Okulda ilk öğrendiğim şey bazılarının aptal olduğu, ikinci öğrendiğim şey ise
bazılarının daha da aptal olduğuydu.
Tıpkı din, ırk, cins, sınıf, servet (ve bu
listeye en son eklenen) kültür farkları gibi, hayattaki bu temel ve belirleyici
farkı farketmiyormuş gibi yapmanın bir olgunluk, bir incelik ve bir efendilik
olduğunu o yaşta kavrayamadığım için öğretmenin sınıfa her soru soruşunda, doğru
cevabı bildiğimi göstermek için çırpınarak parmağımı kaldırırdım.
Daha sonraki aylarda, yıllarda bu bir alışkanlık oldu. İyi, akıllı bir öğrenci
olduğumu sınıf da, öğretmen de anlamıştı biraz, ama ben gene her soruya bir
cevabım olduğunu kanıtlamak için parmağımı kaldırıyordum. Öğretmen pek seyrek
bana söz veriyor, çoğu zaman kalkan başka parmakları, onlar da konuşsun diye
işaret ediyordu. Bir süre sonra cevabını bileyim bilmeyeyim, her soruya parmağım
kendiliğinden kalkar oldu. Bunda, sıradan kıyafetler giyse bile, çok pahalı bir
takı ya da kravat takarak zengin olduğunun farkedilmesini isteyen birinin
huzursuzluğuna benzer bir kendini gene de gösterme isteği ile, öğretmene karşı
duyulan bir çeşit hayranlık ve işbirliği etme dileği de vardı.
Çünkü okulda sevgiyle öğrendiğim bir başka şey de bir “otorite” olarak
öğretmenin iktidarıydı. Pamuk Apartmanı’ndaki aile kalabalığının dağınık ve
parçalı bir hali vardı, kalabalık yemeklerde her kafadan bir ses çıkardı. Aile
birbirine sevgi, alışkanlık ve yemek saatleri gibi kimsenin tartışmadığı
kurallarla sanki kendiliğinden bağlanmıştı. Evde babam bir otorite ve iktidar
merkezi gibi değildi hiç, az gözükür, arada bir kaybolurdu. Daha önemlisi,
ağabeyimle beni hiç mi hiç azarlamaz, beğenmediği bir şey yaparsak kaşlarını
bile çatmazdı. Daha sonraki yıllarda arkadaşlarına bizi tanıştırırken söylediği
“Bunlar da benim iki küçük kardeşim” sözünü babam gerçekten hak ediyordu. Bu
yüzden evde “otorite” olarak yalnızca annemi tanımıştım. Ama onun benim
üzerimdeki gücü de benim dışımda, yabancı bir “iktidar merkezi” olmaktan çok
benim tarafımdan gelen sevilme, okşanma ve beğenilme isteğinden kaynaklanıyordu.
Bu yüzden öğretmenin yirmi beş kişilik sınıf üzerindeki gücü beni ilgilendirdi.
Belki de onunla annemi biraz özdeşleştirdiğim için, içimde öğretmenden onay
almak için bitip tükenmez bir istek vardı. Yalnız her soruya cevap vermek
istemez, ödevlerimi iyi yapmak, öğretmen tarafından sevilmek, farklı ve akıllı
gözükmek de isterdim. “Ellerinizi böyle kavuşturarak konuşmadan oturun,” derdi
öğretmen ve bütün ders ellerimi göğsümün üzerine kavuşturur, sabırla otururdum.
Ama yavaş yavaş her soruya cevap yetiştirmenin, bir aritmetik problemini
herkesten önce çözmenin ya da en iyi notları almanın zevkleri solmaya, derslerde
vakti hiç geçmemeye, zaman bazan inanılmaz bir yavaşlıkla akmaya başladı.
Gözlerimi tahtada birşeyler yazmaya çalışan yarım akıllı, şişman bir öğrenciden,
ya da öğretmen, öğrenci, hademe bütün dünyaya aynı iyimser ve iyi niyetli, güleç
ve sağlıklı bakışlarla bakan kızdan ayırır, pencereden dışarıya, apartmanlar
arasında gözüken bir kestane ağacının üst dallarına çevirirdim. Dala bir
güvercin konardı. Dikkatle seyrederdim. Gövdesini alttan gördüğüm güvercinle
dalın arkasında tek bir bulut hem şekil hem de yer değiştirirdi. Pencereden
gördüğüm bulutu bir tilkinin burnuna, kafasına, sonra bir köpeğe benzetirdim.
