W.Faulkner Söyleşisi: “İyi romancı ahlâk dışı biridir”
Jean Stein Vanden Heuvel
* * *
W. Faulkner, yazarlığı, romanları, eleştiri, edebiyat-sinema ilişkisi üstüne
birbirinden ilginç saptamalar yapıyor. Bir yazarın kendine ve hayata hangi
doruklardan bakması gerektiğini gösteriyor.
Yıl 1956, yer New York...
Bay Faulkner, bir süre önce söyleşilerden hoşlanmadığınızı söylemiştiniz.
Söyleşilerden hoşlanmama sebebim bazan kişisel sorulara karşı öfkeli tepkiler
veriyor gibi görünmemdir. Sorular kitaplarım hakkındaysa, onları yanıtlamaya
çalışırım. Ama sorular benim hakkımdaysa, belki yanıtlarım ya da belki
yanıtlamam, ama yanıtlasam bile, aynı soru ileride başka bir gün sorulduğunda
yanıtım farklı olabilir.
Peki ya yazar kişiliğiniz hakkındaki sorular?
Ben varolmasaydım başka birinin benim ya da Hemingway’in, Dostoyevski’nin
yazdıklarımızı yazacağına inanırım. Bunun kanıtı Shakespeare’in oyunlarını
yazdığını iddia edebileceğimiz üç ayrı aday bulabilmemizdir. Ama Hamlet ya da
Bir Yaz Gecesi Rüyası’yla ilgili önemli olan şey bu oyunları kimin yazdığı
değil, birisinin yazmış olduğudur. Sanatçı önemsizdir. Sadece onun yarattığı şey
önemlidir, çünkü sanatta söylenecek yeni bir şey yoktur. Shakespeare, Balzac ya
da Homeros aynı şeyler hakkında yazmışlardır ve aslında onlar bin ya da iki bin
yıl daha uzun yaşamış olsalardı, yayıncılar başka yazarlara hiç ihtiyaç da
duymayacaklardı.
Ama söylenecek yeni bir şey olmasa bile yine de yazarın kişiliği önemli değil
mi sizce?
Kendisi için fazlasıyla önemlidir. Yazar dışındakilerin ise yazarın kişiliğiyle
uğraşmaya fırsat bulamayacak kadar yazarın yazdıklarıyla meşgul olmaları
gerekir.
Çağdaşlarınızın da mı?
Hepimiz kendi kusursuzluk hayalimizi gerçekleştirmekte çuvalladık. O yüzden ben
bizi imkânsızı gerçekleştirmekteki olağanüstü başarısızlığımıza göre
değerlendirmek taraftarıyım. Bana kalırsa, kitaplarımın hepsini baştan yeniden
yazabilsem, onları daha iyi yazabileceğimi düşünürüm; bu, zaten bir sanatçı için
sağlıklı olan durumdur. Bu yüzden sanatçı çalışmaya, denemeye devam eder; her
seferinde, bu sefer becereceğim, bu işi bu sefer kıvıracağım, der kendi kendine.
Elbette beceremeyecektir, ama işte, bu durumun sağlıklı olması da bu yüzdendir.
Bir kere becerdi mi, bir kere tahayyülündeki görüntüyle yarattığı kitabı
birbirine tam olarak uydurdu mu, geriye boğazını kesmekten, kusursuzluğun öte
tarafına geçmekten, intihar etmekten başka bir şey kalmaz. Ben başarısızlığa
uğramış bir şairim. Belki de her romancı önce şiir yazmak ister, yazamadığını
görür ve hikâye yazmayı dener. Hikâye, şiirden sonra en çok çaba isteyen
edebiyat formudur. Ve sanatçı hikâye yazma işinde de çuvalladığında, ancak
şiirde ve hikâyede çuvalladığında romanını yazmaya başlayacaktır.
İyi bir romancı olmak için uygulanabilecek bir formül var mı sizce?
Yüzde doksan dokuz yetenek… yüzde doksan dokuz disiplin… yüzde doksan dokuz
çalışma. İyi bir romancı yaptığı şeyden asla tatmin olmamalıdır. Asla
olabileceği kadar iyi değildir bir kitap. Her zaman hayal etmeli ve
yapabileceğini bildiğinden daha iyisini yapmaya çabalamalıdır. Sadece
çağdaşlarından ve önceki kuşaktan iyi olmaya çalışmakla yetinmemelidir.
