Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 262 Üye Adayı ve 10 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 SON CELLAT
 nicht allein
 İçimde Bir Ben Var...
 Bilgi Kuramı
 deprem
 O SEN MİSİN?
 ışıklı kentin sokak süpürücüleri
 vahşi
 Rüya
 Bizler geçmişteki insanlardan daha mı akıllıyız?
 Yaz Dedi Tanrı
 Melekler ağladığında
 Kanadım
 VELEVKİ TARTÜF
 Duan dileğindir...
 Kısa cümleler yazacak bu kalem
 İçinden at başlığını
 atlet giyen tanrıça
 Nazım Hikmet / Masallar
 Mucize Bu!

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Röportaj: Özen Yula: “Gerçekten büyülü, tuhaf ve acayip bir dünyada yaşıyoruz”
Tarih: 21.11.2006 Saat: 09:04 Gönderen: karakutu
 

Öykü, anlatı, roman ve özellikle birbiri üstüne yazdığı oyunlarla son dönem Türk tiyatrosunun öne çıkan ismi Özen Yula, Öbür Dünya Bilgisi, Kayıpkent Üçlemesi, Buğuevi ve Arızalı Kalpler’den sonra on dört öyküden oluşan son kitabı Tanrı Kimseyi Duymuyor ile öyküyle arasındaki bağların ne kadar güçlü olduğunu gösterdi.

Sesini bulmuş bir yazarın, sessizce akıp gittiği söylenen hayata tutarlı dokunuşlarla nasıl müdahale ettiğine, araştırıcı, iğneleyici yaklaşımına tanık oluyoruz, Tanrı Kimseyi Duymuyor’da.

“‘Kendini nasıl mutlu ve huzurlu hissediyorsan, öyle yaşa!’ diyen Annem ile Babama”. Kitabınızı bu sözlerle adamışsınız. Peki, yazıyı temel uğraş edinmiş biri olarak mutlu ve huzurlu musunuz?



Mutluluk ve huzurun ne olduğunu gerçekten bilmiyorum. Bazen yakalar gibi oluyorum. Hem de çok yalın şeylerde. Deniz kıyısında otururken, demli çayın kokusunu burnuma çektiğimde, birden mutluluğa benzer bir şeyler duyuyorum. Küçücük bir şey. İşte o “an” önemli. Sonra hemen kayboluyor. Uzun sürmediği için mutluluk önemli belki de. Huzura gelince bunca yılda zar zor birtakım dengeler kurarak iç huzurumu sağlamaya çalıştım. Çılgın kalabalıktan uzak, sakin zaman dilimlerinde iç huzurumu yakalıyorum. Ama o da uzun zaman sürdüğü takdirde huzurun yerini tekdüzelik ve sıkıntı alıyor. İnsan hiç doymayan, yetinmeyen bir varlık. Gene de mutluluğa benzer o zaman dilimleriyle huzura yakın sükûnetlerin olduğu zamanları hangi yaşantı tarzında hissedersem onu yaşamaya kararlıyım. Ancak beri yandan tuhaf bir ikilem de var.

Yazmak için huzurlu bir ortam gerekiyor. Sakin, dingin, kendi içinde düzeni olan bir ortam. Ama yazmak huzurlu bir insanın yapacağı bir şey değil. Bir insanın dünyaya dair sıkıntısı, derdi, kederi var ki yazıyor. Ben mutluluktan yazan insan görmedim. Dolayısıyla yazmak için huzursuzluk, rahatsızlık bir yaşam biçimine dönüşebiliyor. O takdirde de huzurlu, mutlu olmak sadece bir temenni olarak kalıyor. Ama zaten annem ile babam bunu bilen insanlar. Bu sözde benim için asıl önemli olan durum, annemin bu sözü söylediğinde ağır bir kemoterapiden yeni kalkmış olmasıydı. Bir gün İstanbul’da evden çıkmadan hemen önce Ankara’yı aradım. Telefon yanında durur annemin. Açtı. Konuştuk biraz, halsizdi. Dışarıda bir yere yetişmem gerekiyordu. Tam telefonu kaparken o cümleyi söyledi. O an için tuhaf geldi. Sonra hayatın bütününe baktığımda çok büyük anlam kazandı benim için. Bir kıyıdan edilmiş, hayata dair en hakiki sözlerden biriydi. Şimdi, öyle yaşamaya çalışıyorum. O noktada hiç kimsenin, hiçbir denilenin önemi kalmıyor. Madem hayat bir kere, o hayatı değdiği biçimde yaşamaya çalışacağım, o kadar!

Özel alana yönelikmiş yanılsamasını yaratabilecek ilk soruyu kitabınızdaki öykülerle, özellikle ilk üç öyküyle ilintili olduğu için sordum: “Ah Yazı,”, “Teklifsiz”, “Jelmaya” öykülerinde yazmak-anlatmak ana sorunsallardan biri olarak ele alınıyor ve çepeçevre kuşatılarak değişik düzlemlerde sorgulanıyor. Nedir sizin için yazı? İlk öyküdeki gibi, “hayata ihanet” mi? Yoksa “kendi başına ana” mı? “Dünya” mı? “Aşk” mı?

Aslında kısmen, hayata ihanet. Çünkü hayattan çalınan zamanlarda yazıyorsunuz. Başkalarının yaşadığı, eğlendiği ya da uyuduğu zamanlarda, siz oturup bir şeyler anlatıyorsunuz kâğıtlara. İşte bu haliyle yaşamaya karşı bir ihanettir yazmak. Kapanmayı gerektirir. Ama beri yandan vefakârdır. Size sizi hatırlatır, kendinizi tekrar gözden geçirmenizi sağlar. Yazdıklarınıza baktığınızda eski bir ‘kendi’nize ait bir yığın ipucu bulursunuz. Dolayısıyla vefakâr, cefakârdır. Bir diğer özelliği ise dünyalar kurarsınız, olmaz, yıkıp yeniden yeniden olana dek kurarsınız. O yazı kendi başına bir dünyaya dönüşür. Ya da günü gelir aşk olur yazı. Aşk kadar önem kazanır, vazgeçilmez olur. Dolayısıyla yazı o hikâyede söylediğim bütün anlamları içeriyor yeri geldiğinde. Kişinin hangi anlamı seçeceği o zamanki hayat biçimine, birikimine kalmış bir şey. Belki de bambaşka yeni anlamlar yükleyecektir yazıya.

