Yaşam öykü anlatmaz. Yaşam kaotiktir, akıcıdır, rastlantısaldır; çözülmemiş,
düzensiz bir sürü uç bırakır geriye. Yazarlar yaşamdan ancak sıkı, titiz bir
seçmeden sonra bir öykü çıkarabilir, bununsa sahtelikten başka bir anlamı olmasa
gerekir.
Öykü anlatmak gerçekten de yalan söylemektir.
...
Romanlarımda yalan söylemek gibi bir sorunum yok benim. Bana göre yazınla öteki
yazma arasındaki ayrım, birincisinin yaşam üzerine hakiki bir şey öğretmesidir;
hakikati bir kurgu aracıyla nasıl iletebilirsiniz? Bu iki terim, hakikat ve
kurgu, birbirinin zıttıdır, mantıksal olarak olanaksız olması gerekir bunun.
Bu arada, roman ve kurgu terimleri, birçok kimsenin onları birbirinin yerine
kullanırken varsaydıkları gibi, eşanlamlı değildir. Trawl’ın yayımcısı kitabı
roman değil özyaşamöyküsü sınıfına sokmak istiyordu. Bu bir roman diye direttim
ve kanıtlayabildim bunu. Olmadığı bir şey varsa, kurgudur. Sonnet nasıl bir
biçimse, roman da aynı anlamda bir biçimdir; bu biçim içinde hakikat ya da kurgu
yazabilirsiniz. Ben, roman biçiminde hakikati yazmayı yeğliyorum.
Herhalde, okurun (ne kadar amiyane ya da basmakalıp olursa olsun) “bundan sonra
ne olacak” gibi ilkel, kaba ve tembel merakına bel bağlamak, yarar ummak,
romancı yönünden bir başarısızlığın itirafı değil midir? Okuru meraklandırması
gereken şeyin, sözcük seçimi, biçemi olduğu gerçeği ile yüzleşemez mi yazar? Bu
tür romancılarda gurur diye bir şey yok mudur? Bir pub’da size dertlerini
anlatan sarhoş da aynı meraka bel bağlamaktadır.
Öteki sanatları düşündüklerinde, utanmazlar mı? Bugün bir ondokuzuncu yüzyıl
senfonisi ya da bir Pre-Rafaelist resim yapan birinin algılamasını getirin
gözünüzün önüne! On yıl öncesinin avant-garde’ı bile müzikte ve resimde kabul
görüyor bugün, bazı hallerde bu sanatlarda birer kurum olmuştur. Ama
neo-Dickens’cı roman bugün büyük övgüler almak, üzerine yazılar yazılmak ve
satılmakla kalmıyor, yazarlarına üniversitede kürsüler sağlayacak bir nitelik
olarak sayılıyor. Düşünülürse, bu sonuncu şey o kadar da şaşırtıcı değildir;
bırakın ölüler ölülerle yaşasın.
...
Romancı, bugünün gerçekliğini, tükenmiş biçimler içinde, kurallara uygun ya da
başarılı bir biçimde belirtemez. Eğer işinde ciddi biriyse, toplumu daha iyi
olduğunu düşündüğü bir duruma doğru değiştirme çabasında bir cümle kuracak,
çalıştığı biçimin evrimine duyduğu inancı en azından örtülü olarak belirtecek
bir ifade kullanacaktır. Bu iki eylem köktencidir; kaçmayı seçmedikçe kaçınılmaz
bir şeydir bu.
Günün gerçekliği hızla değişiyor; her zaman değişmektedir, ama her kuşağa göre
hızlanıyor gibi de görünüyor bu. Romancılar (icat ederek, başka medyalardan
ödünç alarak, çalarak ya da yamayarak), Dickens’ın gerçekliğini, Hardy’nin
gerçekliğini, hatta James Joyce’un gerçekliğini değil kendi gerçekliklerini,
durmadan değişen gerçekliği az ya da çok doyurucu olarak içerebilecek biçimler
geliştirmek zorundadır. Bugünün gerçekliği, örneğin ondokuzuncu yüzyılın
gerçekliğinden belirgin biçimde farklıdır. O zamanlar, kalıba ve ölümsüzlüğe
inanmak olanaklıydı, ama bugün bizim gerçekliğimizi belirleyen şey, kaosun en
uygun açıklama olduğu olasılığıdır; oysa, bir açıklama bulmak için bile olsa
bunun kabul edilmesi de kaosun bir yadsınmasıdır aynı zamanda.
...
