7 Aralık'taki Nobel töreninde babasının bavulunu anlatacak
'Babam hep yazar olmak istemişti'
Orhan Pamuk, 7 Aralık'taki Nobel töreninde babası Gündüz Pamuk'un vefatından
önce kendisine teslim ettiği bavulun kapağını kaldırıp yazarken kendisini yalnız
bırakmayan geleneği anlatacak
Orhan Pamuk'la 4.5 saat - 2
'Türksünüz, tebrik ederim'
Orhan Pamuk'un Nobel'i alması, Türkiye'nin medyatik seslerini, "sevinenler" ve
"sevinemeyenler" diye ayırdı. Çetin Altan'ın "Bayrakların direklerini ne kadar
yükseltirseniz yükseltin, bayraklar o ülkeden ilk kez Nobel ödülü almış bir
yazar kadar görünemiyor dünyadan" sözünü herkes anlamadı belki.
Oysa dünya, Pamuk'un ödülünü bambaşka kutluyor. Nobel, 45 dile çevrilmiş
yazarımızı, hem dünyanın dört yanında daha bir tanıdık kıldı, hem de edebiyat
ilahları arasında yer açtı ona. Dahası, Pamuk'a yeni bir "temsiliyet" rolü de
verdi ödül.
Ramazanda, Washington'da, ABD Dışişleri Bakanı'nın iftar yemeğinde, iki yanıma
düşen İranlı ve Filistinli, Türk olduğumu duyar duymaz, Nobel'den dolayı
kutlamışlardı beni. "Necip Mahfuz'dan sonra ikinci" deyip Pamuk'u "Ortadoğulu
bir yazar" olarak sahiplenmişlerdi de.
Bunu anlatınca, Pamuk'tan bir dizi benzer hikâye dinledim. Yurtdışında çalışan
Türklerin işyerlerinde tek tek tebrik edilmesinden, ödül açıklandığında bir
sanat tarihi kongresinde bildiri veren Türkün çevresinin sarılmasına, İsveç'te
bir okulda, Türk öğrencinin tahtaya çağrılıp alkışlanmasına varan hikâyeler...
"Bu temsiliyet yalnızca Türkiye ile de kalmıyor" dedi Pamuk, "Arap, İranlı,
Afrikalı, Hindistanlı, Çinli, dertleri biraz bizimkine benzeyen, biraz Batı
tarafından dışlandıklarını, ihmal edildiklerini düşünen, birazcık da kendi
ülkelerinde demokrasi, sanat sevgisi dertleri olan insanlarda da bir heyecan
yarattı bu ödül. 'Adam Türkiye'de oturmuş, tek başına kapanmış, yazmış, işte bak
Nobel'i de aldı.' Bu, bir Batılı için çok bilinmeyen bir hikâye değil ama, bir
Türk için, bir İranlı, bir Hintli, bir Çinli için önemli. Siyasi boyut da
giriyor işin içine, 'Bak devlet uğraşmış ama, adam en sonunda Nobel aldı, onu
Batılılar kabul etmek zorunda kaldılar.' Bunlar biz Türklerin de anlayacağı
konular. Bizim de kalbimize seslenen şeyler."
Columbia Üniversitesi'nde bütün bunları konuştuktan sonra, kampusa yakın bir
yerde bir şeyler içmeye gittik. Pamuk hangi birayı ısmarlayacağını düşünürken,
Fransız aksanlı, muhtemelen Kuzey Afrika kökenli garson, "Daha önceki
gelişinizde bunu içmiştiniz" deyip onun adına karar verdi. Sonra, birayı
getirdiğinde, eğildi: "Ödülünüz için sizi yürekten kutlarım." Teşekkür ederken
Pamuk'a baktım; gururlu, mahcup ve hâlâ biraz şaşkın gibiydi.
***
Nobel konuşmanız önemli. Bu konuşmalar tarihe geçiyor...
Öyle olmasını umuyoruz. Kötü bir konuşmaysa tarihe marihe geçmez, sadece
Nobel'in web sitesine geçer.
İsveç Akademisi size ödülü verirken, kültürlerin çatışmasını yansıtmanız
üzerinde durdu. Necip Mahfuz, Nobel konuşmasında "Ben iki ayrı uygarlığın,
firavunların ve İslamın çocuğuyum" demiş; Kenzaburo Oe, Japonya'nın benzer
ikilemini anlatmış. Siz de bu temayı işleyecek misiniz?