Kendinden daha iyi olmaya çalışmalıdır. Bir sanatçı cinlerin yönettiği bir
mahluktur. Cinlerin neden kendisini seçtiklerini bilmez ve bunun sebebini
araştıramayacak kadar da meşguldür. Baştan sona ahlak dışı biridir, yazdığı
kitap güzel olsun diye herhangi birini ya da herkesi soyacak, herhangi birinden
ya da herkesten ödünç alacak, dilenecek, hırsızlık yapacak kadar ahlak dışı
biridir yazar.
Bir yazarın baştan sona acımasız biri olması gerektiğini mi söylemek
istiyorsunuz?
Yazarın tek sorumluluğu sanatına karşıdır. İyi bir sanatçıysa tamamen acımasız,
merhametsiz olacaktır. Romancının bir rüyası vardır. Bu rüya ona o kadar çok
işkence eder ki romancının ondan kurtulması gerekir. Ondan kurtulana kadar huzur
bulamaz. Hepsini boşverir: onur, gurur, iyi insan olmak, güvenlik, mutluluk
–hepsini kitabı güzel olsun diye feda eder. Eğer bir romancının annesini soyması
icap ederse romancı bir saniye için bile tereddüt etmeyecektir; “Ode on a
Grecian Urn”* dünyadaki yaşlı kadınların tümüne bedeldir.
Peki güvenlik, mutluluk ve onurun yokluğu tek başına bir sanatçının
yaratıcılığında rol oynayabilir mi?
Hayır. Bunlar sadece yazarın huzuru ve memnuniyeti için önemli şeylerdir, oysa
sanatın huzur ya da memnuniyete de aldırdığı yoktur hiç.
Peki o zaman sizce bir yazar için en iyi ortam hangisidir?
Sanat ortama falan da bakmaz; nerede olduğunuzun hiç önemi yoktur. Beni
kastediyorsanız, bugüne kadar bana teklif edilen en iyi iş bir kerhanenin
yöneticiliğiydi. Bana kalırsa bir sanatçının içinde çalışabileceği en kusursuz
ortam budur. Ona maddi bir özgürlük sağlar; korkudan ve açlıktan uzaktadır
sanatçı; başının üstünde bir çatı vardır; biraz hesap-kitap işleriyle
uğraşmaktan ve ayda bir karakola gidip polislere para vermekten başka yapacağı
bir şey de yoktur. Sabah saatlerinde sessizdir burası, zaten sabah saatleri de
çalışmak için en uygun saatlerdir. Akşamları eğer katılmak isterse onu
sıkılmaktan kurtaracak, yeterli sayıda sosyalleşme olanağı vardır çevresinde;
toplumda belirli bir mevkî edinmiş olur; asıl hesap-kitap işlerini ev sahibi
kadın üstlendiğinden yapacak pek bir şey kalmaz ona; evin bütün sakinleri
kadındır ve onu “beyefendi” diye çağırırlar. Mahallesindeki bütün içki
kaçakçıları da ona “beyefendi” diye hitap ederler. Ayrıca polisleri ilk
isimleriyle çağırma ayrıcalığına da sahiptir.
Yani, bir sanatçının istediği şey ister huzur, ister yalnızlık, isterse zevk
olsun, sanatçı bunlara çok da yüksek olmayan bir meblağ karşılığında
kavuşabilecektir. Kötü bir ortamın yapabileceği tek şey yazarın kan basıncını
yükseltmektir; böyle durumlarda sanatçının zamanı daha çok öfkelenmeye ve
sıkılmaya harcanacaktır. Deneyimlerim bana mesleğim için gereksinim duyduğum
araçların kâğıt, tütün, yemek ve biraz da viski olduğunu gösterdi.
Burbon demek istiyorsunuz?
Yok hayır, o kadar seçici değilim. Scotch ve hiçlik arasında bir tercih yapmam
gerekse Scotch’u seçerdim.
Ekonomik özgürlükten bahsettiniz. Bir yazarın ihtiyacı var mıdır buna?
Hayır. Yazarın ekonomik özgürlüğe ihtiyacı yoktur. İhtiyacı olan tek şey bir
kalem ve biraz da boş kâğıttır. Bildiğim kadarıyla beleş paranın yazarlığa
olumlu etkisi yoktur pek. İyi bir yazar asla bir kuruma dahil olamaz. Birşeyler
yazmakla fazla fazla meşguldür o. Birinci sınıf bir yazar değilse kendisini
zamanım yok, ekonomik özgürlüğüm yok diye kandırıyordur. İyi sanat hırsızlar,
içki kaçakçıları ya da at hırsızları arasından da çıkabilir. İnsanlar
katlanabilecekleri zorluk ve fakirliğin miktarını keşfedemeyecek kadar
korkaktırlar gerçekte. Ne kadar dayanıklı olduklarını keşfetmekten korkarlar.
