'Nobel'i 10 yıl sonra verirler diyordum'
"Nobel'i 10 yıl sonra bekliyordum" diyen Pamuk, şöyle devam ediyor: Aslında önce
genç yaşta aldığımı düşünüyordum. Ama gördüm ki, beni etkilemiş yazarların hepsi
benden genç almış...
Orhan Pamuk'la 4.5 saat - 3 Son Bölüm
Pamuk'un bir ayağı artık New York'ta...
Orhan Pamuk, bu hafta ayrılacak New York'tan. 7 Aralık'ta, Stockholm'deki
Nobel törenine Türkiye'den gidecek. Ya sonra? İstanbul'da mı oturacak, bildik
mekânlarında mı yazacak yine?
Türkiye, dünyanın taçlandırdığı edebiyatçısını bağrında tutabilecek mi?
Kendisini mahkemede yargılayıp medyada mahkûm eden memleketinden sürgüne
zorlandığı duygusunu taşıyor mu Nobe'lli romancı?
"Hayır" diyor Pamuk, "Ödül töreninin ardından tekrar bazı seyahatlerim var.
Sonra bir yere kapanacağım ve Masumiyet Müzesi'ni bitireceğim. İstanbul'da
olacağım. Normal hayatıma geri döneceğim."
Yine de Pamuk'un bir ayağı artık New York'ta. Her sonbahar gelip Columbia
Üniversitesi'nde ders verecek.
ABD üniversiteleri uzun süredir peşindeydi Pamuk'un. Princeton, Nobel'li romancı
Tony Morrison'ın emekli olacağı kürsüyü önerdi; Chicago Üniversitesi çağırdı.
Uzun dönemli işlerdense, Columbia'nın "mevsimlik" teklifini kabul etti Pamuk:
"54 yaşındayım; roman yazmaktan başka hiçbir iş yapmadım. Şimdi Columbia'da
hafif bir işim, güzel de bir evim, ofisim var. 'Sen gel burada romanını yaz.
Derse azıcık gelirsin' dediler. Böyle cazip bir teklife 'evet' dedim."
Columbia'yı seçmesinde, New York tutkusu da etken. Öteden beri her yıl, New
York'ta, "on beş gün, bir ay geçirmeyi önemli bulduğunu" söylüyor: "Garcia
Marquez'in güzel bir lafı vardır, 'Her sene bir kere New York'a gidip orada
kitapçılara, müzelere bir bakmak, dünyada ne olup bittiğini, bundan sonra ne
olacağını görmek için gerekli' diye..."
Bundan böyle, New York'a, dünyayı kolaçan etmeye her gelişinde, Pamuk'un cebinde
kendi anahtarı da olacak. Columbia'nın tahsis ettiği manzaralı daire, evinden
uzak bir ev gibi bekleyecek onu.
***
Nobel almaya hazırlanmış mıydınız? Açıkçası bana bu yıllarda Nobel vereceklerini
düşünmüyordum. Çünkü zaten fazla üzerime gelenler vardı. İşte "Nobel almak için
şunu yaptı, bunu yaptı." Çok ayıp ediyorlardı. Beni seven dostlar da, bu havaya
uyup konuyu açınca sinirleniyordum. "Bu yaşta vermezler" diyordum. Çünkü bu
konuya kafayı takmak, kendi kendimi dolduruşa getirmek istemiyordum. Hiç mi bu
ödülü bana vermezler? Her yazar gibi, ünüm de artmış, kitaplarım 45 dile
çevrilmiş, bir Türke verilmemiş, "Bir gün bana da verebilirler, ama 10 yıl sonra
verirler" diye düşünüyordum.
54 yaşında Nobel'i alıyorsunuz, çok erken...
Aslında ben de önce genç yaşta aldığımı düşündüm. Sonra Nobel Vakfı'ndan bir
kitapçık geldi. Edebiyat Nobel'lerinin listesine bakınca gördüm ki, değer
verdiğim, beni etkilemiş yazarların hepsi, Mann, Marquez, Faulkner ve Hemingway,
53-54-55 yaşlarında almış. Faulkner, benden genç almış. Mann, ki beni
kitaplarıyla çok etkilemiştir, çok büyük yazardır, tam benim yaşımda almış.
Marquez, hepimiz okuyoruz, Türkiye'de çok sevilen yazar; benim yaşımda almış. O
zaman ben de ilk baştaki, "Ödülü bana genç yaşta verdiler" düşüncesini
kaybettim. Normal geldi.