Yazar olmayı, evreni kucaklamayı özleyen, bütün amacı bu olan tablet yazıcısı, daha çocukken yazının büyüsüne nasıl kapıldığını anlatıyor. Siz ne zaman, nasıl kapıldınız bu büyüye?
 

Önce okumayı öğrenirken kapıldım bu büyüye. Sonra, Jules Verne’den Agatha Christie’ye sevdiğim yazarların kurdukları dünyaları okurken büyü iyiden iyiye sardı beni. Evde genişçe bir kütüphane vardı o dönem için. Ailenin geneli okuyordu. Dayım Yaşar Özen gazetecilik yapıyordu. Akbaba’da Yusuf Ziya Ortaç’ın yanında, sonra Papağan’da çalışmıştı. Daha doğrusu Papağan dergisini çıkarmaya başlamıştı Cağaloğlu’nda. Sonra da Çaylak ve Sır adlı dergileri çıkardı. Ülkü Tamer’in bazı yazılarında da vardır o zamanki halleri dayımın. Altı ya da yedi kitabı var siyaset ve Gaziantep üzerine. Babam Yaşar Yula da daha önce bir dergi çıkarmış. Bir de romanı vardı. Yıllar sonra Millî Kütüphane’de buldurup okudum. Evde yoktu. Suların Arzusu Var adlı bir roman. Dergiyi henüz bulduramadım. Babam sivil hayata geçtiğinde ise Gaziantep’te yerel Sabah gazetesinde yazmaya başlamıştı. Annem Nedret Yula da genel olarak edebiyata çok düşkündür. Ama hayat onu başka yollara itmişti. Dolayısıyla evde okuma ve yazma ritüelleri zaten vardı. O zaman ilgilenmiyordum. Sadece onların çalışmalarına bakıp yazarken nerelere gittiklerini merak ediyordum. Derken yazmayı denedim. Denerken başka bir büyüsü vardı. Yazmayı başardığım zaman ise başka bir büyü içime yerleşti. Bu, yazıya duyduğum sevgiydi. Çok üzdüğü de oldu, neşe verdiği de. Ama yazının bir hayat olması çok daha sonra oldu benim için. Gerçek edebiyatçıları tanıdıkça, yazının onların hayatındaki yerine tanık oldukça o konuda daha özenli olmaya başladım. Yazıp attım, kaybettim, sonra bir gün artık ortaya çıkması gerektiğine inandığımda ilk hikâye kitabımı yayıncıya gönderdim. Böylece, Öbür Dünya Bilgisi yayımlandı.

Kitap boyunca sık sık karşımıza çıkan bir ikilem var: Hayatta kalmak için, zarar görmemek, zarar vermemek için susmak ya da ne pahasına olursa olsun anlatmak, yazmak... Yani, yaşanmakta olan zamana, döneme tanıklık. Sizce yazarın ilk kaygısı mıdır tanıklık? Sizin öncelikli kaygılarınız neler?

Bazı zamanlar susmayı bilmek gerekir. Kimi zaman bir erdemdir susmak, kimi zamansa ahlaksızlık. Seçimi iyi yapmak gerekir. Elbette her yazar yaşadığı çağa tanıktır ve onu dile getirmek için yazar. Derdi olmayan adam niye yazsın? Evet belki günümüzde olduğu gibi para kazanmak için de yazabilir. Ama edebiyat değil o. Tanıklık önemli ama, benim ilk kaygım değil. Vakanüvislik ya da tarih yazarlığı başka alanlar elbette. Kaygım daha çok edebî nitelik, anlatılan özü destekleyen biçimi bulmak, dilin plastiği ile ilgili özellikler, yeni bir biçimle, taze bir bakışla anlatabilmek. Kaygılarım bunlar. Ha bir de asıl zamana dair bir kaygım var. Yani öz olarak zamanla çok ilgileniyorum ve farklı zaman algıları kurmaya uğraşıyorum. Zamanı farklı yerlerinden büküp dönüştürmek, o noktada yeni bir zaman türü ortaya çıkarmakla uğraşıyorum. Bazen döngüsel oluyor. Bazen döngüsellik de kırılıp, “geçmiş” denen zaman dilimi “bugün” olarak yaşanıyor. Büyük zaman atlamaları olabiliyor. Bu durumlar hoşuma gidiyor. Kurgular farklılaşıyor. Bu bir oyun olmaktan ziyade bir hareket alanı gibi geliyor bana. Bir yandan sakınmadan anlatırken bir yandan da olayın zenginliğini sağlamak gibi. Bütün bu kaygılar kadar günümüzde edebiyatın işlevi de kafa yorduğum konulardan biri. Günümüzde edebiyat ahkâm kesmenin çok ötesinde bir yerde olmalı. Gerçekten, hayatta unutulmuş, göz ardı edilmişlere dair geniş bir alanı olmalı ki birtakım sorunlar ortaya rahatça konulabilsin. Ezilmişlerin, alttakilerin, kıyıdakilerin hayatı sakınmadan dile getirilmeli.

Öyküleriniz genellikle acının, zulmün, ihanetin, kötülüklerin, şiddetin tanıklığını yapıyor. Dünyanın yalnız bugünkü halini değil, insanı da, insanlığın tarihini de karanlık yüzünden okuyan, dile getiren, eleştiren hikâyeler anlatmayı yeğliyorsunuz. Oyunlarınız dahil, yapıtlarınızın çoğu için söylenebilir bu. Neden böyle bir seçim?