Hiçbir şey iyi bir yazarı yok edemez. İyi bir yazarı alt edebilecek tek şey
ölümdür. İyi yazarın başarıya ya da zengin olmaya aldıracak zamanı da yoktur.
Başarı kadınsı bir şeydir ve biraz da bir kadın gibidir; karşısındayken köşenize
çekilirseniz üzerinizden geçip gider. En iyisi ona elinizin tersini
göstermektir. Belki o zaman sizin yerinize o dizlerinin üzerine çökecektir.
Filmler için çalışmak sizin yazarlığınızı kötü etkileyebilir mi?
Birinci sınıf bir yazarın yazarlığını hiçbir şey kötü etkileyemez ve eğer yazar
birinci sınıf bir yazar değilse, kimse de ona yardım edemez. Yazar eğer birinci
sınıf değilse zaten sorun da yoktur aslında, çünkü yazar çoktan ruhunu bir yüzme
havuzu için satmıştır.
Bir romancı film senaryosu yazarken taviz verir mi?
Her zaman verir, çünkü bir film doğası gereği bir işbirliğini gerektirir ve her
tür işbirliği de bir tavizdir, çünkü kelimenin anlamı da budur –bir işi birlikte
yapmak.
Birlikte çalışmaktan en çok hoşlandığınız oyuncular kimler?
Bugüne kadar en iyi geçindiğim oyuncu Humphrey Bogart’tır. Onunla birlikte To
Have and Have Not ile The Big Sleep’te çalıştık.
Başka bir film senaryosu yazmaya niyetiniz var mı?
Evet, George Orwell’in 1984’ünü yazmak isterdim. Her zaman inandığım ve
romanlarımda işaret ettiğim düşüncemi, yani insanın temel özgürlük istenci
sayesinde asla yok edilemeyeceğini kanıtlayan bir final var aklımda.
Bu filmler için çalışırken en iyi sonuçları nasıl elde ediyorsunuz?
Çalıştığım filmler arasında bana en başarılı gelenler oyuncularla yazarın
senaryoyu bir kenara koyup sahneyi tam kamera çalışmaya başlamadan önce, prova
esnasında keşfettikleri filmler olmuştur. Eğer senaryo yazarlığı işini ciddiye
almasaydım, ya da ciddiye alamayacağımı hissetseydim filmlere ve kendime olan
saygım yüzünden bu işe hiç girmezdim. Ama artık iyi bir senaryo yazarı
olamayacağımı çok iyi biliyorum; o yüzden senaryo yazarlığının romancılık kadar
büyük bir önceliği asla olmayacak benim için.
Efsanevî Hollywood deneyiminiz hakkında bir şeyler söylemek ister misiniz?
MGM’le bir anlaşma yapmış, eve dönmek üzereydim. Birlikte çalıştığım
yönetmen bana, “Burada yine çalışmak istersen haber ver, ben de yeni bir anlaşma
için stüdyodakileri ararım,” dedi. Ben de teşekkür edip evime gittim. Yaklaşık
altı ay sonra yönetmen arkadaşıma telgraf çekip yine aynı stüdyoyla çalışmak
istediğimi söyledim. Bir süre sonra bir Hollywood ajanından ilk haftalık maaşımı
çek olarak aldım. Şaşırmıştım, çünkü önce resmî bir yazı ve stüdyodan bir
kontrat bekliyordum. Kendi kendime anlaşmayı yollamayı ihmal ettiler, sonraki
postayla gelir herhalde, dedim. Oysa bir hafta sonra ajandan yeni bir mektup
aldım ve mektup zarfının içinden ikinci haftanın maaşı çıktı. Bu anlattığım
olaylar 1932 Kasımında başladı ve 1933 yılının Mayıs ayına kadar devam etti.
Sonra stüdyodan bir telgraf geldi. Şöyle yazıyordu: “William Faulkner, Oxford,
Miss. Neredesiniz? MGM Stüdyoları.”
Yanıt olarak şöyle yazdım: “MGM Stüdyoları, Culver City, Kaliforniya. William
Faulkner.”
