Öykü, anlatı, roman ve özellikle birbiri üstüne yazdığı oyunlarla son dönem Türk
tiyatrosunun öne çıkan ismi Özen Yula, Öbür Dünya Bilgisi, Kayıpkent Üçlemesi,
Buğuevi ve Arızalı Kalpler’den sonra on dört öyküden oluşan son kitabı Tanrı
Kimseyi Duymuyor ile öyküyle arasındaki bağların ne kadar güçlü olduğunu
gösterdi.
Sesini bulmuş bir yazarın, sessizce akıp gittiği söylenen hayata tutarlı
dokunuşlarla nasıl müdahale ettiğine, araştırıcı, iğneleyici yaklaşımına tanık
oluyoruz, Tanrı Kimseyi Duymuyor’da.
“‘Kendini nasıl mutlu ve huzurlu hissediyorsan, öyle yaşa!’ diyen Annem ile
Babama”. Kitabınızı bu sözlerle adamışsınız. Peki, yazıyı temel uğraş edinmiş
biri olarak mutlu ve huzurlu musunuz?
Mutluluk ve huzurun ne olduğunu gerçekten bilmiyorum. Bazen yakalar gibi
oluyorum. Hem de çok yalın şeylerde. Deniz kıyısında otururken, demli çayın
kokusunu burnuma çektiğimde, birden mutluluğa benzer bir şeyler duyuyorum.
Küçücük bir şey. İşte o “an” önemli. Sonra hemen kayboluyor. Uzun sürmediği için
mutluluk önemli belki de. Huzura gelince bunca yılda zar zor birtakım dengeler
kurarak iç huzurumu sağlamaya çalıştım. Çılgın kalabalıktan uzak, sakin zaman
dilimlerinde iç huzurumu yakalıyorum. Ama o da uzun zaman sürdüğü takdirde
huzurun yerini tekdüzelik ve sıkıntı alıyor. İnsan hiç doymayan, yetinmeyen bir
varlık. Gene de mutluluğa benzer o zaman dilimleriyle huzura yakın sükûnetlerin
olduğu zamanları hangi yaşantı tarzında hissedersem onu yaşamaya kararlıyım.
Ancak beri yandan tuhaf bir ikilem de var.
Yazmak için huzurlu bir ortam
gerekiyor. Sakin, dingin, kendi içinde düzeni olan bir ortam. Ama yazmak huzurlu
bir insanın yapacağı bir şey değil. Bir insanın dünyaya dair sıkıntısı, derdi,
kederi var ki yazıyor. Ben mutluluktan yazan insan görmedim. Dolayısıyla yazmak
için huzursuzluk, rahatsızlık bir yaşam biçimine dönüşebiliyor. O takdirde de
huzurlu, mutlu olmak sadece bir temenni olarak kalıyor. Ama zaten annem ile
babam bunu bilen insanlar. Bu sözde benim için asıl önemli olan durum, annemin
bu sözü söylediğinde ağır bir kemoterapiden yeni kalkmış olmasıydı. Bir gün
İstanbul’da evden çıkmadan hemen önce Ankara’yı aradım. Telefon yanında durur
annemin. Açtı. Konuştuk biraz, halsizdi. Dışarıda bir yere yetişmem gerekiyordu.
Tam telefonu kaparken o cümleyi söyledi. O an için tuhaf geldi. Sonra hayatın
bütününe baktığımda çok büyük anlam kazandı benim için. Bir kıyıdan edilmiş,
hayata dair en hakiki sözlerden biriydi. Şimdi, öyle yaşamaya çalışıyorum. O
noktada hiç kimsenin, hiçbir denilenin önemi kalmıyor. Madem hayat bir kere, o
hayatı değdiği biçimde yaşamaya çalışacağım, o kadar!
Özel alana yönelikmiş yanılsamasını yaratabilecek ilk soruyu kitabınızdaki
öykülerle, özellikle ilk üç öyküyle ilintili olduğu için sordum: “Ah Yazı,”,
“Teklifsiz”, “Jelmaya” öykülerinde yazmak-anlatmak ana sorunsallardan biri
olarak ele alınıyor ve çepeçevre kuşatılarak değişik düzlemlerde sorgulanıyor.
Nedir sizin için yazı? İlk öyküdeki gibi, “hayata ihanet” mi? Yoksa “kendi
başına ana” mı? “Dünya” mı? “Aşk” mı?
Aslında kısmen, hayata ihanet. Çünkü hayattan çalınan zamanlarda yazıyorsunuz.
Başkalarının yaşadığı, eğlendiği ya da uyuduğu zamanlarda, siz oturup bir şeyler
anlatıyorsunuz kâğıtlara. İşte bu haliyle yaşamaya karşı bir ihanettir yazmak.
Kapanmayı gerektirir. Ama beri yandan vefakârdır. Size sizi hatırlatır,
kendinizi tekrar gözden geçirmenizi sağlar. Yazdıklarınıza baktığınızda eski bir
‘kendi’nize ait bir yığın ipucu bulursunuz. Dolayısıyla vefakâr, cefakârdır. Bir
diğer özelliği ise dünyalar kurarsınız, olmaz, yıkıp yeniden yeniden olana dek
kurarsınız. O yazı kendi başına bir dünyaya dönüşür. Ya da günü gelir aşk olur
yazı. Aşk kadar önem kazanır, vazgeçilmez olur. Dolayısıyla yazı o hikâyede
söylediğim bütün anlamları içeriyor yeri geldiğinde. Kişinin hangi anlamı
seçeceği o zamanki hayat biçimine, birikimine kalmış bir şey. Belki de bambaşka
yeni anlamlar yükleyecektir yazıya.
Yazar olmayı, evreni kucaklamayı özleyen, bütün amacı bu olan tablet yazıcısı,
daha çocukken yazının büyüsüne nasıl kapıldığını anlatıyor. Siz ne zaman, nasıl
kapıldınız bu büyüye?