İnsanın karanlık yönü, ayın karanlık yüzü daha çok ilgimi çekiyor. Belki de o aydınlık, gördüğümüz yüz, esasında bütün varlığını karanlık yüze, görünmeyene borçlu. İyilik dediğimiz zaman, iyilikte hep bir sınır vardır. Halbuki kötülükte hiçbir sınır yoktur. İnsanın başına her zaman bir öncekinden daha kötü bir şey gelebilir. Dolayısıyla zengin bir kaynak o karanlık yüz. İlginç, anlatılması gereken bir yer o karanlık. İçinde el yordamıyla yürünüyor, yeni bir şeyler keşfediliyor. Doğanlar bunun içine doğuyorlar, yaşıyorlar ve şiddeti görerek, uygulayarak yetişiyorlar. Onların elinden başka türlüsü gelmiyor. O karanlık yeri anlattığım zaman, şiddetin kökeni, nedeni ile ilgili bambaşka şeyler de çıkacaktır ortaya. Farklı yüzleri görünecektir. Tarihsel boyutta olsun, antropolojik, sosyolojik, psikolojik olsun birçok malzeme barındırıyor bu alan. Bunları anlatmayı başarabilirsem ne âlâ! Bir zehrin panzehiri yapılırken gene o zehirden yararlanılır. Dolayısıyla o kaosu, karanlığı kullanarak belki de kaosla, karanlıkla başa çıkılabilir. Bazı yerlerde aynı dili konuşmak gerekiyor o dilde yaşayan insanlarla. O nedenle seçimim bu! Hem daha net anlatılabileceği, hakikiliğin yakalanabileceği için de bu seçim önemli. İçeriden anlatmaya çalışıyorum genellikle. Tanımaya, anlamaya ve anlatmaya çaba gösteriyorum. Fazlası can yakar. Bu ölçü yeterli geliyor bana.

“Teklifsiz”, biçim ve anlatım özellikleri açısından bana ilginç gelen bir öykü. Bu öyküde okurun karşısına Özen Yula olarak çıkıyor ve doğrudan sesleniyorsunuz okura. İlginç olan şu: Masal bölümünde kullandığınız dilin, anlatımın eleştirisini de kendiniz üstleniyorsunuz. Ancak, dile ilişkin eleştiri ve saptamalarınız bu öyküye yönelikmiş gibi gözükse de, öyküyü aşıyor, hepimizi, herkesi kapsıyor ve dikkatimizi dilin bizden bağımsız olmayan serüvenine çekiyor. Ne söylemek istersiniz bu konuda?

Orada, günümüz dünyasına ilişkin yoğun bir eleştiri söz konusu. O hikâyede, sonradan yazar olan bir çocuk, anneannesinin dilini kullandığını, o dilden yola çıkıp yeni bir dil kurduğunu söylüyor. Masal dilini nasıl kaybettiğimiz üzerine bir şeyler hatırlatıyor. Sözlü gelenekten artık bize nerdeyse hiçbir şey kalmadığını söylüyor. Aslında masumiyetin yitirilmesi üzerine bir hikâye o. Hem dünyada, hem o şehirde, hem dilde. Anlam kaydırmalarıyla yüklü olmayan, her kelimenin kastettiği anlama geldiği bir dünyadan, anlam kaymalarıyla yüklü, bir kelimenin artık kendi öz anlamı dışında da birçok anlama geldiği bir düzene girmenin hikâyesidir o. Dolayısıyla ara kesitlerde sınanan bir evvel zaman masalıdır. Melez bir dil kurmaya çalıştım “Teklifsiz”de. Her şey o melez dille anlatılıyor. Eski saf, huzurlu dönemlerden şiddet yüklü dönemlere geçişi haber veriyor dildeki özellikler. Gaziantep’te, eski bir evde, yaşlı bir kadın, torununa bir efsaneyi masal niyetine anlatır. Ama aslında anlattığı bütün güveni kötüye kullanılmış bir tanrıçanın hikâyesidir. Bunu anlatırken aynı zamanda kadınların tarihine, onun ötesinde de insanlık tarihine göndermeler yapan bir dil kullanır. Hikâyeyi anlatan anneannenin zamanında olmayan birtakım nesneler, kavramlar, meslekler yerleştirilir anlatının içine. Böylelikle bir yabancılaşma ve uzak açı belki de sağlanmıştır, bilemem. Dil, insanla ve zamanla devinen, yaşamsal olan bir bütüne dönüşüyor. Canlı bir organizma. Unutulanları da eklemleyerek kullanılınca yeni olanaklar yaratabiliyor. Üslup da, söylem de bazen bu unutulanlara dahil.

“Jelmaya”da öykünün kahramanı, aynı zamanda anlatıcısı Dede Korkut. Kendi döneminin diliyle konuşturuyorsunuz onu. İnanç sisteminin değişime uğradığı, sözlü anlatım geleneğinin yerini yazıya bırakmaya başladığı bir dönemeçte dile getiriyor kendi hikâyesini. Devrinin hikâye dinleyicileri için çeşitli düşünceleri var Dede Korkut’un. Peki siz ne düşünüyorsunuz bugünün okuru için? Kendi okurlarınızla, oyunlarınızın seyircileriyle aranız nasıl?

Evet kendi döneminin dili, ama, farklı dönemlerin dil özellikleri de var o hikâyede. Jelmaya, Dede Korkut’un devesinin adı. Elinde büyüyen bu deveye atlayıp Sirderya kıyılarında gezerken kendisine dinleyiciler buluyor ve onlara devre dair masallar anlatıyor. Bu arada hikâyesini dinleyen insanların kendisini anlamadıklarını, sırf eğlenmek için dinlediklerini düşünüyor bazen. Asıl demek istediği şeyler, devrindeki zulme karşı duyduğu kızgınlık, susması gerektiği için duyduğu vicdan azabı Dede Korkut’u sürekli rahatsız ediyor. Ama belki, günün birinde tek kişi olsa dahi, birisinin, onun dediklerini anlayacağını ümit ediyor. Böylelikle birçok şeye yarayacaktır hayatı. Kendi okurlarım için ise şunu düşünüyorum gerçekte. İdeal okur var mıdır acaba? Nasıl yazarını arayan okur varsa, okurunu arayan yazar da olacaktır kuşkusuz. Acaba demek istediklerimi satır aralarını okuyarak anlayan bir okur var mı? Bunu gerçekten merak ederim. Seyirciler için ise durum farklı. Onlar sahne üzerinde gördüklerine bakıyorlar. Orada başka göstergeler giriyor araya. Ama dilin lezzetini alıyorlarsa onu söylüyorlar. Kurgunun niteliğinden haz alıyor bazısı da. Güzel şeyler söylüyorlar genelde. Halbuki, aslında sahnede olandan tat alıyor onlar. Yani oyunculuklardan, reji, ışık hünerlerinden, teknik etmenlerden. Edebiyatta ise, yazdıklarınızı anlayacak birileri varsa önemli olan odur. Keşke o kişiyi ya da kişileri tanısam. Belki bütün yazarlar da böyle düşünüyordur bilemem. Belki de benimki doğru olmayan bir düşünce. Başkaları haklıdır. Hatta dünya öyle bir yer ki, belki bu gezegenin geleceği olmaz. Her şey bir anda sona erebilir. Edebiyat ise gerçekten hikâye olur o zaman.