Gerçekten, niçin yazdığımı bilmiyorum. Bazen başka bir işi daha iyi yapamadığım
için, diye düşünüyorum. Tabii, bir değil birçok nedeni var bunun. Onlardan
bazılarını sayabilirim ve sayacağım; fakat genelde onları düşünmemeyi
yeğliyorum.
Yazıyorum, çünkü söylemek istediğim, ama karşılıklı konuşmada, insanlarla yüz
yüzeyken tam olarak söyleyemediğim bir şeyler var sanıyorum. Sonra, gurur,
inatçılık, bana yardımı dokunmuş olanlara karşılığını vermeye koşut olarak beni
incitmiş olanlardan öç almak arzusu, benden sonra da yaşayabilecek bir şey
yaratma ihtiyacı (dinsel duygunun bir birikintisi olarak alıyorum bunu), serkeş
sözcükleri sadece bana ait olacak (en azından şimdilik) anlam ve biçim
kalıplarına sokmaya çalışmanın sırf teknik sevinci, insanları bana güleceklerine
benimle birlikte güldürme arzusu, yaşantıyı bir düzene sokma, başıma gelmiş olan
şeylerle uzlaşma ve bunlardaki hakikati söyleyebilme (hakikatin ne olduğunu
keşfetme) arzusu gibi şeyler var. Özellikle de, acı verebilecek bir yükü, bir
yaşantının verebileceği yıkımı başımdan defetmek, kendimden ve kafamdan
uzaklaştırmak için yazıyorum: burada, aklımda duracağına, orada, bir kitapta
dursun diye.
...
Romanın biçiminde yapmaya çalıştığım şey, eleştirmenlerin ve başkalarının
tutuculuğu süzgecinden geçerken çok fazla çarpıtıldı; bu tarzlarda yazıyor
olmamın nedenleri kayboldu, hiçbir zaman çok kişiye ve de kesin bir biçimde
ulaşmadı. Çoğu eleştirmene göre “deneysel”, daima “başarısız”la eşanlamlıdır
nerdeyse. Deneysel sözcüğünün benim çalışmalarım için kullanılmasına karşı
çıkıyorum. Tabii denemeler yapıyorum, ama başarısız olanları sessizce
gizleniyor, yayımlanmak üzere seçtiklerimse bana göre başarılı olanlar: yani,
özel yazma sorunlarını çözmek için bulabildiğim en iyi yol bu. Uylaşımdan
ayrıldığım yerdeyse, uylaşım başarısız olduğu, söylemek zorunda olduğum şeyi
iletmede yetersiz kaldığı için oluyor bu. Her tekniğin işleyip işlemediği,
başarmak üzere yola çıktığı şeyi başarıp başarmadığı, seçeneklerin ne kadar az
iyi olduğu gibi ilgili sorular da var tabii. Kullandığım her tekniğin yazınsal
bir mantığı ve teknik bir nedeni var; bunu kabul edemeyen kişi, çözülmesi
gerekli olan sorunu anlamamış demektir.
...
Romanlarımın her birinde, o zamana kadar ne olup bittiyse, bir yığın konu, yaşam
gereci, benim kendi yaşamımdan şeylerin bir şekle girmeye, benim bir roman
olarak tanıdığım bir biçim almaya başladığı belli bir nokta olmuştur hep.
Gereçle kendim arasındaki bu önemli etkileşme daima zaman içinde bir tek noktaya
indirgenmiştir: benim için açıkça çok heyecan verici bir andır bu, bir başka
roman daha yazabilirim diye büyük bir rahatlama anı da aynı zamanda.
...
Okurlar için, çoğu kez şunlar söylenir: roman okumaya devam edeceklerdir, çünkü
roman onların, filmin ya da televizyonun aksine, imgelemlerini çalıştırmalarına
yardım eder; romanın onlar için en çekici yanlarından biridir bu; karakterleri
ve buna benzer şeyleri kendi yönlerinden hayal edebilirler. Benim romanlarım
için geçerli değildir bu; daha önce söylediklerimden anlaşılmalıdır ki, ben
fikirlerimin yoruma en az fırsat kalacak biçimde dile getirilmesini isterim.
Gerçekte, daha da ileri gidip diyebilirdim ki, bir okur kendi imgelemini benim
sözcüklerime ne kadar dayatabiliyorsa, o yazı o derece başarısız olmuştur. Kendi
imgeleminden çıkardığı şeyi değil benim (görümü) görmesini isterim onun.
Başkalarının fikirlerini kabul etmedikçe, ilerlemesi nasıl düşünülebilir? Kendi
imgelemini dayatmak istiyorsa, o zaman otursun kendi kitaplarını yazsın.