'Çocukluğuma dönmüş gibiyim'
Ama, genelde bir ömrün yapıtına veriliyor ödül ve sonrasında fazla
üretemeyebiliyor yazar. Oysa, inşallah, sizin önünüzde uzun bir üretken dönem
var...
Bir şaka yapayım. Birisi "Gençken Nobel almak nasıl bir his?" diye sordu. Biraz
da neşeli bir halimdeydim, bir kadeh de içmiştim galiba. "Çok güzel bir his,
bana niye daha evvel vermedikleri için kızdım, insana bu doğduğu zaman
verilmeli" dedim. Çünkü böyle bir prens gibi, çocukluğuma dönmüş gibi
hissediyorum.
Kendimi edebi serüvenimin ortasında sayıyorum, sonunda değil. Onun için de bu
ödül, yazacağım kitaplara bakışımı kuvvetlendirecek. Hani şöyle bir şey olur: "Aa,
Nobel aldı, ondan sonra bir şey yazamadı. Zaten kurumuştu. Bu ödül de onu çok
etkiledi, ondan sonra emekli oldu." Benim için böyle olmayacağından emin
olabilirsiniz.
Nobel aldığımı öğrenince, iki gün bayram havası yaşadım. Üçüncü gün, kuvvetli
bir şekilde, her şeyi unutup masaya gidip yazdığım romanı bitirmek istedim.
Tıpkı bazı futbolcular vardır, bir hafta cezalıysa öbür hafta çok iyi oynar,
onlar gibi dönüp yazmak istiyorum.
Nobel'in getirdiği bir psikolojik baskı var mı? Kategorize ediyor mu bu ödül
sizi?
Nobel'den sonra, "Ay, şimdi ilk cümleyi yazıyorsun. Ay, Nobel'li yazar. Ay,
dur sileyim yahu, bu o kadar iyi değil." Böyle bir endişe hissetmiyorum. Ancak
yakın zamanda benzer bir endişe hissediyordum. Masumiyet Müzesi diye bir roman
yazıyorum. "Bu kitap da 30 dile çevrilecek, aman şunu iyi yazayım, bu cümle de
yakıştı mı?" gibi şeylerim vardı. Nobel bunu ne kadar artıracak bilemiyorum. 46
dile çevrilmiştim Nobel açıklandığında. Ondan sonra Vietnam, Bangladeş ve Bask
dillerine çevirdiler; 49 etti.
Bütün ülkelerde kitaplarım yeni baskılar yapıyor, çevrilmemiş kitaplarım
çevriliyor. Patlama var. Kar 1.5, Benim Adım Kırmızı 1 milyon okura ulaştı.
Herhalde Masumiyet Müzesi de böyle sayılara ulaşacak. Bu beni fazla korkutmuyor.
Çünkü eğer 25 yaşında yazarlığa başlayıp 30 yıl geçsin hiçbir şey olmasın,
31'inci yıl "güm" diye bu olsa, endişem olur. Ama ben buna alışa alışa
ilerledim. Bana okurlar bir gecede gelmedi; 30 yılda yavaş yavaş halka halka her
kitapta büyüyerek geldiler.
Masumiyet Müzesi ne zaman bitecek?
Masumiyet Müzesi, üzerinde dört yıldır çalıştığım bir kitap. 1975 ile
günümüz arasında, gene Nişantaşı'nda ya da Taksim'de, Beyoğlu'nda, daha çok
İstanbul'da geçiyor. Zengin bir adamın aynı aileden uzak bir akrabası kıza âşık
olmasının hikâyesi. Çok da bildiğimiz bir hikâye. Çok melodramatik, Türk
sinemasına, Türk filmlerine layık temalar, müzikler de var içerisinde.
Türk filmi tadında bir roman
Umuyorum ki, Masumiyet Müzesi'ni gelecek sene bugünlerde bitireceğim;
inşallah, 2007 aralık'ında Türkiye'de çıkaracağım. Mahsus bir de böyle
söylüyorum: Hani vardır ya, "Aralıkta sigarayı bırakacağım, bırakmazsam abi
gözüm kör olsun." Onun gibi, çıkarmazsam da gözüm kör olsun. Ne diyeyim artık.
Cevdet Bey ve Oğulları'ndan sonra klasik romandan uzaklaştınız. Nobel'in
ardından, çok daha farklı teknikler deneyip roman sanatını yenilemek sizin
derdiniz mi?