Bir tutku ve ihanet öyküsü diye nitelendirilebilecek “Bu Dem”de öykünün anlatıcısı, Mevlânâ’nın oğlu Alaeddin kendi döneminin söyleyiş özelliklerini duyuracak biçimde konuşuyor. Neden? Yazar olarak dili boydan boya katetme arzusu taşıdığınız için mi, yoksa öykü kişisinin kendi gerçekliğini pekiştirmek için mi? Gerek bu kitaptaki öykülerde, gerek oyunlarınızın bazısında efsane kahramanlarına, tarihi kişiliklere sıkça yöneldiğiniz görülüyor. Hangi nedenlerden kaynaklanıyor bu yöneliş?

Dil kullanımının, dildeki farklı arayışların gerçekleştirilmesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Öncelikle yeni bir şeyleri, yeni bir tarzda anlatmanın edebiyat açısından değerli olduğunu düşünüyorum. Durum böyle olunca da dille ilgili birtakım denemeler yapmak, dilin plastiğiyle oynayarak hareketli, dinamik bir yapı kurmak ilginç geliyor. “Bu Dem”de Alaeddin’i tasavvufî yönü ağır basacak bir dille konuşturdum. Ama araya divan şiirinin özelliklerinden kattım. Melez bir dil olmasına rağmen, bu sayede hem kahraman inandırıcılık kazandı, hem de duyguları, aşkı, tutkusu. Dilin zenginliğini göstermek açısından da ilginç bir deneme oldu benim için. Birtakım dil özelliklerinin o hikâyeye yakışıp yakışmadığını ancak yazdıkça, bozdukça, yeniden denedikçe daha net görüyorum. Bu sayede de ya çıkarıp atıyorum ya da yoluma o özellikleri genişleterek devam ediyorum. Bu çalışma yöntemi iyi geliyor bana. Dil hakkında daha çok şey öğrenmemi ya da bilgilerimi tazelememi, sınamamı sağlıyor.
Diğer soruya gelince evet tarihî kahramanlar ya da efsanevî kişilikler genelde hoşuma gidiyor. İster Hurrem Sultan olsun, ister Dede Korkut, isterse Gılgameş bu kişiliklerin anlatıldıklarından daha farklı olabileceklerini göstermek hoşuma gidiyor. Tarih yanılabilir, efsanenin bir kısmı sadece safsata olabilir; ama o kahramanı seçip de ona yeni bir tarih, onun hikâyesine de yeni bir anlam bütünlüğü verdiğiniz zaman siz de başka bir açıdan yeni bir tarih ya da efsane yazmış oluyorsunuz. Bu da hoş bir şey. Sizden yüzlerce, binlerce yıl önce yazılmış göreceli, taraflı ya da yalancı anlatılara, daha farklı anlatılar eklemiş oluyorsunuz onca zaman sonra. Hatta tarihsel anlatılara eklemlenecek yeni bir yapı kurmuş oluyorsunuz. Bunca zamanın yalancılığına, inkârcılığına yeni anlamlar üreterek karşı da çıkmış olabiliyorsunuz bir yandan. Kaleminizin bir işe yaradığının farkına varabiliyorsunuz. Belki de tarihin yanlış yere suçlandırdığını düşündüğünüz kişileri toplumsal yapıyı yargılayarak ya da göstererek temize çıkarmış olabiliyorsunuz. Bu tavır da bana biraz daha iyi geliyor bazen.

Ama yazdıklarımın genelini düşünürsem gene de tarihî ya da efsanevî kişilikler genele oranla çok daha az sayıda. Belki de daha çok anlatmalıyım onları. ne de olsa zengin bir malzeme sunuyorlar düş dünyası ve edebiyat açısından.

Öykü kişileriniz arasında kadınlar ve çocuklar ayrıcalıklı bir yer tutuyor. Onlardan yana açıkça tavır olmaktan kaçınmıyorsunuz. “Asfalt Urba”daki, “Bir Güz Sakin”deki kadınlar, “İpekböceği”ndeki küçük kız, “Masal Yok”taki oğlan çocuğu ve diğerleri... Hepsi çaresiz, çoğu suskun, her biri kendince duyurmak istiyor sesini Tanrı’ya.

