Siyah beyaz yıllardı. Meskune teyzenin apartmanının yan duvarına
ağabeylerimiz kocaman “Umudumuz Ecevit” yazmışlardı. Biz de bacak kadar
boyumuzla uzanamadığımız yerdeki bu yazıyı üst direğimiz kabul etmiş, sağına ve
soluna birer çizgi çizerek yaptığımız tek kale maçların duvardaki kalesini
oluşturmuştuk.
“Gol değil lan, üsten dışarda. Top, Ecevit'in çok üzerine çarptı…” (Topumuz da
zımba gibiydi; rüzgarda uçmasın diye iki naylon toptan birini, kestiğimiz diğer
topun içine yerleştirmiştik.)
“Bal gibi de gol oğlum; topun izine bak, tam Ecevit'in altında…” (Bir
arkadaşımız pat diye sormuştu: “Ecevit ne demek lan?” )
Meskune teyze bir kova suyu en üst kattan üzerimize boca etmişti. (Topun pat küt
vurmasından duvarın zarar göreceğini sanıyordu.) Sırılsıklam olmuştum. Dişlerimi
sıkarak bir Meskune teyzeye bakmıştım, bir de duvardaki yazıya. Ve, o arkadaşıma
(Meskune teyzeye haykırmak istercesine) cevap vermiştim: “Ecevit demek, umudumuz
demek…”
Mahallemizin delisi Kontak Ahmet (büyüklerimiz ona akıllı deli derlerdi) ne
zaman bizi görse bağırırdı: “Deniz Gezmiş, denizden çıktı geliyor…” Acayip
korkar, evlere kaçardık.
Deniz Gezmiş polis amcalardan kaçıp denizlerde gezen, saklanan korkunç bir şeydi
bizim için. Denizin üzerinde yürür, batmazdı. Bakkal amca bir gün, “Korkutma lan
çocukları” diye çıkışmıştı Kontak Ahmet'e, “Astılar ya o anarşisti…”
Şarkıların bambaşka güzellikte olduğu yıllardı. Nilüfer o zaman da güzel
söylerdi ama biz en çok Yeliz'i severdik. Tanju Okan dertli bir adamdı;
“Kadınım…” derdi, başka bir şey demezdi.
Kaptan Kirk uzay gemisi 'Atılgan'la “Uzay Yolu”nda fink atar, uzun kulaklı
Mister Spock'la birlikte maceradan maceraya ışınlanırdı. Karısını öldürmekle
suçlanan Dr.Richard Kimble kendisini aklamak için kaçar, kaçar, kaçardı.
Günlerden bir gün şehirde, “Karaoğlan geliyor” efsanesi dolaşmaya başlamıştı.
Arkadaşlarla miting alanına gitmiş, su satmış, para kazanmış, nerdeyse bir
yıllık sinema harçlığını doğrultmuştuk. (Müthiş bir kalabalık vardı ve hep bir
ağızdan bağırıyorlardı: ”Halkçı Ecevit…”)
Mitingden dağılanların konuşmalarına kulak misafiri olmuştuk. Ecevit zenginden
alıp fakire verecekmiş. Diyelim ki evin mi yok, ev sahibi olacaktın. Yani, bir
şekilde Meskune teyzeden intikamımız alınacaktı. Beş katlı apartmanının bir katı
neyine yetmezdi.
Ecevit iktidara geçmiş, biz tüp gaz kuyruklarına düşmüştük. Meskune teyze pazar
dönüşü bizi görmüş keyiflenmişti. “Aferin komonistler” demişti, “Aman ha,
kuyruğu kaptırmayın!” Hava da acayip soğuktu, üşüyorduk. Arkadaş, Meskune
teyzeye öfkesinden, “Komünist olalım mı abi?” dedi. “Yok lan” dedim, “Ben hiçbir
şey olmayacağım…”
Duvardaki kalemiz çoktan silindi. Tanju Okan yok. Kaptan Kirk öldü. Meskune
teyzenin yaşaması, ömrün 'diyalektiğine' aykırı. Siyah beyazlı günleri renkli
günlere bağlayan bir Ecevit vardı, o da gitti. Ben de hiçbir şey olamadım zaten.
J.P.Sartre kendi yaşamı hakkında, Michel Contat'a şöyle demişti: “İstediğim şeyi
bana verdi, ve aynı zamanda, bunun önemli olmadığını da bana gösterdi.”
Hayatta 'bir şey' olmanın önemi nedir? Ölünce ardından çokça konuşulması, ne
kadar değerli olduğunun söylenmesi hayatın anlamına ne katar?
Yüz köşe yazarı, yüz köşesinden kaç gündür yazıyor işte. Ecevit'in siyasi
çizgisi, devlet adamlığı, şiirleri falan. Bir de final cümlesi: “Rahat uyu!..”
Ölümün karşısında ne değeri var bunların? Bütün dünya ardınızdan methiyeler
düzeceğini, hiç unutulmayacağınızı vaat etse, bir günlüğüne de olsa razı olur
musunuz kara toprağın altında 'rahat uyumaya'? Kim bir ölünün yerinde olmak
ister?
Yazı dizileri, belgeseller ölümün karşısında ne işe yarar? Nedir bu gürültü, bu
toz duman, bu patırtı? Ölüm daha kapıyı yeni çalmış, siz hayatı ve eserleri
mevzusuna atlamışsınız. Bu telaş niçin? Bu heyula ölüm gerçeğini saklamak için
mi yoksa?
Albert Camus, “Vur patlasın, çal oynasın yaşamak, sanıldığı gibi, delice bir
azgınlık değildir.” demişti, “Upuzun bir uykudur o.”
Ölüm bir uykudan uyanmak değilse, yaşam dediğiniz nedir ki?!
Yenişafak
08/11/2006