Önce okumayı öğrenirken kapıldım bu büyüye. Sonra, Jules Verne’den Agatha
Christie’ye sevdiğim yazarların kurdukları dünyaları okurken büyü iyiden iyiye
sardı beni. Evde genişçe bir kütüphane vardı o dönem için. Ailenin geneli
okuyordu. Dayım Yaşar Özen gazetecilik yapıyordu. Akbaba’da Yusuf Ziya Ortaç’ın
yanında, sonra Papağan’da çalışmıştı. Daha doğrusu Papağan dergisini çıkarmaya
başlamıştı Cağaloğlu’nda. Sonra da Çaylak ve Sır adlı dergileri çıkardı. Ülkü
Tamer’in bazı yazılarında da vardır o zamanki halleri dayımın. Altı ya da yedi
kitabı var siyaset ve Gaziantep üzerine. Babam Yaşar Yula da daha önce bir dergi
çıkarmış. Bir de romanı vardı. Yıllar sonra Millî Kütüphane’de buldurup okudum.
Evde yoktu. Suların Arzusu Var adlı bir roman. Dergiyi henüz bulduramadım. Babam
sivil hayata geçtiğinde ise Gaziantep’te yerel Sabah gazetesinde yazmaya
başlamıştı. Annem Nedret Yula da genel olarak edebiyata çok düşkündür. Ama hayat
onu başka yollara itmişti. Dolayısıyla evde okuma ve yazma ritüelleri zaten
vardı. O zaman ilgilenmiyordum. Sadece onların çalışmalarına bakıp yazarken
nerelere gittiklerini merak ediyordum. Derken yazmayı denedim. Denerken başka
bir büyüsü vardı. Yazmayı başardığım zaman ise başka bir büyü içime yerleşti.
Bu, yazıya duyduğum sevgiydi. Çok üzdüğü de oldu, neşe verdiği de. Ama yazının
bir hayat olması çok daha sonra oldu benim için. Gerçek edebiyatçıları
tanıdıkça, yazının onların hayatındaki yerine tanık oldukça o konuda daha özenli
olmaya başladım. Yazıp attım, kaybettim, sonra bir gün artık ortaya çıkması
gerektiğine inandığımda ilk hikâye kitabımı yayıncıya gönderdim. Böylece, Öbür
Dünya Bilgisi yayımlandı.
Kitap boyunca sık sık karşımıza çıkan bir ikilem var: Hayatta kalmak için, zarar
görmemek, zarar vermemek için susmak ya da ne pahasına olursa olsun anlatmak,
yazmak... Yani, yaşanmakta olan zamana, döneme tanıklık. Sizce yazarın ilk
kaygısı mıdır tanıklık? Sizin öncelikli kaygılarınız neler?
Bazı zamanlar susmayı bilmek gerekir. Kimi zaman bir erdemdir susmak, kimi
zamansa ahlaksızlık. Seçimi iyi yapmak gerekir. Elbette her yazar yaşadığı çağa
tanıktır ve onu dile getirmek için yazar. Derdi olmayan adam niye yazsın? Evet
belki günümüzde olduğu gibi para kazanmak için de yazabilir. Ama edebiyat değil
o. Tanıklık önemli ama, benim ilk kaygım değil. Vakanüvislik ya da tarih
yazarlığı başka alanlar elbette. Kaygım daha çok edebî nitelik, anlatılan özü
destekleyen biçimi bulmak, dilin plastiği ile ilgili özellikler, yeni bir
biçimle, taze bir bakışla anlatabilmek. Kaygılarım bunlar. Ha bir de asıl zamana
dair bir kaygım var. Yani öz olarak zamanla çok ilgileniyorum ve farklı zaman
algıları kurmaya uğraşıyorum. Zamanı farklı yerlerinden büküp dönüştürmek, o
noktada yeni bir zaman türü ortaya çıkarmakla uğraşıyorum. Bazen döngüsel
oluyor. Bazen döngüsellik de kırılıp, “geçmiş” denen zaman dilimi “bugün” olarak
yaşanıyor. Büyük zaman atlamaları olabiliyor. Bu durumlar hoşuma gidiyor.
Kurgular farklılaşıyor. Bu bir oyun olmaktan ziyade bir hareket alanı gibi
geliyor bana. Bir yandan sakınmadan anlatırken bir yandan da olayın zenginliğini
sağlamak gibi. Bütün bu kaygılar kadar günümüzde edebiyatın işlevi de kafa
yorduğum konulardan biri. Günümüzde edebiyat ahkâm kesmenin çok ötesinde bir
yerde olmalı. Gerçekten, hayatta unutulmuş, göz ardı edilmişlere dair geniş bir
alanı olmalı ki birtakım sorunlar ortaya rahatça konulabilsin. Ezilmişlerin,
alttakilerin, kıyıdakilerin hayatı sakınmadan dile getirilmeli.
Öyküleriniz genellikle acının, zulmün, ihanetin, kötülüklerin, şiddetin
tanıklığını yapıyor. Dünyanın yalnız bugünkü halini değil, insanı da, insanlığın
tarihini de karanlık yüzünden okuyan, dile getiren, eleştiren hikâyeler
anlatmayı yeğliyorsunuz. Oyunlarınız dahil, yapıtlarınızın çoğu için
söylenebilir bu. Neden böyle bir seçim?