Günümüzde de tarihte de sanırım şiddetten en çok etkilenenler kadınlar, çocuklar ve yaşlılar. Erkek egemen toplumda, gücün önemsendiği, erkek olmanın kaba kuvvetle eş tutulduğu bizimki gibi toplumlarda kaçınılmaz olarak daha çok şiddet görüntüleri ile karşılaşacağız. Geceleri televizyon karşısına geçip ailece bu görüntüleri izleyeceğiz. Üzerine buzlu cam efekti döşenmiş bu görüntüler bize kendi küçük emniyetli hayatlarımıza şükretme imkânı verecek. Yaşanan şiddet sıfırlanacak ve kendi hayatımızı idame ettirmenin yolları arasında kaybolmuşken, başka bir şeyi önemseyecek hailimiz kalmayacak. Ta ki ertesi gece başka birisinin başına gelen şiddeti izleyene dek önce gerilip sonra rahatlayacağız. Hayat bu kadar. Eh bu durumda şiddete uğrayanların ya da o şiddeti kuranların hikâyeleri de anlatılmalı diye düşünüyorum. Gelenekler adına şiddet gerçekleştiriliyorsa onun da hikâyesi kendince anlatılmalı. Töre cinayetlerine cezai indirim uygulandığında hep beraber utanç duymalıyız. Batman’da bir kız şu anda intihara karar veriyorsa, asıl derdini ailesine anlatamıyorsa, ideal Türk aile yapısı savunucuları bu durumları ört bas ederek aileyi koruduklarını sanıyorlarsa bu utançtan hepimiz sorumluyuz. Yazmaktan başka bir şey gelmez elimden. Onlar için onlar adına yazıyorum. Bu durum edebiyatla nasıl anlatılır, edebiyat bir işe yarayabilir mi hayat içinde diye düşünüyorum. O zaman o insanların hikâyeleri önem kazanıyor. Karanlık tarafın kıyısında o insanlar duruyor. Tutup onları loşluğa çıkarmaya çalışıyorum ki bir sonraki adımda aydınlığa adım atabilsinler.

Çocuklar, kadınlar ve yaşlılar da kendilerince yakaracaklar Tanrı’ya elbette. Belki de onlar adına hep beraber yakarmak gerekiyor. Tacize uğramış çocukları, törelere kurban verilen kadınları nereye kadar görmezden gelerek yaşayabiliriz?

Buğuevi’nde bütün öyküler son öyküde birbirine bağlanıyor, böylece bir bütünlük çıkıyordu ortaya. Kitaptaki bütün hikâyelerin hastanede alelacele ameliyata alınan bir adamın sedyeyle geçerken duyduğu seslere uydurduğu anlatılar olduğunu anlıyorduk. Arızalı Kalpler’de her öykünün içine yerleştirdiğiniz ay-yıldız ve deprem, öyküleri birbirine bağlıyor, kitaba bütünlük kazandırıyordu. Tanrı Kimseyi Duymuyor’da kitabın adı başlı başına bir bağlaç oluşturuyor. Sır, ihanet gibi başka bağlaçlar da var. Dünyaya bakışınızın, biçeminizin ötesinde öykü kitabında fazladan bir bütünlük olsun istiyorsunuz sanırım.

Dünyaya bakış ve biçem çok geniş bir paranteze alıyor öyküleri. Genelde yapılan da bu. Daha geniş paranteze almak. Ama daha küçük parantezleri tercih ediyorum. Hayatta da, edebiyatta da. Bir hikâyecinin sadece dünya görüşünün, hayata bakışının, biçeminin bir bütünlük duygusu uyandırdığı kitaplar benim de hoşuma gidiyor. Ama tercihim diğerinden yana. Ayrıca bir bütünlük sağlanırsa daha iyi olurmuş gibi geliyor bana. Bu fazladan bir yapı mı ya da bir fazlalık mı bilmiyorum. Belki de böyle bir çabam zamanla kalmayacak ya da azalacak. Ama şimdilik bu durumdan hoşnudum. Bu yapıyla hayata dair fazladan bir şeyler anlatabilirmişim gibi geliyor. Ayrıca bir tamamlanmışlık duygusu da hoşuma gidiyor. Bir döngüselliğin gerçekleştirilmesi gibi bu. Döngü tamamlanınca insana bir doygunluk hissi verir. Sinemada da, tiyatroda da. Dolayısıyla edebiyatta da bu duygu sağlansa iyi olur gibi geliyor bana. Her zaman değil elbette, ama, bazen bu iyi bir seçim. Bir renk. Bazen insan, birbirinden bağımsız öykülerden oluşan kitaplar okumayı seviyor.

Söz biçeme gelmişken... Yalnız bu kitapta değil, öteki öykü kitaplarınızda, deneme ve anlatılarınızda da “Hayat zaten böyle bir şey değil mi?” gibi soru formundaki saptamalarla sıkça karşılaşılıyor. Sizin için neden bu kadar çekici soru formunda saptama yapmak?

Genelde net ve açık saptamalar yapıyorum. Fakat bazı saptamaların soru biçiminde yazılması insanı düşündürür diye daha elverişli geliyor bana. Beni düşündürüyor çünkü. Galiba benim de cevap vermekte zorlandığım, saptamadan ziyade birer soru onlar. Orada düz bir biçimde yaptığım bir saptamayı biri okuyup “Ne güzel bir şey söylemiş” deyip geçebilir. Ama soru biçiminde yapıldığı zaman bir durup o satırda düşünmesi mümkün gibi geliyor bana. O durumda o insandan da yardım istemiş oluyorum. Belki ben de o durumu tam çözememişim. “Böyle böyle bir durum değil mi şu bilmem ne dediğimiz şey?” formundaki bir saptama beni düşündürür açıkçası. Yani o saptama daha net biçimde kalır kafamda. Hayata dair biri böyle bir şey söylüyorsa, soruyorsa ben de o durumun öyle olup olmadığını bir düşünürüm. Belki o durum öyledir belki de hiç uymaz bana, bambaşka bir şeydir. Ama teknik olarak durup düşündüren bir tarafı var beni. Belki de başka bir insan önemsemez doğrudan okuyup geçer. Ama bana güzel geliyor soru biçiminde saptamalar. Belki de kişisel bir takıntımdır, bilemeyeceğim.

Değişik, size özgü diyebileceğim, ama aynı zamanda gündelik dilden beslenen bir ironi var öykülerinizde. Sert bir eleştiri cümlesinin içine ya da bir diyaloğa, onların doğal akışında bulunmayacak, bir deyimden veya bir türküden, şarkıdan alınma bir-iki sözcük yerleştirerek okurun dilsel belleğini harekete geçiriyorsunuz. Çağrışımlardan, eksiltili söyleyişin olanaklarından da bu yönde yararlanmanız acı ve şiddetin yoğun olduğu öykülerde okura nefes payı bırakıyor. Bunu özellikle mi yapıyorsunuz?

