Bu Kongre’nin açılışından beri sayısız öğütlerde bulunuldu yazara: sosyal
sorunlara eğilmesi, sözünün yansımalarını düşünmesi, sorumluluklarını tartması
istendi. Üstelik bundan daha ileri gidildi ve çoğunlukla vaazlarda rastlanılan
türden başka bir sürü çağrı yapıldı.
İnsanı ve insandaki sanatçıyı, sanki birbirlerinin tam olarak bilincindeymiş ve
ortakmış gibi düşünmek ya da ikincisi birincisinin emrindeymiş gibi ele almak,
belki gazeteci ya da denemeci söz konusu olsa az çok doğal karşılanabilir;
yaratıcılar açısından ise böyle bir yaklaşım daha az doğal olur, ama bunu
şairlere uygulamak çok zor.
Şair, öyle her kafasına estiğinde, insanlık için harika ürünler hazırlayan
mükemmel bir insan değildir. Şair, böyle bir amaç için kafa yoran, dikkatle ve
titizlikle bunu gözeten ve daha sonra ortaya çıkan ürünü herkesin en büyük
iyiliği için tüketime sunan bir insan değildir. Şair bu tür bir işleve kendini
vermez; bunu yapmak istese de alacağı sonuçlar pek bir sönük kalır. İyi şiire,
himaye altına alınmışlığın ortamında da siyasi toplantıların yapıldığı
salonlarda da nadiren rastlanır.
Eğer bir insan gözükara bir komünist olmuşsa, o
insanın içindeki şairin, şiirsel derinliklerinin bundan etkileneceği sonucu
çıkmaz. Örnek mi? Alın Paul Eluard’ı; kendisi koyu bir Marksist, ama şiirleri
bildiğiniz şiirler: düş dolu ve en kırılgan tarzından şiirler. Benzer bir
örneğe, dili müthiş şiddetli, yalnızca ülkesinin büyüklüğünün tesiri ve
heyecanına kapılmış görünen, ancak şiirleri bundan hiç etkilenmemiş, değişmemiş
ve güzel kalmış; şiirleri her halükârda siyasetin dışında olan ve daha ziyade
huzurlu ve klasik bir iç ruh halini yansıtan faşist bir şairde de
rastlamaktayız.
Üçüncü örnek olarak ise, önceleri büyük bir şair ve halinden
memnun olmayan bir burjuva, Louis Aragon verilebilir: militan bir komünist
olduğunda kendini inandığı davaya vermiş, ama berbat bir şair olmuş, mücadele
şiirleri her türlü şiirsel fazileti kaybetmiş olan Aragon. Aslında verdiğim bu
örneklerin de fazla bir önemi yok; şiirsel yeteneğin herhalde oldukça tartışmalı
olacağı başka örneklerle bunlara itiraz edilebilir. Bu söylediğim olgu esasen
uzun zamandır herkesin dikkatini çekmistir, başta da şairlerin. Hayır, şair her
istediğini şiirin içine sokmamaktadır. Bu, ne bir irade ne de bir iyi niyet
sorunudur. Şair kendi evinde duruma hakim değildir. Gerçeği rüyaya, gündüzü de
geceye çevirmek elimizde değildir. Gün boyunca atları izlemek geceleyin rüyada
mutlakla at görmek için yeterli değildir; aynı şekilde, yeterli değildir
rüyasında at görmeyi kafasına koymak, gerçekte atların bize doğru geldiğini
görmek için.
Varlıkları rüyada ortaya çıkarmanın emin bir yolu yoktur. Ne irade
ne de akıl yeter buna. Durum belki bir nebze farklı olsa dahi, esinlenme Şiir
için de bu böyledir. İnsanı, varlığının düzyazısında heyecanlandıran ve
ilgilendiren şu ya da bu sosyal, siyasal sorun, tuhaf bir biçimde, tabiri caizse
insanın şiirsel düşünceler alanına gelindiğinde, tüm rahatsızlığını, yaşama
halini, hissiyatını, insani değerini yitirmektedir. Sorun o alanda artık
dolaşamaz, yaşayamaz hale gelir, sorun o derinliklere hiç inmemiştir. Şiirde,
yere düşmekte olan bir su damlacığı için ürpertiyi duymak ve bu ürpertiyi
iletmek, en mükemmel sosyal yardımlaşma programını sunmaktan daha hayırlıdır.
Bu
su damlacığı, yürekli olmak için yapılan tüm cesaretlendirmelere ve daha büyük
bir insanlığa sahip olmak için insanın kaleme alabileceği tüm dizelere göre,
okuyanda çok daha büyük bir huzura yol açacaktır. ŞİİRSEL TRANSFİGÜRASYON
dediğimiz budur.
