Geçen hafta bu köşede yayımladığım "Kadınlar(dan) âşık olur mu?" yazısına çok
farklı ve çok ilginç tepkiler aldım.
Mezkur yazıda —biraz da lâtife kabilinden— aktardığım "sorunlu varlık-sorumlu
varlık" ayrımı bazılarını eğlendirmiş, bazılarını da kızdırmış anlaşılan. Çünkü
bu lâtife'yi gereğinden fazla ciddiye alan kimi kadın okurlar, "asıl sorunlu
olan, erkekler!" diye sitem ederek, nedense bu ayrıma, maksadıyla uyuşmayan bir
anlam yüklemeye çalışmışlar.
Tepki anlamsız görünüyor; ama ben yine de sanki bir anlamı varmış gibi yeniden
düşünmeyi deneyeceğim:
Burada incitici görünen, kadının/kadınların 'sorunlu' oluşu değil, aksine
sorun'un kadın'a tahsis edilmesi. Yani kadın sorunları/kadının sorunları 'sorun'
edilmiyor; ama sorun'un kadınlaştırılması, kadına özgü kılınması bizzat 'sorun'
çıkarıyor. Kadın'a sorun yüklendiğinde rahatız olmayan dişil zihinler, sorun'a
kadın yüklendiğinde isyan ediyor.
Tipik bir içlem-kaplam sorunu bu!
Kadın, sorun'u içeriyor, sorun da kadını kapsıyor ve fakat sorun'un kendisi
kadını içermiyor, dolayısıyla kadın da sorun'u kapsamıyor. ("X hırsızdır"
yargısıyla "Hırsız X" nitelemesi arasındaki karşıtlık, işte tamıtamına bu
türdendir.)
Galiba farkında olmadan (!) bir 'dilemma'nın içine düşmüşüm. Öyle ya, tanım
kullanımı, manken kullanımına benzemiyor. Kadınların çoğu, vitrindeki mankene
bakmaz, üzerindeki elbiseye bakar. Çocuklar ise, elbiseye değil, bilâkis
içindeki mankene bakmayı yeğler. Çünkü çocuklar için, dikkate değer olan, giysi
değil, o giysiyi giyendir. (Bazıları da, muhtemelen, önce giysinin etiketine
bakıyordur.)
Tanım'ın kendisinden tanımlanan'ın bütününü çıkaramayacağımız durumlar vardır.
Sosyal hayatta tanım'ın tanımlanan'a denk gelmesi gerekmez; bu yüzden bu tür
adlandırmalar, teknik bir tanımlama işleminden çok, bir benzetme ameliyesinin
sonucudur. Maksad, meseleyi (sorunu) tamamen değil, kısmen açıklamaktır.
Bazı okurlar da güneşin 'eril', ay'ın ise 'dişil' oluşuyla ilgili olarak verilen
örneğe takılıp Arap dilinde şems'in 'dişil', kamer'in 'eril' karakterine işaret
etmişler. Oysa ben güneş'ten ve ay'dan söz ettim, şems'ten ve kamer'den değil.
Üstelik dersimiz de Arapça değildi. Arapça'ya ilişkin bir tahlil yapmadım. Lafza
değil mânâya, olguya değil kavrama işaret etmeye çalıştım. (İyi ki simya'da
kullanılan civa-kükürt örneğini vermeyip sırf astroloji ile yetinmişim.)
Şimdi biraz da klasik fizik... Hikmet-i kadimeye göre, eril ve dişil olanın,
mevcudiyetini, doğa'ya/tabiat'a, yani dört unsura (hava, ateş, su, toprak)
borçlu olduğu kabul edilirdi. Nitekim Osmanlı döneminin yaygın tezyinat araçları
arasında yer alırken, sırf İsrail bayrağını süslüyor diye bazı nâdanın
camilerden, türbelerden kazımaya çalıştığı necm-i Davud (içiçe girmiş iki
üçgen), gerçekte bu hakikat tasavvurunu gizler (simgeler).
Şayet iyi incelenirse, bu tür simgeleştirmelerde, 'beylik' (!) feminist
huysuzluğun, işe yarar bir basitlik/bayağılık bulamayacağı muhakkak gibidir.
Çünkü hikmet-i kadime'nin ilk elde önemsediği, kadının ne toplumsallığıdır, ne
de cinselliği. Ulaşılmak, tanımlanmak istenen Hz. İnsan'ın özüdür; tabir-i
diğerle, bu özün dişil ve eril formlarıdır.
Bir de Freud'un açıklamalarına takılanlar olmuş. İzninizle, kaynağımı
açıklayayım: "Drei Abhandlungen zur Sexualtheorie."
1915 tarihli ilgili pasaj da şöyle:
— "Est ist unerläslich, sich klar zu machen, daß die Begriffe "männlich" und "weiblich",
deren Inhalt der gewöhnlichen Meinung so unzweideutig erscheint, in der
Wissenschaft zu den verworrensten gehören und nach mindestens drei Richtungen zu
zerlegen sind. Man gebraucht männlich und weiblich bald im Sinne von Aktivität
und Passivität, bald im biologischen und dann auch im soziologischen Sinne. Die
erste dieser drei Bedeutungen ist die wesentliche und die in der Psychoanalyse
zumeist verwertbare." (Sigmund Freud, Gesammelte Werke V, s. 121, Frankfurt am
Main, 1999)
Bu pasajın biraz serbest çevirisi de şöyle:
— "Halk arasında bilinegelen anlamları itibarıyla hiç de kuşku götürmez görünen
'eril' ve 'dişil' kavramlarının oldukça müphem sayılabilecek en az üç
kullanımının ilmen (bilim'de) tefrik edilebildiğine açıklık kazandırmakta fayda
mülahaza ediyorum: 'eril' ve 'dişil' kavramları, bazen etkin'lik ve edilgin'lik
anlamında, bazen biyolojik anlamda ve bazen sosyolojik anlamda kullanılır. Bu üç
anlamdan birincisi, en köklü olanı ve Psikanaliz açısından en ziyade işe
yarayanıdır."
Klasik Matematik, Fizik, Kimya, Astronomi, yapısı gereği, Astroloji, Simya gibi
bilim dallarını düşünülebilir olanın dışında bırakmazdı. Hikmet-sevgisinin (philo-sophia)
tarzı ve üslûbu böyleydi.
Hikmet sözcüğü Arapça'da dişildir, hiç farkettiniz mi bilemiyorum. Boethius da "Philosophiae
Consolation" adlı eserinde hikmet'i bir 'kadın' olarak tasavvur ve tasvir eder.
Bu, çok tabii. Çünkü hikmet sevilendir; seven değil; tıpkı bir kadın gibi.
Milliyet
25/11/2006