Fahir Atakoğlu ile son 15 yılın tarihçesi
Belgesel müziklerine yolculuk
Fahir Atakoğlu ile 1990'dan beri nice belgeselde birlikte çalıştık... Geçenlerde
Antalya'da buluşup geride kalan 15 yılı piyano başında andık
Antalya'da kış güneşinin tatlı tatlı ısıttığı bir pazar günü Fahir Atakoğlu'yla
birlikte Akdeniz Üniversitesi öğrencileriyle buluştuk. Edebiyat Kulübü'nün
davetlisiydik.
Fahir bir konser verecekti, ben bir söyleşi yapacaktım.
Bu iki etkinliği birleştirdik.
Bir araya gelmişken, bir arada yaptığımız çalışmalardan konuşma, onlardan
örnekler sunma fikri ağır bastı; öyle yaptık.
İyi ki de yapmışız.
Sohbet sohbeti açtı; yeri geldikçe Fahir, birlikte imza attığımız belgesellerden
örnekler çaldı.
Konuştukça ne kadar uzun bir yol yürüdüğümüzü ve ne çok parçaya ilham
verdiğimizi fark ettik.
"Yeşil Ada"
Fahir'le tanışıklığımız "32. Gün"ün TRT günlerine uzanıyor.
Sanıyorum 1990 yılı olmalı...
Fahir o zamanlar reklam müzikleri yapıyordu.
Reklam sektöründe birlikte çalıştıkları Jay Rohrer, "32. Gün"ün görsel
yönetimini üstlenmiş ve Fahir'i Mehmet Ali Birand'la tanıştırmıştı.
İlk işi, Birand'ın o günlerde üzerinde çalıştığı "Kıbrıs" belgeselinin
müzikleriydi.
Kanunun buzukiyle raks ettiği "Yeşil Ada"yla çıkageldi.
Gerçekten çok güzel bir melodiydi ve ekrana yansıyan çatışmanın ardında nasıl
bir kültürel birliktelik olduğunun en güzel belgesiydi.
"Demirkırat" belgeseline girişirken yine Fahir'i istedik.
Ondan sonra da yıllar boyu hemen her belgeselimizin müziklerini üstlendi. Müziği
adeta o belgesellerle bütünleşti.
Nasıl çalışır?
Çalışma yöntemimize gelince: Biz yapacağımız belgeselin kaba bir özetini kaleme
alırız. Fahir önce bunu okur. Daha ilk toplantılardan aklında melodiyi
gezdirmeye başlar. Kafasında dolaşan notaları piyanoya döker. Bir ana tema yazıp
yollar.
Aslen Amerika'da yaşadığı için kayıt sırasında onu görmeyiz pek... Evinde yapar
bestelerini... Bitince telefonla arar. Büro telefonunu hoparlöre alır toplaşıp
heyecanla dinleriz. Kaydederiz. Sonra bir daha, bir daha dinler, kulağımızı
alıştırırız.
Bu, ana tema, bir ırmak gibi belgeseli seyirciye taşıyacaktır.
Ama bu ırmağın yan kollarına, yani ara temalara da ihtiyaç vardır. Fahir onlar
için belgeselin son halini bekler. Montaj biter, ham bant Fahir'in ellerine
teslim edilir. Fahir o görüntülerin üzerine bir elbise diker gibi notalardan bir
kostüm yaratıp görüntüleri giydirir.
Bu sayede askerler geçerken trampetleri, çocuklar eğlenirken zil seslerini
işitirsiniz.
Her nota yerli yerindedir.
Olur mu böyle?
Antalya sohbeti sırasında her belgeselden unutamadığımız müzik anıları
anımsattık birbirimize ve seyircilere...
Benim iyi hatırladığım bir sahne "Demirkırat"ın "555 K" sahnesiydi.
1960 baharında, 5'inci ayın 5'inde, saat 5'te Kızılay'da bir araya gelen
öğrencilerin dilinde "Olur mu böyle olur mu / kardeş kardeşi vurur mu?" diye
sözlerini değiştirdikleri Gazi Osman Paşa Marşı vardı. Belgeselde bir gençler
korosuna bu marşı seslendirtmeyi düşünüyorduk.
Bir gün stüdyoya girdim ki ne göreyim:
MFÖ'nün Fuat'ıyla Özkan'ı Fahir'le birlikte bir mikrofonun başına geçmiş bizim
marşı söylüyorlar.
"Fahir olur mu böyle, olur mu?" diye sorduğumuzu hatırlıyorum. Yüzlerce gencin
katıldığı bir miting üç kişilik bir koroyla yansıtılabilir miydi?
Olurmuş.
Oldu da nitekim... O zamanlar henüz çok aşina olmadığımız "ses çoğaltıcılar"
sayesinde bizim üçlü, Kızıl Ordu korosu gibi gürledi. Ve belgesele o haliyle ses
verdi.
"Dargın Değilim"
O belgeselin asıl ses getiren müziği ise Fahir'in Menderes'in idama gidiş
sahnesi için yazdığı melodi oldu.
O melodi, Sezen Aksu imzalı muhteşem sözlerle Sertab Erener'in "La'l" albümüne
şarkı oldu.
Şarkının adı, Menderes'in asılmadan önceki son sözleriydi:
"Dargın Değilim
Üzgünüm gidenler için / üzgünüm bitenler için /
Sadece çok üzgünüm / dargın değilim /
"Günahlar... günahlar... günahlar...