Şair insanlığını kendine özgü biçimlerde ortaya koyar ve çoğu
zaman insanlığa ters gelecek şekilde bunu yapabilir (bu durum da görünürdedir ve
anlıktır). Anti-sosyal ya da yabani olduğunda dahi sosyal olabilir şair. Güncel
isimlerin yaratabileceği tartışmaya girmemek için, Şiire göre çok daha az saf
olan bir dalın, ama bu dalın herkesin ortak sempatisini toplamış yaratıcı bir
sanatçısının örneğini burada dile getirmek istiyorum: Charlie Chaplin. O, Şarlo
adını alan bir serseri tipi ortaya çıkarmıştır; açıkça ahlaksız olan. Attığı
tekmeler, rastladığında polislere taktığı çelmeler ortadadır. O, hiçbir makamı
takmaz, aylaktır da; çalıştığında ise herşeyi kırıp döker, patronunu aldatır,
başkasının karısına saygı göstermez, ara sıra aşırmayı sever, tam anlamıyla bir
sosyal değer noksanı karşımızdadır.
Bununla beraber Şarlo’nun öylesine bir
eylemi vardır, o denli çok sayıda insanı yaşamla tekrar barıştırmıştır ki,
kendisi için çağımızın iyiliksevenlerinden birisidir diyebiliriz. Sanat
konusunda bir hoca bakışına sahip değilim. Baudelaire, Lautréamont, Rimbaud,
yaşadıkları dönemlerde pek de tavsiyede bulunulacak şahıslar olmasalar dahi,
bugün bizler için neden bunca şeyi temsil etmekteler ve neden bir anlamda bizim
velinimetimizdirler? Herhalde ortaya koydukları ahlak anlayışları için değil;
ama bize yaşamsal yeni bir atılım, yeni bir bilinç verdikleri için. Bu yüzdendir
ki, onları, iyi ya da kötü sözü vaaz eden insanlarla karşılaştırmak yerine,
ateşi keşfeden ilk insan ile karşılaştırmak gerekir.
Bu keşif de iyi mi kötü mü
olmuştur, bilemiyorum, ama neticede insanlık için yeni bir başlangıç olmuştur.
Birbirini izleyen yeni başlangıçlar; işte bir uygarlığı yapan da esasen budur.
Şair de buna sarılır, yani yeni bir başlangıca, hareketsizliğe karşı bir zafere,
kendi hareketsizliğine karşı, yaşadığı çağın hareketsizliğine karşı, gericilerin
ebedi uyuşukluğuna karşı bir zafere.
Böylece görebilmekteyiz şimdi, şiirin, bir
öğreti ve hatta bir büyülenmeden, bir baştan çıkarmadan da öte, düşünceyi kendi
içindeki şeytanlardan kurtaran biçimlerden biri olduğunu. Şiir, telafi getiren
mekanizmasıyla insanı kötü ortamdan kurtarmakta, boğulana nefes almasını
sağlamakta. Dayanılmaz bir ruh halini, tatmin eden bir ruh haline dönüştürmekte.
Dolayısıyla Şiir sosyaldir, ama daha karmaşık ve söylendiğinden daha dolaylı bir
biçimde sosyaldir. Pek farkında görünmeden sorulan soruya da böylece yanıt
vermiş oluyorum. “Şiir nereye doğru yol alıyor?” sorusuna yanıtı.
Şiir, içinde
oturulamaz olanı oturulur, nefes alınamaz olanı nefes alınır hale getirmeye
doğru ilerlemekte. Özellikle de, yaklaşmakta olan geleceğin şiirinden konuşmak
gerekirse, bu şiir, şiirsellik halinin, şiirsellik özünün gizemini aramaya
koyulmakta. Bu şiir; dizeyi, dizemli tümcelerden oluşmuş şiiri, uyağı, iç uyağı
ve hatta ritmi terkederek, giderek fazlalıklarından arınarak, iç varlığın
şiirsellik alanını aramakta, ki bu alan önceleri belki de efsanelerin bölgesi ve
dini alanın bir parçası olmuştur. (Yalnızca bir parçası.
Arkadaşım Jules Supervielle de benzer bir fikri dile getirdi). Genelde bilimin verdiği bir
güvenden kaynaklanan daha büyük bir güven duygusu; psikopatoloji, psikanaliz,
etnografya, belki meta-psişik ve neo-okültizmde kaydedilen gelişmelerden
kaynaklanan kendine has bir güven; beyin-akıl, beyin-bezler, beyin-kan,
ruh-sinirler ilişkilerinin daha yakından bilinmesi; dil, kinestezi, imgeler,
bilinçaltı ve aklın incelenmesinde daha ileriye gidilmesi ve deneylerin artması,
şairde, tüm bunlara içeriden değme merakını ve ben’in bu ikincil hallerinin,
tehlikeli hallerinin sınırları içine daha da gözüpek izinsiz giriş yapma
arzusunu uyandırmaktadır. Öte yandan, makineleşmenin ve bilimin en insani
unsurlara müdahalesinin sonucu olarak, insanların özel ve sosyal yaşamlarında
giderek daha hızlı biçimde meydana gelen değişiklikler, şairi, bu sürece koşut
olarak yeni bir bakış açısı yaratmaya zorlayacaktır.