Artık köpek şekil değiştirmesin, bulut köpek olarak yoluna devam etsin isterdim,
ama biraz sonra bulut babaannemin büfesinin hiç açılmayan vitrinindeki ayaklı
gümüş şekerliklerden birine dönüşürdü ve ben evde olmak isterdim. Evin gölgeler
içindeki sessizliği, güven verici hali aklıma takılmışken, birden o gölgeler
içinden, tıpkı bir rüyadaki gibi babam belirir, pazar günü hep birlikte arabayla
Boğaz gezintisine çıkardık. Derken karşı apartmanın penceresi açılır, bir
hizmetçi elindeki toz bezini silkeler, sonra o da benim gibi dalgınlıkla
oturduğum yerden göremediğim sokağı seyrederdi. Acaba sokakta ne vardı? Parke
taşlarının üzerinde ilerleyen bir at arabasının sesini duyar, kısık sesiyle
bağıran “eskiciiii”yi işitirdim.
Sokağı seyreden hizmetçi, bakışlarıyla eskiciyi
izledikten sonra çekilir, onun kapadığı pencerenin yanında deminki bulutun
hızında ama ters yöne giden başka bir bulut görürdüm. Yan pencerede de yansıyan
bulut yoluna devam ederken acaba bu deminki tilki-köpek-şekerlik bulut olmasın
diye sorardım kendime. Tam bu sırada sınıfta bir hareket olur, kalkan parmaklar
görünce öğretmenin sorusunu işitmememe rağmen telaşla ben de parmağımı kaldırır
ve doğru cevabı bildiğimden çok emin bir pozla beklerdim. Öteki öğrencilerini
cevaplarından öğretmenin sorusunun henüz ne olduğunu çıkaramadığım o ilk anlarda
bile, hayaller içindeki aklımda cevabı çok iyi bildiğime ilişkin boş bir inanç
belirirdi.
Yıllar boyunca ikişer ikişer sıralarında oturduğumuz sınıfları eğlenceli bir yer
yapan şey derslerde öğrendiklerimle, öğretmenden aldığım onaylardan çok, sınıf
arkadaşlarımı tek tek tanıma zevki, onların benden ne kadar değişik olduklarını
biraz hayret, biraz hayranlık, birazcık da acımayla görmekti. Türkçe dersinde
birşeyler okurken, satır bitince, bir alttaki satırdan değil de iki alttaki
satırdan okumaya devam eden ve bütün dikkatine rağmen sınıfın güldüğü yanlışını
bir türlü düzeltemeyen o kederli çocuk vardı mesela. İlkokul birde, bir süre
yanımda oturan, uzun kırmızı saçları at kuyruğu yapılmış kız vardı. Çantasının
içi ısırılmış elmalar, simitler, dökülmüş susamlar, kalemler, saç bantları ile
karmakarışık ve pasaklıydı ama ondan ve çantadan çıkan hoş bir lavanta kokusu,
beni ona bağlar, her şeyi adlı adınca söyleyerek, cesaretle anlatabilmesine
hayran olur, hafta sonları onu görmezsem özlerdim.
Bir çocuğun kafası
babaannemin dediği cinsten tam taskafaydı, bir başka ufak tefek, küçük kızın
kırılganlığı ve narinliği beni büyüler, bir üçüncüsünün evinde olup biten her
şeyi hiçbir şey saklamadan anlatıvermesine şaşar, kendi kendime nasıl böyle
oluyor diye sorardım. Nasıl oluyor da bu kız Atatürk şiiri okurken gerçekten
ağlıyor, öteki herkesin anlayacağını bile bile yalan söyleyebiliyor, bu
üçüncünün çantası, defteri, önlüğü, saçları, sözleri, her şeyi bu kadar derli
toplu olabiliyor? Tıpkı sokaklardaki marka marka arabanın lambalar, tampon, ön
kaput ve pencerelerinden oluşan burnunu aklım kendiliğinden bir şeye benzettiği
gibi, sınıftaki pek çok çocuğu da bir şeye benzetirdim: mesela şu sivri
burunluyu tilkiye, iri yarıyı herkesin zaten dediği gibi ayıya, dik saçlıyı
kirpiye. Mari adlı bir Yahudi kızın uzun uzun hamursuz bayramından söz ettiğini,
bazı günlerde babaannesinin evdeki elektrik düğmelerine bile dokunmadığını
anlattığını hatırlıyorum.