İnsanın karanlık yönü, ayın karanlık yüzü daha çok ilgimi çekiyor. Belki de o
aydınlık, gördüğümüz yüz, esasında bütün varlığını karanlık yüze, görünmeyene
borçlu. İyilik dediğimiz zaman, iyilikte hep bir sınır vardır. Halbuki kötülükte
hiçbir sınır yoktur. İnsanın başına her zaman bir öncekinden daha kötü bir şey
gelebilir. Dolayısıyla zengin bir kaynak o karanlık yüz. İlginç, anlatılması
gereken bir yer o karanlık. İçinde el yordamıyla yürünüyor, yeni bir şeyler
keşfediliyor. Doğanlar bunun içine doğuyorlar, yaşıyorlar ve şiddeti görerek,
uygulayarak yetişiyorlar. Onların elinden başka türlüsü gelmiyor. O karanlık
yeri anlattığım zaman, şiddetin kökeni, nedeni ile ilgili bambaşka şeyler de
çıkacaktır ortaya. Farklı yüzleri görünecektir. Tarihsel boyutta olsun,
antropolojik, sosyolojik, psikolojik olsun birçok malzeme barındırıyor bu alan.
Bunları anlatmayı başarabilirsem ne âlâ! Bir zehrin panzehiri yapılırken gene o
zehirden yararlanılır. Dolayısıyla o kaosu, karanlığı kullanarak belki de
kaosla, karanlıkla başa çıkılabilir. Bazı yerlerde aynı dili konuşmak gerekiyor
o dilde yaşayan insanlarla. O nedenle seçimim bu! Hem daha net anlatılabileceği,
hakikiliğin yakalanabileceği için de bu seçim önemli. İçeriden anlatmaya
çalışıyorum genellikle. Tanımaya, anlamaya ve anlatmaya çaba gösteriyorum.
Fazlası can yakar. Bu ölçü yeterli geliyor bana.
“Teklifsiz”, biçim ve anlatım özellikleri açısından bana ilginç gelen bir öykü.
Bu öyküde okurun karşısına Özen Yula olarak çıkıyor ve doğrudan sesleniyorsunuz
okura. İlginç olan şu: Masal bölümünde kullandığınız dilin, anlatımın
eleştirisini de kendiniz üstleniyorsunuz. Ancak, dile ilişkin eleştiri ve
saptamalarınız bu öyküye yönelikmiş gibi gözükse de, öyküyü aşıyor, hepimizi,
herkesi kapsıyor ve dikkatimizi dilin bizden bağımsız olmayan serüvenine
çekiyor. Ne söylemek istersiniz bu konuda?
Orada, günümüz dünyasına ilişkin yoğun bir eleştiri söz konusu. O hikâyede,
sonradan yazar olan bir çocuk, anneannesinin dilini kullandığını, o dilden yola
çıkıp yeni bir dil kurduğunu söylüyor. Masal dilini nasıl kaybettiğimiz üzerine
bir şeyler hatırlatıyor. Sözlü gelenekten artık bize nerdeyse hiçbir şey
kalmadığını söylüyor. Aslında masumiyetin yitirilmesi üzerine bir hikâye o. Hem
dünyada, hem o şehirde, hem dilde. Anlam kaydırmalarıyla yüklü olmayan, her
kelimenin kastettiği anlama geldiği bir dünyadan, anlam kaymalarıyla yüklü, bir
kelimenin artık kendi öz anlamı dışında da birçok anlama geldiği bir düzene
girmenin hikâyesidir o. Dolayısıyla ara kesitlerde sınanan bir evvel zaman
masalıdır. Melez bir dil kurmaya çalıştım “Teklifsiz”de. Her şey o melez dille
anlatılıyor. Eski saf, huzurlu dönemlerden şiddet yüklü dönemlere geçişi haber
veriyor dildeki özellikler. Gaziantep’te, eski bir evde, yaşlı bir kadın,
torununa bir efsaneyi masal niyetine anlatır. Ama aslında anlattığı bütün güveni
kötüye kullanılmış bir tanrıçanın hikâyesidir. Bunu anlatırken aynı zamanda
kadınların tarihine, onun ötesinde de insanlık tarihine göndermeler yapan bir
dil kullanır. Hikâyeyi anlatan anneannenin zamanında olmayan birtakım nesneler,
kavramlar, meslekler yerleştirilir anlatının içine. Böylelikle bir yabancılaşma
ve uzak açı belki de sağlanmıştır, bilemem. Dil, insanla ve zamanla devinen,
yaşamsal olan bir bütüne dönüşüyor. Canlı bir organizma. Unutulanları da
eklemleyerek kullanılınca yeni olanaklar yaratabiliyor. Üslup da, söylem de
bazen bu unutulanlara dahil.
“Jelmaya”da öykünün kahramanı, aynı zamanda anlatıcısı Dede Korkut. Kendi
döneminin diliyle konuşturuyorsunuz onu. İnanç sisteminin değişime uğradığı,
sözlü anlatım geleneğinin yerini yazıya bırakmaya başladığı bir dönemeçte dile
getiriyor kendi hikâyesini. Devrinin hikâye dinleyicileri için çeşitli
düşünceleri var Dede Korkut’un. Peki siz ne düşünüyorsunuz bugünün okuru için?
Kendi okurlarınızla, oyunlarınızın seyircileriyle aranız nasıl?