Derdim tabii. Benim yazarlığımda her zaman deneysel olmak, Batı'nın yaptığı
şeyleri körü körüne kopya değil, bize uygun, bana uygun ya da deneysel, kimsenin
yapmadığı bir şeyi yapmak gibi tasalarım oldu. Bu ödülün veriliş gerekçelerinden
birinde, "roman sanatını değiştirmesi" denmesi doğrusu beni çok sevindirdi.
Tabii, ilk başta insan "Benim roman biraz değişik oldu abi, kusura bakmayın"
diyor. Ama 45 dile çevrilip Nobel alırsanız da artık roman sanatını değiştirmiş
oluyorsunuz; 32 yıl sonra bunun görülmesi hoşuma gidiyor.
Ben deneysel olmadan, değişik bir şeyler yapmadan duramam. Nobel eğer bana bir
güven vermişse, bu güveni edebi olarak daha cesur, deneysel olmakla, değişik
yerlere gitmekle değerlendireceğimden emin olabilirsiniz. "Nobel'i de aldım, bu
kadar itibarım var. Kimsenin cesaret edemeyeceği, ama çok da doğru olan şu edebi
düşünceyi, biçimle, üslupla ilgili şeyi deneyeyim bakalım" deme ihtimalim
yüksek. Kimsenin yapmadığı şeyleri deneyebilirim.
'Auster, Rüşdi, Pinter beni kutladı'
Ödülünüzü kutlayan büyük yazarlar kimler?
Paul Auster'dan başlayalım. Karı-koca Paris'telermiş, karısı da romancıdır;
çok mutlu şeyler yazdılar bana. Pek çok arkadaşım gibi Paul Auster da bana, hem
de çok eskiden, "Sen bir gün Nobel alacaksın" diye parmağını sallayarak
söylerdi. Ben de "Yok abi", yapardım. John Updike, Amerikan Sanat Akademisi'nin
toplantısına haber yolladı, çok tatlı sözler söyledi. Columbia Üniversitesi
hocalığa başladığım için yemek veriyordu. O günün sabahı ödül açıklandı; Salman
Rüşdi'yi de çağırmışlardı, o da çok tatlı şeyler söyledi.
Margaret Atwood ödül açıklanır açıklanmaz, Guardian'a çok güzel bir yazı yazdı.
Benden bir yıl evvel Nobel alan Harold Pinter da güzel şeyler söyledi. Nobel'li
Güney Afrikalı yazar Coetzee, İsveç televizyonuna güzel sözler söylemiş. Başka
pek çok yazardan "Biz biliyorduk senin alacağını" gibi güzel sözler duydum.
'Yazar adayına haddim olmayarak...'
Roman dünyasına yeni giren ve belki de yazarlık düşleyen gençlere tavsiyeniz
var mı?
Kendilerine inanmalarını tavsiye ederim. Bir genç yazar adayına hep
söyleyeceğim laf, "Kendini bir şey zanneden büyük yazarlardan nasihat almayın."
Amma illa ki nasihat diyorsanız, benim hikâyemden belki bir şey çıkarılabilir:
İnandığınızı yapın, ortam hazırlayın, başka hiçbir şey dinlemeyin, elinizi
vicdanınıza koyun ve yazın. Yazarsanız, inanırsanız, işi ciddiye alırsanız,
durmadan okursanız, sabahtan akşama kadar bunu düşünürseniz her şey oluyor. Şu
benim hayatıma bakın...
İşte "Efendim" diyorlardı, "Bir gün bir Türk de Nobel alsa..." "Bunun da
olabileceğini, bir işe hayatınızın 32 yılını sabahtan akşama kadar verirseniz,
iğneyle kuyu kazar gibi yazarsanız, her şeyin olabileceğini benim örneğime
bakarak düşünsünler" derim haddim olmayarak.
'Kendime 6-7 roman daha diliyorum'
Kendiniz için de bir dilekte bulunun...
30 yıl daha yaşayıp gene aynı mutlulukla roman yazmak. Ama mutluluk deyince,
sanmayın her gün güle oynaya roman yazıyorum, bir gün yazamam, suratım asılır,
kızım hemen anlar, "Bugün yazamamışsın baba" der. Bir gün iyi yazarım, her şeye
gülerim. Böyle bir 30 yıl daha 6-7 tane roman yazmayı çok isterim. Kendim için
dilediğim tek şey bu.
BİTTİ
Yasemin Çongar - New York
Milliyet
28/11/2006