Başka bir kız da, bir akşam odasındayken hızla
arkasına dönünce bir meleğin gölgesini gördüğünü söylemiş, bu aklımda korkuyla
yer etmişti. Upuzun bacaklarına upuzun çoraplar giyen ve her zaman ağlayacakmış
gibi duran kızın bakan olan babası Başbakan Adnan Menderes’in elini kolunu
sallayarak çıktığı uçak kazasında ölünce, kızın babası ölmeden de olacakları
bilip ağladığını sandım. Pek çok çocuğun benim gibi, dişleriyle bir derdi vardı,
bazıları diş teli takıyordu. Lise öğrencilerinin yatakhanelerinin ve spor
salonunun olduğu yan binanın üst katlarında bir yerde, revirin yanında bir dişçi
olduğu söyleniyordu, öğretmen öfkelenince yaramazlık edeni oraya yollamakla
tehdit ederdi.
Daha küçük bir ceza, kara tahtanın asıldığı duvarla kapı
arasındaki köşede, sınıfa sırtını dönüp ayakta durmaktı. Bu bazan “tek ayak”
cezasına da dönüşür, ama bütün sınıf dersi değil, ceza alan öğrencinin tek ayak
üzerinde ne kadar durabileceğini izlediği için uygulanmazdı. Tek ayak üzerinde
durmasa da, köşeye sürülen haydutlar, çöp tenekesine tükürmek, öğretmene
çaktırmadan sınıfa kaş-göz işareti yapmak gibi bende hayranlıktan çok kıskançlık
ve öfke uyandıran şeyler yapardı.
Tembellerin, haydutların, aptalların ve arsızların öğretmen tarafından
azarlanması, cezalandırılması, hırpalanması, dövülmesi daha sonra dergilerden
edinip, içtenlikle inanacağım cemaat ve dayanışma ruhuna rağmen bazan beni mutlu
ederdi. Herkesle son derece senli benli, girgin bir kız vardı mesela, okula
şoförlü bir arabayla gelir, öğretmenin ondan her istediğinde gayet memnun
tahtaya kalkar, kırıtarak “Jingle bells, jingle bells, jingle all the bells”
diye İngilizce bir şarkı söylemeye başlardı. Öğretmenle arasının bu kadar iyi
olmasına rağmen ödevlerini ısrarla yapmadığı için aşağılanmasına, itilip
kakılmasına tanık olmaktan sıkılmazdım. Ödevini yapmadığı halde, yapmış da,
şimdi defterin sayfaları arasında bir türlü bulamıyormuş pozuna, öğretmen bunu
hiç yutmadığı halde, her ödev kontrolünde, birkaç kişinin neden başvurduğunu hiç
anlayamazdım.
Bir anlık telaştan ve korkaklıktan, “Şimdi bulamıyorum
öğretmenim!” demek cezayı yalnızca birkaç saniye geciktirir, ama tokadın ya da
kulak çekmenin şiddetini daha da artırırdı. Osmanlı okullarında atılan dayaklar,
hocanın oturduğu yerden öğrenciye indirdiği uzun değnek, Ahmet Rasim’in Falaka
ve Gecelerim’deki çocukluk ve okul anılarındaki falaka, daha sonraki yıllarda
ders kitaplarında Cumhuriyet ve Atatürk öncesinde kalmış kötülükler gibi
sunulurdu bize. Ama zengin Nişantaşı’ndaki paralı özel Işık Lisesi’nde bile,
modernleşme denen yeniliklerin bir kısmının güçsüzlere uygulanan baskının
yenileşmesi demek olduğunu, artık falaka ya da değnek yerine, kenarlarına ince
ve sert bir mika parçası geçirilmiş Fransız malı cetveller kullanan Osmanlı’dan
kalma ihtiyar ve aksi hocalar sezerlerdi sanırım.
