık 2002)
İşte böyle... Sanırım, şimdi, bizi, Gedikli Anne'yle tanıştıran Meral Çelen'in
anılarını niçin merak ettiğim, anlaşılmış olmalı. Çünkü Gedikli Anne'yi örnek
alan 12-13 yaşındaki bir kız çocuğunun, bence, eşi Aziz Nesin'le ilgili
anlatacaklarının da bir hususiyeti bulunmalı.
Bekleyelim, görelim.
Yenişafak
26/11/2006