Çok doğru ve güzel bir saptama yapmışsınız. Evet, özellikle yapıyorum. Bu bir tercih. Sürekli karanlık taraftan, dünya derdine, kederine dair bir şeyler anlatıyor gibi görünsem de bir yandan da dünyanın tuhaf, eğlenceli, saçmalığa yakın bir yer olduğunu göz ardı etmemeye gayret ediyorum. Gerçekten büyülü, tuhaf ve acayip bir dünyada yaşıyoruz. Bir yandan olanca şiddet, kötülük, melanet sürerken, öte taraftan matrak, yaşamaya değer, eğlenceli bir tarafı var bu dünyanın. Yaşarken de bunu yapmaya çalışıyorum. Yani sürekli derdi, kederi, insanlığa dair sıkıntıları düşünerek hiçbir insan yaşayamaz. Biraz da eğlenceye, çokça sevgiye, sıkıntısız, kahırsız aşklara ihtiyaç var buralarda. Dünyanın böyle bir yer olduğunu unutmamaya çalışıyorum. Bir gün acayip karamsar ve mutsuz olsam dahi dünyada bunun bir yarınının olduğunu kendime hatırlatıyorum sık sık. Dolayısıyla ne kadar karamsar bir şeyi anlatsam da bir yandan da dünyanın o eğlenceli halini hatırlamak ve hatırlatmak ilginç geliyor bana. Nefes aldırıyor. Okuyan kişiye değil hem. Bana da nefes aldırıyor böyle bir yapı. Yoksa bu dünyaya dayanmak mümkün değil. Deli saçması olur her şey. Bir noktada da burayı bırakıp gitmemeniz için hiçbir engel yok. İster ironi diyelim buna, ister yabancılaşma, bu, bana uzak açıyı sağlıyor buradaki sıkıntılar konusunda. Çocukların rahatça öldürüldüğü ve yalan yere suçlandığı bir yerde benim içim rahat olamaz. Ama sürekli bunu düşünerek, ne yapacağımı bilemeden yaşayamam. İçimi en azından biraz olsun rahat kılmak için uzak açıdan bakmalıyım. Dünyada bu sıkıntılara tanık tek insan olmadığımı, herkesin kendince bir derdinin olduğunu daha net idrak etmeliyim.

Ayrıca ironi kime iyi gelmemiş ki? Yeri geldiğinde Ahmet Hamdi Tanpınar’da, Oğuz Atay’da, hele Vüs’at O. Bener’de, sevdiğim yazarlarda hep ironi var. Uzak açı çoğu zaman iyi gelir insana. Bu söylediklerimi hikâyemde uyguluyorum sanırım. Doğru bir noktaya gidiyor ki siz de o net saptamayı yapıyorsunuz. Şarkı, türkü sözleri, farklı deyişler, yöresel ağız özelliklerinin deforme edilmesiyle oluşturulmuş birtakım konuşma biçimleri, aniden yarım kesilmiş, bilinçli olarak yanlış ve tuhaf eklemlenmiş kelimeler, başka dillerden ödünç alınmış ya da uzun zamandır Türkçede kullanılmayan, unutulmuş Arapça, Farsça kelimeler belli bir uzak açı ve yabancılaşma sağlıyor. Bu da oradaki karaduyguyu biraz kırıp başka bir yöne çeviriyor anlatılanın yönünü. Bana da iyi geliyor. Dediğiniz gibi “nefes payı”. Çok teknik yönden bakarsak da, ironi uzak bakış açısını, daha serinkanlı bir yaklaşımı getiriyor malzemeye karşı. Bu da hem yazarın hem okurun yararına çalışıyor galiba. Tabii eğer belli bir düzeyde yapılıyorsa ironi önemli. Aksi takdirde başka bir yapıya dönüştürebilir anlatılanı. Yazılanı ironik olmaktan çıkarıp giderek hicve, kaba güldürüye yönlendirebilir. Dikkatli kullanılması, içgüdüsel olarak tavsiye edilen dozun aşılmaması gerek!

Bir öykünüzde “Dilimi sakınmamayı anneannemden öğrendim”, diyorsunuz. Tavrınızın en belirgin yanı sayılabilir mi bu tutum?

Bir acıyı anlatmak istediğiniz zaman bunun bin türlü yolu var. Siz benden çok daha iyi bilirsiniz. Çok nezih, her türlü “içinden okuma”nın dışına çıkıp da anlatabilirsiniz. Bu da yöntemlerden biri. Buz gibi soğuk bir metin de yazabilirsiniz isterseniz. Ya da metal soğukluğunda. Daha az karar soğuk. Ama bu dünyaya dair rahatsızlığınızı anlatıyorsanız o soğukluk tarzı hoşuma gitmesine rağmen tercihim o yönde olmaz. Söylenmesi gereken söylenmelidir. Evet galiba bunu anneannemden öğrendim. Gaziantep’te yaşıyorduk. O da Cumhuriyet’in ilk kadın öğretmenlerinden biriydi. Okula daha önce gitmiş. İstanbul’da Şeyhülislam’ın konağına gönderilmiş. Onun kızlarıyla arkadaş. Okumayı orada öğretmişler. Ders almış. Osmanlıca, Fransızca bilirdi. Sağlam kadındı anlayacağınız. Eh, sözünü sakınmazdı elbet. Bunun çok sıkıntısını da çekmiştir eminim. Ama erdemli bir duruşu vardı hayata karşı. Benim için ilginç bir örnekti o, çocuk gözlemlerimle. Ama gerçek anlamda dilimi sakınmamayı bu dünyada farklı yerlerinde farklı insanlarla yaşadıkça öğrendim. Nezaketin, sessizliğin kişinin aleyhine kullanılabilen bir silah olabileceğini öğrendim. Dilinizi sakınıp kendinizi korudukça hiçbir değerin ortalarda dolaşamayacağını, karanlığın, kötülüğün egemenliğini daha kolay kuracağını öğrendim. Bu yüzdendir dilimi sakınmamam. Evet bir tavır bu. 1980 yılında ergenlik dönemindeydim bu ülkede. Bir ergen için özellikle berbat yıllardı onlar. Şimdi kırk-kırk beş yaş arası insanlara bakın bu ülkede, ne demek istediğimi anlarsınız. Çok zor oldu hepimiz için. Yapılanları gördük. Bizimkiler de bütün Türkiye’deki aileler gibi susmaları gerektiğini biliyorlardı. Yoksa susturulurlardı. İşkence ve eziyet vardı. Bir burs kazanıp Amerika’ya gittim 1982’de. Oradaki yapıyı gördüm. İnsanların ne kadar bihaber yaşadıklarını ve bununla ne kadar kaygısız, mutlu, pervasız olabildiklerini gördüm.