Bu konuşmaları ben de okudum sizin gibi. Genellikle yazarın bütün hayatı,
eserleri, hayatı boyunca bulduğu, esinlendiği en parlak şeyler, en orijinal
şeyler, o yazarı o yazar yapan, o değişik kişilik, kimlik yapan özellikler
üzerine, yazarın son bir kere, daha derli toplu bir sözü gibi bir şey oluyor.
Elbette benim konuşmamda da, benim konumum, Türkiye'nin konumu, kültürü gibi
şeyler var.
'Hiçbiri yayımlanmadı'
Fazla ayrıntısına girmeyeyim ama, benim babamın bir bavulu vardı. Bu bavulun
içine, babam yazar olmak istemişti ve bir sürü defter doldurmuştu, bu
defterlerin hiçbirini sonra istediği gibi değerlendiremedi.
Bavulda, hikâyeler, parçacıklar, roman parçacıkları, günce, şiirler,
çeviriler... Aklınıza ne gelirse ve bunların hiçbiri yayımlanmamıştır. Babam
vefatından kısa bir süre önce onları bana getirdi. Konuşmamda birazcık buna da
kenarından değiniyorum.
Nobelli yazarlar, etkilendikleri yazarları da alıntılarla konuşmalarına
katıyorlar. Bunu yapacak mısınız?
Düşünmeden yaptım ben de... Ferhat ile Şirin'den de, Montaigne'den de, ister
istemez insan kendini ifade edebilmek için bahsediyor. Edebiyat zaten kendi
sözünüzü başkalarının sözü ile birleştirmekle yapılan bir şeydir. Bir odaya
kapanıp yazı yazarken tek başına değilsinizdir, bütün bir gelenek sizin
yanınızdadır ve her zaman o da sizinle konuşur.
Bir kürsüye çıktığınız zaman da, bazen laf geldiği için Dostoyevski'den
bahsedersiniz, bazen de, işte efendim, Montaigne'in geleneğini sürdürdüğünüze
inandığınız için bahsedersiniz.
'Türkçe benim rengim'
Bazı yazarlar kendi dillerinde konuşmamış. Siz neden Türkçe konuşmak
istediniz?
Bana doğalı böyle geldiği için. Çünkü bütün dünya bakacağı için. Çünkü ben
Türkçe ile yazıyorum. Türkçe benim, sabahtan akşama kadar, istersem New York'ta
oturayım, istersem seyahat ederken, istersem uçakta yazayım, bu benim rengim, bu
benim her şeyim. Ben oradan girmeliyim söze. İngilizce konuşursam, belki oradaki
yüz tane İsveçliye ve yabancılara ilgi çekici gelir ama, bu da oyunun ve benim
kimliğimin bir parçası ve doğal olanı da o. Ama ödül töreninde bir de yemek
yiyeceğiz hep birlikte. Ondan sonra ödül alanın çıkıp esprili bir konuşma
yapması lazımmış, o da İngilizce olmalıymış. Onu İngilizce yapacağız bakalım.
Romanı değiştirmek
İsveç Akademisi "roman sanatını değiştirmeniz" üzerinde de durdu. Sadece
Türkiye, İstanbul, Osmanlı yazdığınız için değil, katmanları farklı
birleştirdiğiniz için de ödüle layık bulundunuz. Romanı değiştirmek anlamında
etkilendiğiniz yazarlar kimler?
Size ezbere dört tane yazar sayarım; bunlar benim için artık romanın klasiğidir,
bunları dönüp dönüp okurum. Tolstoy, Dostoyevski, Thomas Mann, Marcel Proust
bence romanın babaları, devleri bunlardır. Roman denen büyük sanatı,
insanoğlunun ürettiği bu büyük edebi oyuncağı öğrenmek, tadını çıkarmak
istiyorsanız, bunları okuyun derim bir.
Derken, Faulkner, Nabokov gibi yazarlar vardır. Demin saydığım dört tanesi kadar
büyük demeyelim de, onlar da önemlidir, ama kenardadırlar. Bir de beni
etkilemiş, esasen romancı olmayan iki yazar vardır, Borges ve Calvino. Bunlar da
bana postmodernizmi mi diyelim ya da edebiyatın metafiziğine başka türlü bakmak
mı diyelim, bunları öğretmişlerdir.
Bunlar beni ben yaptılar, bunlarla öğrendim düşe kalka. Aslında, Türkiye'de
kendi paramla bunların kitaplarını alıp okuya okuya öğrendim.
'Ben olsam Nobel'i bu isimlere verirdim'
Daha önce Borges'ten de, Calvino'dan da bir tür katalizör gibi söz ettiniz.
İslama bakmanızda, hatta Feridüddin Attar'a bakmanızda bile Borges'in etkisi
var...
Evet. Bizde Batılılaşma ile Atatürk'ün de etkisiyle, "Geçmiş kültürün,
geleneksel edebiyatın günümüz modern Türk kültürüne etkisi az olmalıdır" diye
bir inanç vardı. Ben de bu kanıdaydım, 32 yaşında Amerika'ya gelene kadar.
Amerika'ya gelip, bundan 20 sene evvel karımla, burada daha sonra Kara Kitap
olacak kitabı yazmaya başlamıştım. Ve bir küçük kimlik buhranı yaşadım ben
burada. "Vay, burada büyük bir zenginlik, kütüphaneler, bir büyük zengin kültür
hayatı var. Benim Türk olarak bundaki yerim nedir" diye. O sırada, Borges ve
Calvino okuyordum. Sonrasında, bütün geleneksel kültürü bana kalırsa en iyi
şekilde anlatan Abdülbaki Gölpınarlı'nın Mevlana çevirisi ve şerhini, ki onun
notları bir hazine değerindedir, okuyarak kendi kültürümü, hem, tırnak içersinde
söylüyorum, yeniden keşfettim, hem de Borges'in ve Calvino'nun etkisiyle, o
geleneği daha laik, postmodern, deneysel bir açıyla, kendi kullanıldığı bağlamda
değil, ruhunu koruyarak ama bambaşka bağlamda kullanmayı öğrendim. Onları
okuyarak kendi kültürüme baktım. Onlar üzerinden, onlar sayesinde kendi sesimi
buldum. Bunların da hepsi, Kara Kitap'ı yazmama yol açtı. Nobel Akademisi'nden
Horace Engdal, o kitabın benim başeserim olduğunu söylemiş. Aşağı yukarı
katılıyorum.
'Roman ağacına etkileri'
Bir de yazarlar var yaşayan, benle yaşıt ve onları okuyorum. Bazen azıcık da
mesleki tecessüs ile kimi zaman kıskançlıkla, "Ne yapıyor bu adamlar?" diye.
Ben olsaydım kime verirdim Nobel'i? Listeyi size söyleyeyim. Mesela İspanyol
yazar Javier Marias vardır, Türkçeye iki kitabı çevrildi, ama kimse fark etmedi.
Çok büyük bir yazardır. Benden bir yaş büyüktür ve takip ederim bütün
kitaplarını. Avusturyalı yazar Peter Handke vardır. Ne yazık ki, Miloseviç'i
desteklemek gibi yanlış şeyler yaptı... Yaşarken ne yazık ki unutuluyor; çok
büyük bir yazardır, o da bence hak eder. Philip Roth, Amerikalı yazar. Gene
Amerikalı yazar Paul Auster. Bu hafta Amerika'da kitabı çıkan Thomas Pynchon,
Borges'ten postmodernizme, ta Umberto Eco'ya kadar bütün bir geleneği
etkilemiştir.
Yalnız yazar olarak okuma zevki vermez bize, roman ağacı denilen etki ağacında
da önemli bir daldır. John Updike, hem iyi bir yazardı, hem de çok müthiş, 3 bin
sayfa eleştiri yazmıştır. Benim hakkımda iyi şeyler yazmış olmasından da
etkilenmiş olabilirim. Bu yazarlar da çoktan Nobel'i hak etmişlerdir. Umberto
Eco'nun da Nobel'i hak ettiğini düşünüyorum. Çok değerli, her bir kitabını takip
ettiğim yazarlardır bunlar.
YARIN:
"Türk filmlerine layık bir roman geliyor" Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi'ni nasıl
anlattı?
Pamuk, Mann, Faulkner, Hemingway ve Marquez'in ortak özelliği ne?
Pamuk, genç yazar adaylarına ne öğütlüyor?
Yasemin Çongar - New York
Milliyet
27/11/2006