Evet kendi döneminin dili, ama, farklı dönemlerin dil özellikleri de var o
hikâyede. Jelmaya, Dede Korkut’un devesinin adı. Elinde büyüyen bu deveye
atlayıp Sirderya kıyılarında gezerken kendisine dinleyiciler buluyor ve onlara
devre dair masallar anlatıyor. Bu arada hikâyesini dinleyen insanların kendisini
anlamadıklarını, sırf eğlenmek için dinlediklerini düşünüyor bazen. Asıl demek
istediği şeyler, devrindeki zulme karşı duyduğu kızgınlık, susması gerektiği
için duyduğu vicdan azabı Dede Korkut’u sürekli rahatsız ediyor. Ama belki,
günün birinde tek kişi olsa dahi, birisinin, onun dediklerini anlayacağını ümit
ediyor. Böylelikle birçok şeye yarayacaktır hayatı. Kendi okurlarım için ise
şunu düşünüyorum gerçekte. İdeal okur var mıdır acaba? Nasıl yazarını arayan
okur varsa, okurunu arayan yazar da olacaktır kuşkusuz. Acaba demek
istediklerimi satır aralarını okuyarak anlayan bir okur var mı? Bunu gerçekten
merak ederim. Seyirciler için ise durum farklı. Onlar sahne üzerinde
gördüklerine bakıyorlar. Orada başka göstergeler giriyor araya. Ama dilin
lezzetini alıyorlarsa onu söylüyorlar. Kurgunun niteliğinden haz alıyor bazısı
da. Güzel şeyler söylüyorlar genelde. Halbuki, aslında sahnede olandan tat
alıyor onlar. Yani oyunculuklardan, reji, ışık hünerlerinden, teknik
etmenlerden. Edebiyatta ise, yazdıklarınızı anlayacak birileri varsa önemli olan
odur. Keşke o kişiyi ya da kişileri tanısam. Belki bütün yazarlar da böyle
düşünüyordur bilemem. Belki de benimki doğru olmayan bir düşünce. Başkaları
haklıdır. Hatta dünya öyle bir yer ki, belki bu gezegenin geleceği olmaz. Her
şey bir anda sona erebilir. Edebiyat ise gerçekten hikâye olur o zaman.
Bir tutku ve ihanet öyküsü diye nitelendirilebilecek “Bu Dem”de öykünün
anlatıcısı, Mevlânâ’nın oğlu Alaeddin kendi döneminin söyleyiş özelliklerini
duyuracak biçimde konuşuyor. Neden? Yazar olarak dili boydan boya katetme arzusu
taşıdığınız için mi, yoksa öykü kişisinin kendi gerçekliğini pekiştirmek için
mi? Gerek bu kitaptaki öykülerde, gerek oyunlarınızın bazısında efsane
kahramanlarına, tarihi kişiliklere sıkça yöneldiğiniz görülüyor. Hangi
nedenlerden kaynaklanıyor bu yöneliş?
Dil kullanımının, dildeki farklı arayışların gerçekleştirilmesinin önemli
olduğunu düşünüyorum. Öncelikle yeni bir şeyleri, yeni bir tarzda anlatmanın
edebiyat açısından değerli olduğunu düşünüyorum. Durum böyle olunca da dille
ilgili birtakım denemeler yapmak, dilin plastiğiyle oynayarak hareketli, dinamik
bir yapı kurmak ilginç geliyor. “Bu Dem”de Alaeddin’i tasavvufî yönü ağır
basacak bir dille konuşturdum. Ama araya divan şiirinin özelliklerinden kattım.
Melez bir dil olmasına rağmen, bu sayede hem kahraman inandırıcılık kazandı, hem
de duyguları, aşkı, tutkusu. Dilin zenginliğini göstermek açısından da ilginç
bir deneme oldu benim için. Birtakım dil özelliklerinin o hikâyeye yakışıp
yakışmadığını ancak yazdıkça, bozdukça, yeniden denedikçe daha net görüyorum. Bu
sayede de ya çıkarıp atıyorum ya da yoluma o özellikleri genişleterek devam
ediyorum. Bu çalışma yöntemi iyi geliyor bana. Dil hakkında daha çok şey
öğrenmemi ya da bilgilerimi tazelememi, sınamamı sağlıyor.
Diğer soruya gelince evet tarihî kahramanlar ya da efsanevî kişilikler genelde
hoşuma gidiyor. İster Hurrem Sultan olsun, ister Dede Korkut, isterse Gılgameş
bu kişiliklerin anlatıldıklarından daha farklı olabileceklerini göstermek hoşuma
gidiyor. Tarih yanılabilir, efsanenin bir kısmı sadece safsata olabilir; ama o
kahramanı seçip de ona yeni bir tarih, onun hikâyesine de yeni bir anlam
bütünlüğü verdiğiniz zaman siz de başka bir açıdan yeni bir tarih ya da efsane
yazmış oluyorsunuz. Bu da hoş bir şey. Sizden yüzlerce, binlerce yıl önce
yazılmış göreceli, taraflı ya da yalancı anlatılara, daha farklı anlatılar
eklemiş oluyorsunuz onca zaman sonra. Hatta tarihsel anlatılara eklemlenecek
yeni bir yapı kurmuş oluyorsunuz. Bunca zamanın yalancılığına, inkârcılığına
yeni anlamlar üreterek karşı da çıkmış olabiliyorsunuz bir yandan. Kaleminizin
bir işe yaradığının farkına varabiliyorsunuz. Belki de tarihin yanlış yere
suçlandırdığını düşündüğünüz kişileri toplumsal yapıyı yargılayarak ya da
göstererek temize çıkarmış olabiliyorsunuz. Bu tavır da bana biraz daha iyi
geliyor bazen.
Ama yazdıklarımın genelini düşünürsem gene de tarihî ya da efsanevî kişilikler
genele oranla çok daha az sayıda. Belki de daha çok anlatmalıyım onları. ne de
olsa zengin bir malzeme sunuyorlar düş dünyası ve edebiyat açısından.
Öykü kişileriniz arasında kadınlar ve çocuklar ayrıcalıklı bir yer tutuyor.
Onlardan yana açıkça tavır olmaktan kaçınmıyorsunuz. “Asfalt Urba”daki, “Bir Güz
Sakin”deki kadınlar, “İpekböceği”ndeki küçük kız, “Masal Yok”taki oğlan çocuğu
ve diğerleri... Hepsi çaresiz, çoğu suskun, her biri kendince duyurmak istiyor
sesini Tanrı’ya.