Ödevini inatla yapmayan, yaramazlığıyla hocanın sabrını taşıran bir öğrenci
teşhir edilmek için herkesin önüne çıkarılıp o içler acısı dayak ve aşağılama
dakikaları başladığında kalbim hızlanır, kafam karışırdı. Yaşımız büyüyüp tatlı
ve annemsi kadın öğretmenlerden, jimnastik hocası, din hocası, müzik öğretmeni
gibi hayattan bezmiş, öfkeli, yaşlı erkek öğretmenlerin eline düştükçe sıklaşan
bu dayakları, önce sıkıcı dersin ortasında seyirlik birkaç dakika diye
memnuniyetle karşılardım.
Öğrenci, süt dökmüş kedi gibi önüne bakıp suçunu
itiraf edip, inandırıcı birkaç özür sıralarsa cezası hafif olurdu. Ama özrü
suçundan büyük olanlar, yalan da olsa suçunu hafifletecek bir bahane
uydurmayanlar, uyduramayanlar, uydurmaya bile üşenip dayağı tercih edenler,
öğretmen kendisini aşağılar, hırpalarken arada kaş göz işareti yapıp sınıfı
güldürenler, bir yandan beceriksiz yalanlar kıvırıp, bir yandan da “Bir daha
yalan söylemeyeceğim öğretmenim” diye içtenlikle yeminler edenler, dayak ve
aşağılanmadan kan ter içinde kalmışken, işkencelerini daha da artıran bir başka
yanlışı kapana kısılmış bir hayvan gibi bilmeden yapanlar bana insanlık ve hayat
hakkında bütün Hayat Bilgisi kitaplarından ve Sınıf Bilgisi dergilerinden daha
derin şeyler öğretirlerdi.
Bazan tertipli, hoş ya da kırılgan haline uzaktan sevgi duyduğum bir kızın bu
aşağılanma ve özür anlarında yüzünün kıpkırmızı olduğunu, gözünde yaşlar
biriktiğini gördüğümde onun kurtulmasını isterdim. Teneffüslerde bana da eziyet
eden o sarı saçlı, şişko çocuğun konuştukça battığını, battıkça tokat yediğini
gördüğümde olayı kalpsizlikle zevk alarak seyrederdim. Umutsuzca aptal ve
duyarsız olduğuna karar verdiğim kara kuru, sessiz ve gururlu bir çocuğun
öğretmeni çileden çıkaran direnişinin nedenini çözemediğimde, çocuğun
gözlerinden yaşlar akarken, öğretmenle öğrenciye aynı anda hak vermekten
yorulurdum. Bazı öğretmenler tahtaya çektikleri öğrencinin bilgisini sınamadan
çok cehaletini sergileyip aşağılamaktan ne kadar hoşlanırsa, bazı öğrenciler de
durumu idare edip kurtarmaktan çok, aşağılanmaktan daha çok hoşlanır gibi
davranırlardı.
Bazı öğretmenler bir defterin yanlış renkli bir kâğıtla
kaplandığını gördüklerinde kudurur, bazıları başka zamanlar hiç aldırmadıkları
küçük bir fısıldaşmaya bir tokatla karşılık verir, bazı öğrenciler cevabını
bildikleri basit bir soru karşısında gözleri araba lambasına yakalanmış tavşan
gibi donup kalır, bazıları da –en çok onları takdir ederdim– cevabı bilmeseler
de bildikleri bir şeyi iyi niyetle anlatırlardı.
Kimi zaman azarla ya da defterlerin, kitaplarn fırlatılmasıyla başlayan bu
korkutucu anlarda, bütün sınıfta başka tek çıt çıkmazken başına böyle
aşağılamalar gelmeyen talihlilerden olduğum için şükrederdim. Sınıfın üçte biri
bu ayrıcalıklılardandı. Yoksulla zenginin aynı sınıfta okuduğu bazı devlet
okullarının tersine bu özel okulda sürekli aşağılananlarla hiç hırpalanmayan
talihlileri ayıran gizli çizginin öğrencinin zenginliği ya da fakirliğiyle
ilgisi yoktu. Okula alışıp çocuksu bir kardeşlikle teneffüslerde koşturup
oynarken mutlulukla unuttuğum ve ruhumun da reddettiği bu gizli çizgi, öğretmen
kürsüdeki yerine bir iktidar anıtı gibi yerleşince birden ortaya çıkıverirdi ve
ben de bu dayak ve aşağılama anlarında basit ama güçlü bir merakla bazıların
neden öyle daha tembel, onursuz, iradesiz, duyarsız, kafasız ya da işte “öyle”
olabildiklerini kendime sorardım.