İşte, şiirin hemen önümüzde
duran en büyük geleceği sanırım budur. Ancak bir şair çıkacaktır (belki bugün
bir tanesi yaşama gözünü açmıştır bile) ve sözünü ettiğimiz bu yeni şiiri de
herhalde altüst edecektir. Böylesi de daha iyi olur. Çünkü gerçek Şiir, Şiire
karşı yapılır, bir önceki dönemin şiirine karşı.
Her ne kadar bazen öyle bir
görüntü ortaya çıksa dahi, bu, önceki dönemin şiirine karşı duyulan bir kin
nedeniyle değildir, şair şiirin kendi özünde var olan iki eğilimi göstermeye
çağrılı olduğu içindir: bu iki eğilimden birincisi ateşi, yeni atılımı, çağın
yeni bilincini getirmektir; ikincisi de insanı, eskimiş, kirlenmiş, kötü olmuş
ortamdan kurtarmaktır. Şairin görevi bunu ilk hisseden olmak, açılacak bir
pencere bulmak ya da tam ifadesiyle, bilinçaltının cerahatını akıtmaktır. “Şair
büyük bir hekimdir” sözü belki de bu nedenle söylenmiştir; insanları
güldürmesini bilen başka bir diyarın hokkabazı misali. Böyle ortaya koyar şair,
şeytanları kovmak diye adlandırdığım ikinci eğilimini. Geçmiş dönemin, o dönemin
yazınının ve bir ölçüde de günümüzün içine yerleşen şeytanları ortadan kaldırır
şair. Zaten bu iki eğilim de geleceğe yönelik tek bir güçte birleşir. Şairin
başlangıçta yalnız olduğunu görürüz; keşfe yalnız başına çıkar şair.
Şairin
gerçek sosyal eylemi daha sonra gelir, insanlık, neredeyse, istemeye istemeye
şairi kendi içine taşıyınca. Aslında bu kendi içine taşıma öylesine doğal bir
hale bürünür ki, daha sonra değerlendirdiğimizde, biraz da olayı basite
indirgeyerek, bir de bakmışız, bizde, şairin o dönemin nabzını ortaya koymuş
olduğu düşüncesi yerleşmiştir. Böylece, sonsuza değin güncel kalır, çok erken
şekilde güncel olmama cesaretini gösterebilmiş olan şair.
Fransızcadan çeviren: Engin Soysal
Çevirmenin Notu:
Bu çeviriyi Michaux’nun (1899-1984) tüm eserlerini yayımlayan “Gallimard
Bibliothèque de La Pléiade” koleksiyonunun Michaux: Oeuvres Complètes’inin
birinci cildinde yer alan metni (s. 967-970) esas alarak yaptım. Michaux, bu
konuşmasını 14 Eylül 1937’de Buenos Aires’te düzenlenen PEN Kulübü Yazarları XIV.
Kongresi’nde yapmış. Son gündem maddesi altında gerçekleşen bu sunuş, aynı
kongrede yaptığı “Çağdaş Şiirde Araştırma” başlıklı sunuşla birlikte,
Michaux’nun yaşamı boyunca resmi bir çerçevede ve kamu önünde verdiği ilk ve son
konferans olma özelliğini taşımakta. Kongre, Nazi’lerin zülümlerine tanık
olunduğu ve İspanya İç Savaşı’nın başladığı bir dönemde, tartışmalarını büyük
ölçüde yazarın sosyal ve tarihsel işlevine ayırmış. Michaux, Kongre’nin başkan
yardımcısı Arjantinli yazar Victoria Ocampo’nun daveti üzerine, Belçikalı
şairler grubuyla gitmiş konferansa. Michaux’nun atıfta bulunduğu “faşist yazar”
muhtemelen D’Annunzio. Jean Paulhan’a o tarihlerde yazdığı bir mektupta bu
konferans hakkında şu ifadelere yer vermiş: “Kepazelik! Konferanslar verdim. İlk
seferinde, feci bir stres - ama... tuhaf bir şekilde, otuz dakika sonra,
öylesine keyiflendim ki, sağa sola sataşmaya başladım. Konferans şayet 50
dakikadan fazla sürmüş olsaydı, onları azarlamaya başlayacaktım. Önümde duran
sürahiyi havaya atıp tutmak içimden geldi. Ama, ortada ses yok ve kendi sunuşunu
bayalığın işkencesine sunmak... Hay aksi!”
kitap-lık
Sayı: 78 Aralık 2004