Sonra sözümü nasıl sakınabilirdim ki? Hayatta da sözümü sakınmayı sevmem. Evet nezaket gösteririm; patavatsızlık etmemeye uğraşırım. Açık sözlü insanları severim. Ama patavatsızlıkları, şuursuzlukları, haddini bilmezlikleri, eziyetleri, inceden inceye zekâ gösterileriyle karşısındakine laf sokmaya çalışanları sineye çekemem. Yetiştirildiğim birtakım değerler var. Yıllar içinde başka değerler de gelip yerleşiyor insana. İşte o doğrultuda, hayatta değer verilen, üzerine gidilen şey edebiyatsa, o utanarak, sıkılarak yapıyormuş gibi sahte alçakgönüllülükle yapılamaz diye düşünüyorum. Elbette dil özellikleri, dili kullanmak, plastik, biçim önemli ama özde anlatılan durumda dili sakınmak olmaz. Bir yandan da ister istemez bu ülkenin ve dünyanın tarihine kayıt düşüyorsunuz. Bir çöküşten bahsediyorsanız bunun üstünü bin söz hüneriyle kapatıp anlatmak bana göre değil. Eli vicdana koymak gerek. Bu dünyada her şeyde, her durumda olduğu gibi ölçü kavramı çok önemli. Açık konuşmak dili sakınmamak patavatsızlığa, haddini bilmezliğe dönüşmemeli. Özellikle dikkat etmeye çalışırım buna. Daha önce de demiştim ya, susmak bazen erdemdir. Bazen de ahlaksızlık. Seçimi iyi yapmak gerek.

Kitabın ilk öyküsü yazıcılık, yazarlık, çıraklık, ustalık üzerineydi. Son öyküsü “Porselen Demlikte Çay”da ise Sevim Burak, Bilge Karasu, Vüs’at O. Bener, Gülten Akın gibi değerli şair ve yazarları anıyorsunuz. Ustalara saygı, teşekkür olarak değerlendirebilir miyiz bu finali?

Elbette. Daha birçok ustam var. Türkçeye ait birçok biçimsel ve üsluba dayalı durumları onlardan öğrendim. Çok şey borçluyum onlara. Ama isimlerini saydığım bu ustalar, bu hikâye kitabının bütününde eserlerine birtakım göndermeler yaptığım kişiler. Sevim Burak haricinde diğer üç ustayı tanımak şansına da eriştim. Hayattaki duruşlarından da çok şey öğrendim onların. Özellikle “Porselen Demlikte Çay”da edebiyata yönelik düşüncelerini anlatan bir yazar var. Bu düşüncelerinde söz ettiği birtakım kavramları kendince en iyi kullanan yazarları sayıyor. Dolayısıyla o isimler özel olarak yazıldı. Dediğiniz gibi teşekkür için. Onlar benim hayata bakışıma iyi geldiler.

1993’te çıkan Öbür Dünya Bilgisi’nden bu yana edebiyatın çeşitli türlerinde ürünler verdiniz, ama en çok oyun yazarı olarak tanınıyorsunuz. Oyunlarınız yurt içinde önemli ödüller kazandı, yurt dışında da çeşitli başarılara imza attı, yabancı dillere çevrildi, çevrilmekte. Nasıl değerlendiriyorsunuz bu durumu? Tiyatronun önü şiire, öyküye, romana göre daha mı açık?

Oyun yazarlığı alanında uluslararası birtakım başarılar gelince daha çok ismimden bahsedildi. Şimdi de son oyunum Aşk Evlerden Uzak, Lehçeye çevrildi; Polonya’nın en önemli tiyatro dergisi olan Dialog’da basılacak. Ankara Üniversitesi Leh Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde bir inceleme yazılıyor genel olarak tiyatro ve edebiyat anlayışımla ilgili. Bunun dışında, tez ya da ödev konusu olarak tiyatro anlayışıma ilişkin çalışmalar yapılıyor Türkiye’deki çeşitli üniversitelerde. Halbuki benim ilk göz ağrım edebiyattır. Oyunlarda yazarla okur kavramı en aza indirgeniyor. Seyirci ile yazar kavramı ortaya çıkıyor. Bu ikisi arasında da hayli geniş bir alan olan yerde yönetmen, oyuncular teknik kadro duruyor. Dolayısıyla hayli geniş bir yapı ve edebiyat dışı bir durum söz konusu. Orası yıldızlı, yaldızlı bir yer. Alkışı var, cafcaflı, afra tafrası bol. Oranın kuralları, işleyişi farklı. Edebiyat ise çok özel bir alan.

Yalnızlık, yalınlık gerektirir. Gerçek edebiyat için söylüyorum bunu. Çoksatanlar kolu için değil. Hikâyem de çevrildi, Kanada’da Descant dergisinde, Türkiyeli başka yazarların ürünleri ile beraber yayımlandı. Yeni çevrilen hikâyem de var. Ama yurt dışında oyunlarımı sahiplendiler. Onlarla ilgilenen aracı kesim yani ajanslar, yönetmenler daha etkinler sanırım. Bir de asıl, hikâyeye kıyasla diğer yazın türlerinin önü daha açık galiba. Başta roman olmak üzere. Sonra belki tiyatro, şiir. Roman satma ihtimali fazla olan bir ürün dünya pazarında. Hele de kalın, dil, üslup oyunlarına girişmeyen, kolayca çevrilen, yalınkat romanlar. İnsanlar onları daha kolay okuyor galiba. Bir de bir ülkeyi romanıyla tanımayı daha çok tercih ediyorlar. Oyuna gelince burada sınırlı bir tercih söz konusu romana kıyasla. Galiba şiirde de sınırlı da olsa bir dolaşım imkânı var. Hikâye ise çok özel bir durum. Asıl dikkat etmeye çalıştığım ise edebiyatçı duruşumu korumak. Diğer durumlar tiyatro gereği.