Gün gelir zaman bizi aklar /
yıkanır ihanetler, yıkanır ahlar..."
Tam da öyle oldu. Belgeselin hazırlandığı yıl Adnan Menderes'in naaşı devlet
töreniyle İmralı'dan alınıp anıt mezara nakledildi.
"Sarı Zeybek"
Sonra 1993'te "Sarı Zeybek" geldi.
Hiç unutmam, belgeselin metnini bir Amerika uçuşu öncesi Fahir'e vermiştim.
Uçaktan indiğinde o unutulmaz beste hazırdı.
Metinden öylesine etkilenmişti ki, notalar parmağından daha uçakta
dökülüvermişti.
O notaları bir telefonun ahizesinde dinledim ilk kez; çok etkilendim.
Sonraki yıllar boyunca bu müzik en az belgesel kadar tanındı, Atatürk'ün adının
geçtiği pek çok mekanda çalındı ve bence Ata için bestelenmiş en hüzünlü beste
olarak kulaklara kazındı.
O belgeselin temalarından biri de Sezen Aksu tarafından şarkılaştırıldı.
"La'l"
1994'te "12 Mart"ı hazırlarken yine Fahir'in kapısına dayandık.
Bu kez de 68 hareketi ve Deniz Gezmiş'li sahneler için yaptığı besteyle "12'den
vurdu".
Deniz Gezmiş kendi kuşağı için "Bizim çocuklar şöyle doyasıya aşık olup
Rodrigo'nun gitar konçertosunu bile dinleyemediler" demişti.
O yüzden tema, İspanyol gitarla çalındı.
O beste, belgeselden sonra yine Sezen Aksu'nun sözleri ve Sertab Erener'in
sesiyle "La'l" oldu:
"Bir bulut olsam / yüklenip yağsam /
dökülsem damla damla toprağıma /
bir deli nehir, bir asi rüzgar /
olup kavuşsam üzüm bağlarına
Bir turna olsam / yollara vursam /
uçabilsem kendi semalarıma /
Bir seher vakti sılaya varsam /
selam versem ah sıradağlarıma..."
Fikriye Aşkın
Aynı yıl "Gölgedekiler" serisini yaptık.
Orada da Fikriye'ye harika bir müzik besteledi Fahir...
Kemal Paşa cepheden döndüğünde Fikriye piyano başına geçer, ona çok sevdiği bir
gençlik türküsü olan "Manastır"ı çalarmış.
Belgeselde "Manastır"ı Aşkın Nur Yengi söyledi.
Sonra da kendisi "Kurtuluş" dizisinde Fikriye rolünde oynadı.
Daha sonra da pek çok belgeselde birlikte olduk Fahir'le...
"Aynalar"da unutulmaz bir Türkan Şoray bestesi vardır mesela... Zeki Müren için
bestelediği şarkıda klasik yeteneğini sergilemiştir.
Sonra "Yükselen Bir Deniz"de, "4. Nesil"de, "Bahçedeki Fener"de, "Yüzyılın
Aşkları"nda ve en son da "Mülkiye"de Fahir'in müziği belgesellerimize eşlik
etti.
Bir senfoni
Şimdi bir düşüm var: Dönüp bakıyorum da, 1920'lerden bugüne Türkiye'nin siyasal,
kültürel yolculuğunun neredeyse her kademesini belgeselleştirmişiz.
Ve o tarihin her bir kademesini Fahir'in notaları ile bezemişiz.
Bunlar kronolojik sıraya sokulup bir araya toplansın, kimisine söz yazılsın,
kimisine dönemin sesleri, efektleri katılsın ve böylece bu ezgilerden bir
"Cumhuriyet senfonisi" çıkarılsın istiyorum.
Sonra da Fahir ile onun senfonisine ses veren sanatçılar bir konserde, bir
albümde buluşsunlar, o senfoniyi seslendirsinler.
Bunu da konuştuk o gün...
Ve kolları sıvamaya karar verdik.
Bir kez daha yazmıştım:
"Fahir'in müziği, Türkiye'nin notalarla yazılmış tarihidir" diye...
O tarih, bir albüm olacak yakında...
KADİR DURSUN
Müzikkent Antalya
Söz Antalya'dan açılmışken bir gözlemimi ekleyeyim:
Antalya sanat-kültür faaliyetlerinde Anadolu'ya ciddi fark atıyor.
Ne zaman gitsem ya bir müzik şenliği var veya bir piyano festivali...
Çoğunun altında da aynı imzaya rastlıyoruz:
Kadir Dursun prodüksiyon...
Fazıl Say'ın da Türkiye menajeri olan Kadir, Antalya Büyükşehir Belediyesi'nin
de katkısıyla harika organizasyonlara girişiyor ve Antalya'yı adeta bir "müzikkent"
haline getiriyor.
Önceki hafta Uluslararası Antalya Piyano Festivalinin 7'ncisi düzenleniyordu.
Kısa zamanda dünyadaki benzerleri arasında tanınan festival bu yıl "Mozart
Antalya'da" temasıyla açıldı.
Fazıl Say konseriyle başlayan festivalde dünyaca ünlü piyano sanatçıları sahne
aldı.
Bu arada doğumunun 125'inci yılı onuruna Macar besteci Bela Bartok için de bir
sergi açıldı.
Antalya'yı sadece yazın görüp deniz, güneş ve kumdan ibaret sananlara duyurulur.
Milliyet
19/11/2006