Günümüzde de tarihte de sanırım şiddetten en çok etkilenenler kadınlar, çocuklar
ve yaşlılar. Erkek egemen toplumda, gücün önemsendiği, erkek olmanın kaba
kuvvetle eş tutulduğu bizimki gibi toplumlarda kaçınılmaz olarak daha çok şiddet
görüntüleri ile karşılaşacağız. Geceleri televizyon karşısına geçip ailece bu
görüntüleri izleyeceğiz. Üzerine buzlu cam efekti döşenmiş bu görüntüler bize
kendi küçük emniyetli hayatlarımıza şükretme imkânı verecek. Yaşanan şiddet
sıfırlanacak ve kendi hayatımızı idame ettirmenin yolları arasında kaybolmuşken,
başka bir şeyi önemseyecek hailimiz kalmayacak. Ta ki ertesi gece başka
birisinin başına gelen şiddeti izleyene dek önce gerilip sonra rahatlayacağız.
Hayat bu kadar. Eh bu durumda şiddete uğrayanların ya da o şiddeti kuranların
hikâyeleri de anlatılmalı diye düşünüyorum. Gelenekler adına şiddet
gerçekleştiriliyorsa onun da hikâyesi kendince anlatılmalı. Töre cinayetlerine
cezai indirim uygulandığında hep beraber utanç duymalıyız. Batman’da bir kız şu
anda intihara karar veriyorsa, asıl derdini ailesine anlatamıyorsa, ideal Türk
aile yapısı savunucuları bu durumları ört bas ederek aileyi koruduklarını
sanıyorlarsa bu utançtan hepimiz sorumluyuz. Yazmaktan başka bir şey gelmez
elimden. Onlar için onlar adına yazıyorum. Bu durum edebiyatla nasıl anlatılır,
edebiyat bir işe yarayabilir mi hayat içinde diye düşünüyorum. O zaman o
insanların hikâyeleri önem kazanıyor. Karanlık tarafın kıyısında o insanlar
duruyor. Tutup onları loşluğa çıkarmaya çalışıyorum ki bir sonraki adımda
aydınlığa adım atabilsinler.
Çocuklar, kadınlar ve yaşlılar da kendilerince
yakaracaklar Tanrı’ya elbette. Belki de onlar adına hep beraber yakarmak
gerekiyor. Tacize uğramış çocukları, törelere kurban verilen kadınları nereye
kadar görmezden gelerek yaşayabiliriz?
Buğuevi’nde bütün öyküler son öyküde birbirine bağlanıyor, böylece bir bütünlük
çıkıyordu ortaya. Kitaptaki bütün hikâyelerin hastanede alelacele ameliyata
alınan bir adamın sedyeyle geçerken duyduğu seslere uydurduğu anlatılar olduğunu
anlıyorduk. Arızalı Kalpler’de her öykünün içine yerleştirdiğiniz ay-yıldız ve
deprem, öyküleri birbirine bağlıyor, kitaba bütünlük kazandırıyordu. Tanrı
Kimseyi Duymuyor’da kitabın adı başlı başına bir bağlaç oluşturuyor. Sır, ihanet
gibi başka bağlaçlar da var. Dünyaya bakışınızın, biçeminizin ötesinde öykü
kitabında fazladan bir bütünlük olsun istiyorsunuz sanırım.
Dünyaya bakış ve biçem çok geniş bir paranteze alıyor öyküleri. Genelde yapılan
da bu. Daha geniş paranteze almak. Ama daha küçük parantezleri tercih ediyorum.
Hayatta da, edebiyatta da. Bir hikâyecinin sadece dünya görüşünün, hayata
bakışının, biçeminin bir bütünlük duygusu uyandırdığı kitaplar benim de hoşuma
gidiyor. Ama tercihim diğerinden yana. Ayrıca bir bütünlük sağlanırsa daha iyi
olurmuş gibi geliyor bana. Bu fazladan bir yapı mı ya da bir fazlalık mı
bilmiyorum. Belki de böyle bir çabam zamanla kalmayacak ya da azalacak. Ama
şimdilik bu durumdan hoşnudum. Bu yapıyla hayata dair fazladan bir şeyler
anlatabilirmişim gibi geliyor. Ayrıca bir tamamlanmışlık duygusu da hoşuma
gidiyor. Bir döngüselliğin gerçekleştirilmesi gibi bu. Döngü tamamlanınca insana
bir doygunluk hissi verir. Sinemada da, tiyatroda da. Dolayısıyla edebiyatta da
bu duygu sağlansa iyi olur gibi geliyor bana. Her zaman değil elbette, ama,
bazen bu iyi bir seçim. Bir renk. Bazen insan, birbirinden bağımsız öykülerden
oluşan kitaplar okumayı seviyor.
Söz biçeme gelmişken... Yalnız bu kitapta değil, öteki öykü kitaplarınızda,
deneme ve anlatılarınızda da “Hayat zaten böyle bir şey değil mi?” gibi soru
formundaki saptamalarla sıkça karşılaşılıyor. Sizin için neden bu kadar çekici
soru formunda saptama yapmak?
Genelde net ve açık saptamalar yapıyorum. Fakat bazı saptamaların soru biçiminde
yazılması insanı düşündürür diye daha elverişli geliyor bana. Beni düşündürüyor
çünkü. Galiba benim de cevap vermekte zorlandığım, saptamadan ziyade birer soru
onlar. Orada düz bir biçimde yaptığım bir saptamayı biri okuyup “Ne güzel bir
şey söylemiş” deyip geçebilir. Ama soru biçiminde yapıldığı zaman bir durup o
satırda düşünmesi mümkün gibi geliyor bana. O durumda o insandan da yardım
istemiş oluyorum. Belki ben de o durumu tam çözememişim. “Böyle böyle bir durum
değil mi şu bilmem ne dediğimiz şey?” formundaki bir saptama beni düşündürür
açıkçası. Yani o saptama daha net biçimde kalır kafamda. Hayata dair biri böyle
bir şey söylüyorsa, soruyorsa ben de o durumun öyle olup olmadığını bir
düşünürüm. Belki o durum öyledir belki de hiç uymaz bana, bambaşka bir şeydir.
Ama teknik olarak durup düşündüren bir tarafı var beni. Belki de başka bir insan
önemsemez doğrudan okuyup geçer. Ama bana güzel geliyor soru biçiminde
saptamalar. Belki de kişisel bir takıntımdır, bilemeyeceğim.
Değişik, size özgü diyebileceğim, ama aynı zamanda gündelik dilden beslenen bir
ironi var öykülerinizde. Sert bir eleştiri cümlesinin içine ya da bir diyaloğa,
onların doğal akışında bulunmayacak, bir deyimden veya bir türküden, şarkıdan
alınma bir-iki sözcük yerleştirerek okurun dilsel belleğini harekete
geçiriyorsunuz. Çağrışımlardan, eksiltili söyleyişin olanaklarından da bu yönde
yararlanmanız acı ve şiddetin yoğun olduğu öykülerde okura nefes payı bırakıyor.
Bunu özellikle mi yapıyorsunuz?
Çok doğru ve güzel bir saptama yapmışsınız. Evet, özellikle yapıyorum. Bu bir
tercih. Sürekli karanlık taraftan, dünya derdine, kederine dair bir şeyler
anlatıyor gibi görünsem de bir yandan da dünyanın tuhaf, eğlenceli, saçmalığa
yakın bir yer olduğunu göz ardı etmemeye gayret ediyorum. Gerçekten büyülü,
tuhaf ve acayip bir dünyada yaşıyoruz. Bir yandan olanca şiddet, kötülük,
melanet sürerken, öte taraftan matrak, yaşamaya değer, eğlenceli bir tarafı var
bu dünyanın. Yaşarken de bunu yapmaya çalışıyorum. Yani sürekli derdi, kederi,
insanlığa dair sıkıntıları düşünerek hiçbir insan yaşayamaz. Biraz da eğlenceye,
çokça sevgiye, sıkıntısız, kahırsız aşklara ihtiyaç var buralarda. Dünyanın
böyle bir yer olduğunu unutmamaya çalışıyorum. Bir gün acayip karamsar ve mutsuz
olsam dahi dünyada bunun bir yarınının olduğunu kendime hatırlatıyorum sık sık.
Dolayısıyla ne kadar karamsar bir şeyi anlatsam da bir yandan da dünyanın o
eğlenceli halini hatırlamak ve hatırlatmak ilginç geliyor bana. Nefes aldırıyor.
Okuyan kişiye değil hem. Bana da nefes aldırıyor böyle bir yapı. Yoksa bu
dünyaya dayanmak mümkün değil. Deli saçması olur her şey. Bir noktada da burayı
bırakıp gitmemeniz için hiçbir engel yok. İster ironi diyelim buna, ister
yabancılaşma, bu, bana uzak açıyı sağlıyor buradaki sıkıntılar konusunda.
Çocukların rahatça öldürüldüğü ve yalan yere suçlandığı bir yerde benim içim
rahat olamaz. Ama sürekli bunu düşünerek, ne yapacağımı bilemeden yaşayamam.
İçimi en azından biraz olsun rahat kılmak için uzak açıdan bakmalıyım. Dünyada
bu sıkıntılara tanık tek insan olmadığımı, herkesin kendince bir derdinin
olduğunu daha net idrak etmeliyim.
Ayrıca ironi kime iyi gelmemiş ki? Yeri
geldiğinde Ahmet Hamdi Tanpınar’da, Oğuz Atay’da, hele Vüs’at O. Bener’de,
sevdiğim yazarlarda hep ironi var. Uzak açı çoğu zaman iyi gelir insana. Bu
söylediklerimi hikâyemde uyguluyorum sanırım. Doğru bir noktaya gidiyor ki siz
de o net saptamayı yapıyorsunuz. Şarkı, türkü sözleri, farklı deyişler, yöresel
ağız özelliklerinin deforme edilmesiyle oluşturulmuş birtakım konuşma biçimleri,
aniden yarım kesilmiş, bilinçli olarak yanlış ve tuhaf eklemlenmiş kelimeler,
başka dillerden ödünç alınmış ya da uzun zamandır Türkçede kullanılmayan,
unutulmuş Arapça, Farsça kelimeler belli bir uzak açı ve yabancılaşma sağlıyor.
Bu da oradaki karaduyguyu biraz kırıp başka bir yöne çeviriyor anlatılanın
yönünü. Bana da iyi geliyor. Dediğiniz gibi “nefes payı”. Çok teknik yönden
bakarsak da, ironi uzak bakış açısını, daha serinkanlı bir yaklaşımı getiriyor
malzemeye karşı. Bu da hem yazarın hem okurun yararına çalışıyor galiba. Tabii
eğer belli bir düzeyde yapılıyorsa ironi önemli. Aksi takdirde başka bir yapıya
dönüştürebilir anlatılanı. Yazılanı ironik olmaktan çıkarıp giderek hicve, kaba
güldürüye yönlendirebilir. Dikkatli kullanılması, içgüdüsel olarak tavsiye
edilen dozun aşılmaması gerek!
Bir öykünüzde “Dilimi sakınmamayı anneannemden öğrendim”, diyorsunuz. Tavrınızın
en belirgin yanı sayılabilir mi bu tutum?
Bir acıyı anlatmak istediğiniz zaman bunun bin türlü yolu var. Siz benden çok
daha iyi bilirsiniz. Çok nezih, her türlü “içinden okuma”nın dışına çıkıp da
anlatabilirsiniz. Bu da yöntemlerden biri. Buz gibi soğuk bir metin de
yazabilirsiniz isterseniz. Ya da metal soğukluğunda. Daha az karar soğuk. Ama bu
dünyaya dair rahatsızlığınızı anlatıyorsanız o soğukluk tarzı hoşuma gitmesine
rağmen tercihim o yönde olmaz. Söylenmesi gereken söylenmelidir. Evet galiba
bunu anneannemden öğrendim. Gaziantep’te yaşıyorduk. O da Cumhuriyet’in ilk
kadın öğretmenlerinden biriydi. Okula daha önce gitmiş. İstanbul’da
Şeyhülislam’ın konağına gönderilmiş. Onun kızlarıyla arkadaş. Okumayı orada
öğretmişler. Ders almış. Osmanlıca, Fransızca bilirdi. Sağlam kadındı
anlayacağınız. Eh, sözünü sakınmazdı elbet. Bunun çok sıkıntısını da çekmiştir
eminim. Ama erdemli bir duruşu vardı hayata karşı. Benim için ilginç bir örnekti
o, çocuk gözlemlerimle. Ama gerçek anlamda dilimi sakınmamayı bu dünyada farklı
yerlerinde farklı insanlarla yaşadıkça öğrendim. Nezaketin, sessizliğin kişinin
aleyhine kullanılabilen bir silah olabileceğini öğrendim. Dilinizi sakınıp
kendinizi korudukça hiçbir değerin ortalarda dolaşamayacağını, karanlığın,
kötülüğün egemenliğini daha kolay kuracağını öğrendim. Bu yüzdendir dilimi
sakınmamam. Evet bir tavır bu. 1980 yılında ergenlik dönemindeydim bu ülkede.
Bir ergen için özellikle berbat yıllardı onlar. Şimdi kırk-kırk beş yaş arası
insanlara bakın bu ülkede, ne demek istediğimi anlarsınız. Çok zor oldu hepimiz
için. Yapılanları gördük. Bizimkiler de bütün Türkiye’deki aileler gibi
susmaları gerektiğini biliyorlardı. Yoksa susturulurlardı. İşkence ve eziyet
vardı. Bir burs kazanıp Amerika’ya gittim 1982’de. Oradaki yapıyı gördüm.
İnsanların ne kadar bihaber yaşadıklarını ve bununla ne kadar kaygısız, mutlu,
pervasız olabildiklerini gördüm.
Sonra sözümü nasıl sakınabilirdim ki? Hayatta
da sözümü sakınmayı sevmem. Evet nezaket gösteririm; patavatsızlık etmemeye
uğraşırım. Açık sözlü insanları severim. Ama patavatsızlıkları, şuursuzlukları,
haddini bilmezlikleri, eziyetleri, inceden inceye zekâ gösterileriyle
karşısındakine laf sokmaya çalışanları sineye çekemem. Yetiştirildiğim birtakım
değerler var. Yıllar içinde başka değerler de gelip yerleşiyor insana. İşte o
doğrultuda, hayatta değer verilen, üzerine gidilen şey edebiyatsa, o utanarak,
sıkılarak yapıyormuş gibi sahte alçakgönüllülükle yapılamaz diye düşünüyorum.
Elbette dil özellikleri, dili kullanmak, plastik, biçim önemli ama özde
anlatılan durumda dili sakınmak olmaz. Bir yandan da ister istemez bu ülkenin ve
dünyanın tarihine kayıt düşüyorsunuz. Bir çöküşten bahsediyorsanız bunun üstünü
bin söz hüneriyle kapatıp anlatmak bana göre değil. Eli vicdana koymak gerek. Bu
dünyada her şeyde, her durumda olduğu gibi ölçü kavramı çok önemli. Açık
konuşmak dili sakınmamak patavatsızlığa, haddini bilmezliğe dönüşmemeli.
Özellikle dikkat etmeye çalışırım buna. Daha önce de demiştim ya, susmak bazen
erdemdir. Bazen de ahlaksızlık. Seçimi iyi yapmak gerek.
Kitabın ilk öyküsü yazıcılık, yazarlık, çıraklık, ustalık üzerineydi. Son öyküsü
“Porselen Demlikte Çay”da ise Sevim Burak, Bilge Karasu, Vüs’at O. Bener, Gülten
Akın gibi değerli şair ve yazarları anıyorsunuz. Ustalara saygı, teşekkür olarak
değerlendirebilir miyiz bu finali?
Elbette. Daha birçok ustam var. Türkçeye ait birçok biçimsel ve üsluba dayalı
durumları onlardan öğrendim. Çok şey borçluyum onlara. Ama isimlerini saydığım
bu ustalar, bu hikâye kitabının bütününde eserlerine birtakım göndermeler
yaptığım kişiler. Sevim Burak haricinde diğer üç ustayı tanımak şansına da
eriştim. Hayattaki duruşlarından da çok şey öğrendim onların. Özellikle
“Porselen Demlikte Çay”da edebiyata yönelik düşüncelerini anlatan bir yazar var.
Bu düşüncelerinde söz ettiği birtakım kavramları kendince en iyi kullanan
yazarları sayıyor. Dolayısıyla o isimler özel olarak yazıldı. Dediğiniz gibi
teşekkür için. Onlar benim hayata bakışıma iyi geldiler.
1993’te çıkan Öbür Dünya Bilgisi’nden bu yana edebiyatın çeşitli türlerinde
ürünler verdiniz, ama en çok oyun yazarı olarak tanınıyorsunuz. Oyunlarınız yurt
içinde önemli ödüller kazandı, yurt dışında da çeşitli başarılara imza attı,
yabancı dillere çevrildi, çevrilmekte. Nasıl değerlendiriyorsunuz bu durumu?
Tiyatronun önü şiire, öyküye, romana göre daha mı açık?