Ama hayatın karanlığına ve sınıf
arkadaşlarımın ruhlarına açılan bu soruya ne o sırada okumaya başladığım ve
kötülerin hepsinin çarpık ağızlı çizildiği resimli romanlar, ne de çocuksu
sevgilerim de cevap verir, ben de soruyu unuturdum. Okul denen yer temel
soruları cevaplamaz, onları hayatın gerçeği olarak benimsememize yarar. Bu
yüzden parmağımı kaldırıp kendimi çizginin daha rahat ve huzurlu tarafına atmaya
lise yıllarına kadar özen gösterdim.
Gene de okulda öğrendiğim asıl şeyin hayatın sorgulanmayan “gerçeklerini” kabul
etmek değil, onlarla büyülenmek olduğunu sezerdim. İlk yıllarda olur olmaz
bahanelerle, ikide bir öğretmen dersin ortasında bize bir şarkı söyletmeye
başlardı. İngilizce, Fransızca sözlerini anlayamadığım, sevmediğim bu şarkıları
söylüyormuş gibi yaparken –bu şarkılardan uyarlama “Bekçi baba, bekçi baba,
bayram geldi düdük çal” gibi– sınıf arkadaşlarımı seyretmekten hoşlanırdım.
Yarım saat önce defterini gene evde unuttuğu için gözyaşı döken, kısa boylu
tombul çocuk şimdi ağzını kocaman aça aça mutlulukla şarkı söylüyor olurdu. Uzun
saçlarını ikide bir kulaklarının arkasına atan kız, şarkının ortasında gene aynı
jesti yapardı. Teneffüste koridorlarda beni kovalayan şişko haydutlardan
biriyle, onun daha sinsi, zeki ve bütün alçaklığına rağmen gizli çizginin benim
tarafımda kalacak kadar ihtiyatlı akıl hocası şimdi meleksi bir ifadeyle müziğin
bulutları arasında kaybolmuş gitmişler. Tertipli kız şarkının ortasında kalem
kutularının, defterlerinin yerini bir daha denetler, bahçeden sınıfa giderken
ikişerli sıra olmak için “Eşim olur musun?” diye her soruşumda yalnızca sessizce
elimi tutan çalışkan zeki kız şarkıyı daha iyi söylemek için dikkat kesilir,
imtihanlarda kimse bakmasın diye kâğıdına emzirdiği bebek gibi kapanarak sarılan
pinti ve şişko oğlan hiç kimseye açmadığı gövdesini açar gibi hareketler
yapardı. Her gün dayak yiyen umutsuz salaklardan birinin de istekle şarkıya
katıldığını, hınzırın tekinin öndeki kızın saçını çektiğini, ikide bir ağlayan
kızın şarkıyı dikkatle söylerken pencereden dışarı baktığını gördüğümüzde biz de
kırmızı at kuyruklu kızla bir an birbirimizin gözlerinin içine bakar,
gülümserdik.
Hiç anlamadığım şarkının lay la lay la lay lay lay kısmına gelince
ben de neşeyle herkesin yükselttiği sese katılır, sonra pencereden dışarı
bakarken, biraz sonra, biraz sonra zilin çalacağını, bütün sınıfın bir anda bir
uğultuyla paltolarına, çantalarına sarılacağını ve bir elim çantamda bir elim
beni ve ağabeyimi üç dakikalık uzaklıktaki eve geri götüren kapıcının kocaman
elindeyken sınıftaki bütün bu insanlıktan yorgun olacağımı, ama annemi göreceğim
diye de adımlarımı hızlandıracağımı hayal ederdim.
kitap-lık
Sayı: 65 Ekim 2003