Okur olarak değil de yazar olarak edebî türler arasında bir seçim ya da sıralama yapmak zorunda kalsanız önceliği hangisine verirsiniz? Ya da hangisi kendiliğinden öne geçer sizde? Aralarında bir etkileşim olmuyor mu yazma sürecinde?

Sanırım önceliği hikâyeye veririm. Oyun da, roman da yazsanız sonuçta bir hikâyeden yola çıkmak zorundasınız. Hem de ne türde yazarsanız yazın. İster absürd olsun ister deneysel. Gene de bir hikâye gerek. İster kelimelerle oynanarak yapılmış, bozulmuş, kırılmış olsun, hikâye şart. Dolayısıyla hikâye öncelik kazanır. Ama yazma sürecinde birtakım hikâyelerin oyun ya da roman olarak yazılması daha doğru geliyor. Bu tamamen içsel bir seçim. Bakıyorsunuz ki hikâye sizi o noktaya çekiyor. Bunun birtakım kişilerle kanlı-canlı sahnede anlatılması gerek deyip ona göre biçimini belirliyorsunuz. Ya da bu daha uzun olacak bir hikâyenin parçası, o zaman neden roman olmasın deyip ona dönüştürüyorsunuz. Zaman içinde hikâyeyi kafada olgunlaştırırken yaşanıyor bu durum. Sonra da hangi tarzı seçtiyseniz onun kuralları içinde ama kuralları ve sınırları genişletecek ya da yenileştirecek biçimde bir şeyler yapmaya çaba gösteriyorsunuz. Başarılı oluyor, olmuyor o başka, ama, en azından denemiş oluyorsunuz. Önemli olan da hayat adlı kısacık zaman diliminde mümkün olduğunca farklı şeyler denemek, yapmak, yaşamak.

Şu sıralar yönettiğiniz bir oyunun provalarıyla meşgul olduğunuzu biliyorum. Ne zaman seyredeceğiz?

Evet. Bir yandan yazıyla uğraşırken bir yandan da bugünlerde edebiyat dışı alanda, meslekî alanımda bir şeyler yapıyorum. Ekim ortası ya da sonu gibi prömiyer yapmayı düşünüyoruz. Ama prömiyer daha ileri bir tarihe alınabilir. Önemli olan oyunun içimize sinmesi. Akatlar’daki Kültür Merkezi’ne “Melih Cevdet Anday Sahnesi” adı verilecek. O sahnenin açılışı için oyun yapmamı teklif ettiler. Zeliha Berksoy’un öncülüğünde gerçekleştirilen bir proje bu. Ben de, Melih Cevdet Anday’ın Mikadonun Çöpleri adlı oyununu tercih ettim. Kış gecesi tesadüfen bir araya gelen bir adam ile kadının hikâyesi. Çok insanî ve 60’lı yıllardaki birtakım değerleri, toplumun o zamanki iç dinamizmini anlatan bir oyun. Devin Özgür Çınar ile Timuçin Esen oynuyorlar. Gayet yetenekli ve başarılı oyuncular. Sıkı bir süreçten geçiyoruz şimdi. Hem oyuncularla birbirimizi tanıyoruz, hem tekste hâkim olmaya çalışıyoruz. Kısa sürede çözümlenecek ve açılacak. Oyunculuk ağırlıklı bir yorum olacak. Çok saygı duyduğum bir yazarın kurduğu dünyayı, ona ihanet ve haksızlık etmeden sahne üzerine getirmeye çalışıyorum. Umarım seyirci de beğenir. Bu arada asıl ben, sizin yeni öykülerinizi merakla ve iştahla bekliyorum.
 


Röportajı gerçekleştiren: Nursel Duruel

kitap-lık
Sayı: 87 Ekim 2005


 
İlgili Bağlantılar
· Daha fazla Röportaj
· Haber gönderen karakutu


En çok okunan haber: Röportaj:
Nobel Edebiyat Ödülü Nasıl Alınır ? Kriterleri Nelerdir ?


Haber Puanlama
Ortalama Puan: 3
Toplam Oy: 7


Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:

Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü


Seçenekler

blink it

tag on del.icio.us

digg this

Wi Live

furl it

reddit this

search technorati

Save to YahooMyWeb 
Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa

 
Bu Haberi Arkadaşına Gönder Bu Haberi Arkadaşına Gönder




 ADnet Reklamları

Siz de reklam verin »


İlgili Haberler

2008 Anti Nobel ödülleri dağıtıldı
Nobel ödüllü Rus yazar öldü
Doris Lessing, Nobeli almaya gidemiyor
Türk edebiyatı kabuğunu çatlattı
Ölüm anksiyetesi ve edebiyat
Selim İleri: Edebiyat eserinde 'Gerçek' kişiler
En İyi Yönetmen ödülü Ceylan’ın
Seven Bilge Ceylan’ın en iyi ödülü
En İyi Türk Belgeseli Ödülü "Beyrut'a Gittiğimi Anneme Söylemeyin"
Dünya Klasikleri ile aranız nasıl?
Nasıl bir sosyalistsiniz?
Fazıl nasıl kurtulur?
Hak verilmez alınır
Nasıl Nobel alınır?
Nobel Edebiyat Ödülü Nasıl Alınır ? Kriterleri Nelerdir ?
1937-1938’de Dersim’de neler oldu?
Severim sevmem, terk ederim etmem, sana ne?
Masonluğun sırları nelerdir?

"Özen Yula: “Gerçekten büyülü, tuhaf ve acayip bir dünyada yaşıyoruz”" | Hesap Aç/Yarat | 0 yorum
Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden karakutu.com sorumlu tutulamaz.

Anonim kullanıcı yorum yazamaz, lütfen kayıt olun
 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke