Yanılmıyorsam, on beş yıl oluyor, daha önce de yazdım bir yerlerde: 1958
yılıydı, DP iktidarının baskısı giderek yoğunlaşıyor, özellikle orta ve üst
bürokratlarla üniversite çevreleri ve yazarlar için yaşam dayanılmaz hale
geliyordu. Edip Cansever, bu bunaltıcı günlerin birinde, şimdi yerinde yeller
esen Kör Agop'un meyhanesinde, "Şiirdir artık vatanım" demişti.
Söylemek gereksiz belki, bir kaçış, bir sığınma vardı o sözde ama şiire duyulan
güven de vardı. Şiirin zamanı alt edebileceği duygusu, daha da ötesinde, onun
her türlü olumsuzluktan kendisini koruyabileceği, dolayısıyla insanı
koruyabileceği inancı da vardı.
Türkiye, DP dönemi baskısını arattıracak darbeler ve askerî yönetim dönemleri
yaşadı. Bu süreç içinde siyasal bağlanmalar, siyasal ön gereklilikler, şiiri
ikincilleştirir gibi oldu. Ne var ki, şiir, usul usul akıp gitti, bir ırmak
gibi. Kitle iletişim araçları, yaşamı da kültürü de görselleştirirken şiir bu
olguya da direnmeyi bildi. Gerçi, şu anda da sürgünde ama yine yaşıyor. Sesini,
sürgün yerinden duyuruyor. Acıların ve sevinçlerin, düş kırıklıklarının ve
umutların humus toprağı yine de şiir.
Büyük sermayenin yayıncılık alanına el atmasıyla yazın dergilerinin oylumu da
biçimi de değişti, teknolojik olanaklar amatörlük ruhu, büyük ölçüde aşınıma
uğradı. Dergilerde bile şiir bir tür üvey evlat durumuna düştü. Ama genç şairler
her zaman pazar koşullarına direnmeye, dar gelirli bütçeleriyle şiir dergilerini
çıkarmaya devam ettiler. 1990'lara kadar Türk Şiiri, inanılmaz ölçüde
çeşitlendi, uluslararası Şiirle bütünleşti. Darbe dönemlerinde, zaman zaman
lirik şiirden epik şiire doğru bir yol izlediği gibi zaman zaman da
apolitikleşti. Şairler, gündelik politikanın şiire zarar verdiği inancında
birleşir gibi oldular. Ama bu iç çekişmelere, kırılmalara rağmen, iyi şair, bu
koşullardan şiir adına kârlı çıkmayı başardı.
Daha önce de değindim: Son birkaç yıldır, Türk Şiiri'nin bir bunalım dönemi
değilse de belirgin bir sıkıntı içinde bulunduğunu yazdım. Genç şairlerin,
İkinci Yeni'nin ilk yıllarındakine benzer bir arayış peşinde olduklarını
düşündüğümü söyledim. Genç şairlerin üretilen şiire yaklaşımlarındaki olumsuz
bakış açısının ve doyumsuzluk duygusunun oluşmasında hiç kuşkusuz, reel yazınsal
alanı kuşatan ve egemen olan popülerleşme olgusunun payının bulunduğunu
biliyorum. Şairin, topluma açılmak, bir toplumsal taban edinmek kaygısı ve
isteğinin, bürokratikleşmeye ve sıradanlaşmaya yol açabileceğine ilişkin bir
kanıyı güçlendirdiği ve seçkinciliği kışkırttığı da küçümsenmemesi gereken bir
yorum çerçevesi oluşturabilir bu konuda. Okurun yani muhatabın şairle yeniden
gergin ilişkiler içine girdiği söylenebilir.
Gerilimin oluştuğu süreç içinde imge kavramının öne çıktığını düşünüyorum. Genç
şairler, olgusal ve imgesel dünya arasına belki de gereğinden fazla dolayım
koymayı ve anlamsal düzeyde sorunu karmaşıklaştırmayı tercih ediyorlarmış gibi
görünüyorlar. Soruna bu açıdan bakınca, kuramsal düzlemde bir yığın açmazla
karşılaşabileceğimizi kabul etmek gerekiyor. Kimi şairimizin, şiirin başlıca
sorunsalını imge üretiminden ibaretmiş gibi anladıkları sezinleniyor. Demek ki,
imgenin ne olduğunu çözmemiz ve üzerinde bir ortak sanıya varmamız gerekiyor.
İmgeyi mekanik ve rasgele bir üretim süreci olarak anlıyor ve akla gelen her tür
hayali imge sayıyor isek, süslemecilik ile anlam-sallık ilişkisi üzerinde
düşünmek gerektiğini de belirtmek zorundayız. Ezra Pound, İmagisme akımını
oluştururken benimsedikleri ilkeleri açıklarken, özellikle vurguluyor: "Gereksiz
hiçbir sözcük, bir şey açıklamayan bir belirteç kullanmayın. 'Barışın donuk
ülkeleri' gibi bir anlatıma heveslenmeyin, soyutla somutu birbirine karıştırır.
Bunlar, doğal nesnenin yeterince simge taşıdığını anlayamayan yazarlardan gelir"
(E.Pound: 'Geriye Bakış', Çev: H.Çakır, Varlık, sayı, 1005, Haziran 1991). Şiiri
vatanımız saymamız için, nice acılara katlanmamız gerekiyor.
Birgün
14/10/2006