Okur-karşıtı bir şey olduğu düşünülebilir bunun; fakat biraz daha düşünülürse,
gerçekte benim yaptığım şey, okuru kendi varlığını elle tutulur biçimde
kanıtlamaya çağırmaktır, ben yazarak kendi varlığımı nasıl kanıtlıyorsam.
Denildiği gibi, dil, bir kesinliğe ulaşmanın pek de kesin olmayan bir aracıdır;
aynı sözcük, her kişi için biraz farklı anlamlar taşır. Ama bu benim gücümün
dışındadır; bu konuda elimden bir şey gelmez. Ben bana göre bir şey kastetmek
için kullanabilirim sözcükleri, bir başkasına da aynı şeyi ifade edebileceği
(beklemek ne demek!) ancak umut edilebilir.
Bu da bizi kimin için yazıyorum sorusuna getirir. Kimliği belirli bir kamu için
yazdıklarını ileri süren yazarlardan hep kuşku duymuşumdur. Bu kamudan kaç
mektup, kaç telefon alıyorlar ki, o kamu için yazdıklarını o kadar kesinlikle
bilebiliyorlar? Bunu kendilerine sorduğumda, deneyimime göre, çok azmış bu sayı.
(Bir düzineye yakın kitap yayımladıktan sonra) ben kendim, “sıradan okurlar”dan,
yani kim olduklarını bilmediğim kişilerden beş kadar mektup aldım; bunlardan
üçü, kendilerinin yazacakları kitabı yayımlamış olduğum için şiddetle
azarlıyordu beni. Hayır, Travelling People felaketi dışında, kaçınılmaz biçimde
kendim için yazıyorum ben, doyumun da tamamen bana ait olması gerekir; ne
yaptığımı görecek, ne söylediğimi anlayacak ve bunu kendi çapraşık amaçları için
kullanacak benim gibi çok az sayıda kişi olduğunu ancak umut edebilirim.
Ama yine de, böyle olmak zorunluluğu diye bir şey yok. Çoğu okurun yeni
yapıtlara açık olacağını, bu ülkede, gelenekle eli kolu bağlı olmayan az sayıda
yazarın yaptığı ve yapıyor olduğu şeyi anlamaya ve ona yakınlık duymaya can atan
bir alıcı kitlesi olduğunu bekleme hakkına sahip olduğumu düşünüyorum. Bu
ülkenin genel kitap kültürünün ne denli şaşırtıcı ölçüde kültürden uzak olduğunu
ancak Kıta Avrupası’nın avant-garde geleneğiyle ilişkisi olan kişi anlayabilir.
Aşk romanları, heyecan verici kitaplar ve sözümona doğru düzgün roman yazanlarla
karşılaştırıldığında, yazmanın önemi varmış gibi, gerçekten bunu istermiş gibi,
gerçekten bunu istemeleri önemliymiş gibi yazan fazla sayıda yazar yoktur.
Burada belki de Samuel Beckett (elbette), John Berger, Christine Brooke-Rose,
Giles Gordon, Wilson Harris, Rayner Heppenstall, hatta aceleci, kafası karışık
Robert Nye, Ann Quinn, Penelope Shuttle, (yalnızca son kitabı Raw Material için)
Alan Sillitoe, Stefan Themerson ve (gelecek vadeden) John Wheeway; ve eğer bir
roman yazacak olursa (beklemede) Heathcote... karşısında şapka çıkarmalıyım.
Yukardaki listeye katılmadığı için önemsenmediğini, küçümsendiğini düşünen kadın
ya da erkek herhangi biri varsa, adını şuraya ekleyebilir:
Ama lütfen, kendilerini hangi nitelikleri dolayısıyla böyle gördüklerini de
bildirsinler bana.
Nezaket bir işimize yarar mı ki?
Nathalie Sarraute bir keresinde yazını, yenilik bayrağının bir kuşaktan öbürüne
aktarıldığı bir bayrak yarışı olarak tanımlamıştı. Britanya romancılarının büyük
çoğunluğu bayrağı düşürmüş durumda, geriye dönük, öylece hareketsiz duruyorlar,
ya da böyle bir bayrak yarışından bile habersizler. Bu söylediklerimin çoğu daha
önce de söylenmiş şeyler tabii; belki de bağlam ve bileşim dışında, hiçbiri yeni
değil. Anlamadığım şey, Britanya yazarlarının neden bunu anlamadıkları ve buna
karşı bir şey yapmadıkları.
4.5.1973
kitap-lık
Sayı: 61 Mayıs 2003