Oyun yazarlığı alanında uluslararası birtakım başarılar gelince daha çok
ismimden bahsedildi. Şimdi de son oyunum Aşk Evlerden Uzak, Lehçeye çevrildi;
Polonya’nın en önemli tiyatro dergisi olan Dialog’da basılacak. Ankara
Üniversitesi Leh Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde bir inceleme yazılıyor genel
olarak tiyatro ve edebiyat anlayışımla ilgili. Bunun dışında, tez ya da ödev
konusu olarak tiyatro anlayışıma ilişkin çalışmalar yapılıyor Türkiye’deki
çeşitli üniversitelerde. Halbuki benim ilk göz ağrım edebiyattır. Oyunlarda
yazarla okur kavramı en aza indirgeniyor. Seyirci ile yazar kavramı ortaya
çıkıyor. Bu ikisi arasında da hayli geniş bir alan olan yerde yönetmen,
oyuncular teknik kadro duruyor. Dolayısıyla hayli geniş bir yapı ve edebiyat
dışı bir durum söz konusu. Orası yıldızlı, yaldızlı bir yer. Alkışı var,
cafcaflı, afra tafrası bol. Oranın kuralları, işleyişi farklı. Edebiyat ise çok
özel bir alan.
Yalnızlık, yalınlık gerektirir. Gerçek edebiyat için söylüyorum
bunu. Çoksatanlar kolu için değil. Hikâyem de çevrildi, Kanada’da Descant
dergisinde, Türkiyeli başka yazarların ürünleri ile beraber yayımlandı. Yeni
çevrilen hikâyem de var. Ama yurt dışında oyunlarımı sahiplendiler. Onlarla
ilgilenen aracı kesim yani ajanslar, yönetmenler daha etkinler sanırım. Bir de
asıl, hikâyeye kıyasla diğer yazın türlerinin önü daha açık galiba. Başta roman
olmak üzere. Sonra belki tiyatro, şiir. Roman satma ihtimali fazla olan bir ürün
dünya pazarında. Hele de kalın, dil, üslup oyunlarına girişmeyen, kolayca
çevrilen, yalınkat romanlar. İnsanlar onları daha kolay okuyor galiba. Bir de
bir ülkeyi romanıyla tanımayı daha çok tercih ediyorlar. Oyuna gelince burada
sınırlı bir tercih söz konusu romana kıyasla. Galiba şiirde de sınırlı da olsa
bir dolaşım imkânı var. Hikâye ise çok özel bir durum. Asıl dikkat etmeye
çalıştığım ise edebiyatçı duruşumu korumak. Diğer durumlar tiyatro gereği.
Okur olarak değil de yazar olarak edebî türler arasında bir seçim ya da sıralama
yapmak zorunda kalsanız önceliği hangisine verirsiniz? Ya da hangisi
kendiliğinden öne geçer sizde? Aralarında bir etkileşim olmuyor mu yazma
sürecinde?
Sanırım önceliği hikâyeye veririm. Oyun da, roman da yazsanız sonuçta bir
hikâyeden yola çıkmak zorundasınız. Hem de ne türde yazarsanız yazın. İster
absürd olsun ister deneysel. Gene de bir hikâye gerek. İster kelimelerle
oynanarak yapılmış, bozulmuş, kırılmış olsun, hikâye şart. Dolayısıyla hikâye
öncelik kazanır. Ama yazma sürecinde birtakım hikâyelerin oyun ya da roman
olarak yazılması daha doğru geliyor. Bu tamamen içsel bir seçim. Bakıyorsunuz ki
hikâye sizi o noktaya çekiyor. Bunun birtakım kişilerle kanlı-canlı sahnede
anlatılması gerek deyip ona göre biçimini belirliyorsunuz. Ya da bu daha uzun
olacak bir hikâyenin parçası, o zaman neden roman olmasın deyip ona
dönüştürüyorsunuz. Zaman içinde hikâyeyi kafada olgunlaştırırken yaşanıyor bu
durum. Sonra da hangi tarzı seçtiyseniz onun kuralları içinde ama kuralları ve
sınırları genişletecek ya da yenileştirecek biçimde bir şeyler yapmaya çaba
gösteriyorsunuz. Başarılı oluyor, olmuyor o başka, ama, en azından denemiş
oluyorsunuz. Önemli olan da hayat adlı kısacık zaman diliminde mümkün olduğunca
farklı şeyler denemek, yapmak, yaşamak.
Şu sıralar yönettiğiniz bir oyunun provalarıyla meşgul olduğunuzu biliyorum. Ne
zaman seyredeceğiz?
Evet. Bir yandan yazıyla uğraşırken bir yandan da bugünlerde edebiyat dışı
alanda, meslekî alanımda bir şeyler yapıyorum. Ekim ortası ya da sonu gibi
prömiyer yapmayı düşünüyoruz. Ama prömiyer daha ileri bir tarihe alınabilir.
Önemli olan oyunun içimize sinmesi. Akatlar’daki Kültür Merkezi’ne “Melih Cevdet
Anday Sahnesi” adı verilecek. O sahnenin açılışı için oyun yapmamı teklif
ettiler. Zeliha Berksoy’un öncülüğünde gerçekleştirilen bir proje bu. Ben de,
Melih Cevdet Anday’ın Mikadonun Çöpleri adlı oyununu tercih ettim. Kış gecesi
tesadüfen bir araya gelen bir adam ile kadının hikâyesi. Çok insanî ve 60’lı
yıllardaki birtakım değerleri, toplumun o zamanki iç dinamizmini anlatan bir
oyun. Devin Özgür Çınar ile Timuçin Esen oynuyorlar. Gayet yetenekli ve başarılı
oyuncular. Sıkı bir süreçten geçiyoruz şimdi. Hem oyuncularla birbirimizi
tanıyoruz, hem tekste hâkim olmaya çalışıyoruz. Kısa sürede çözümlenecek ve
açılacak. Oyunculuk ağırlıklı bir yorum olacak. Çok saygı duyduğum bir yazarın
kurduğu dünyayı, ona ihanet ve haksızlık etmeden sahne üzerine getirmeye
çalışıyorum. Umarım seyirci de beğenir. Bu arada asıl ben, sizin yeni
öykülerinizi merakla ve iştahla bekliyorum.
Röportajı gerçekleştiren: Nursel Duruel
kitap-lık
Sayı: 87 Ekim 2005