Telgraf çekmekle görevli genç kadın bana “Mesajınız nedir Bay Faulkner?” diye
sordu. “Budur,” dedim. O da bana dönüp “Kurallarımız gereği mesajı olmayan bir
mesaj gönderemem, bir şey söylemeniz lazım,” dedi. Bana gösterdiği örneklere
baktım ve birini seçtim –sanırım iyi evlilik yıldönümleri gibi birşeydi. Bunu
gönderdim. Sonra stüdyodan telefon ettiler, bana ilk uçağa binip New Orleans’a
gelmemi ve stüdyo yöneticisi Browning’e durumum hakkında rapor vermemi
söylediler. Oxford’dan hemen trene binip sekiz saat içinde New Orleans’a
gidebilirdim. Ama stüdyodakilerin söylediklerine boyun eğdim, Memphis’e gittim.
Memphis’den New Orleans’a uçak seferleri vardır, ama çok sık yapılmaz bu
seferler. Üç gün sonra kalktı ilk uçak.
Saat altı gibi Bay Browning’in oteline ulaştım ve ona rapor verdim. İçeride bir
parti yapılıyordu. İyi bir uyku çekmemi ve sabah erkenden kalkmaya hazır olmamı
söyledi. Ona hikâyenin nasıl birşey olduğunu sordum. “Hikâye mi, evet, hikâye
için bilmemkimin odasına git. O senaryonun devamlılığını kontrol eden kişidir,
sana hikâyenin ne olduğunu anlatır.”
Ben de bu odaya gittim. Devamlılık yazarı tek başına oturuyordu odasında. Kim
olduğumu söyleyip hikâyeyi sordum ona. “Diyalogları yazdığınız zaman hikâyeye
bakabilirsiniz,” dedi. Browning’in odasına gidip olup biteni anlattım. “Geri dön
ve o bilmemkime gidip... Her neyse, en iyisi sen şimdi iyi bir uyku çek de sabah
erkenden işe koyulabilelim.”
Böylece ertesi sabah Browning’le epey güzel küçük bir tekneye atlayıp Grand
Isle’a doğru yola çıktık. Film bu yüz mil kadar uzaktaki yerde çekilecekti;
oraya tam öğle yemeği vakti ulaştık ve hava kararmadan New Orleans’a döndük.
Bu böyle üç hafta devam etti. Arada bir hikâyeyi bilmediğim için endişelenirdim
ama Browning hep “Endişlenmeyi bırak. İyi bir uyku çek de sabah erkenden işe
koyulabilelim,” derdi.
Bir akşam Grand Isle’dan döndükten sonra, daha odama yeni girmişken telefon
çalmaya başladı. Browning arıyordu. Hemen odasına gelmemi istedi benden. Gittim.
Elinde bir telgraf vardı: “Faulkner kovuldu. MGM stüdyoları.” “Üzülme,” dedi
Browning, “Bilmemkimi hemen şimdi arayıp seni yine işe aldırmakla kalmayacağım,
üstüne bir de özür mektubu yazdıracağım.” Kapının çaldığını duyduk. Yine telgraf
çekmişlerdi: “Browning kovuldu. MGM stüdyoları.” Böylece ben eve döndüm. Sanırım
Browning de bir yerlere gitti. Devamlılık yazarını ise hâlâ bir odada oturmuş,
eli çenesinde çalışırken hayal edebiliyorum.
Yazarın sinema için çalışırken taviz vermesi gerektiğini söylediniz. Peki ya
kendi yazarlığı konusunda? Okura karşı herhangi bir sorumluluğu var mıdır
yazarın?
Yazarın sorumluluğu yaptığı işi iyi şekilde bitirmektir; bundan sonra geriye
herhangi bir sorumluluğu kalıyorsa bunu da istediği gibi yerine getirmekte
özgürdür. Ben kendim dış dünyayı düşünemeyecek kadar meşgulüm. Beni kimin
okuduğuyla ilgilenecek vaktim de yok. Filancanın benim ya da bir başka yazarın
kitaplarımız hakkındaki fikriyle ilgilenmiyorum. Uymam gereken benim kendi
koyduğum kıstaslardır –yani La Tentation de Saint Antoine’ı ya da Eski Ahit’i
okurken hissettiğim gibi hissetmemi sağlayacak şekilde yazmaktır. Bu kitaplar
bana kendimi iyi hissettirir. Bir kuşu izlerkenkine benzer bir mutluluktur bu.
Eğer yeniden hayata gelebilseydim bir akbaba olmayı isterdim. Kimse bir akbabayı
rahatsız etmez, hayatında hiç tehlike yoktur ve ayrıca bir akbaba yemek seçmez,
her şeyi yer.
Standartlarınıza ulaşmak için hangi tekniği kullanıyorsunuz?
Bırakalım da romancılık teknikleriyle ilgileniyorsa, yazar bu cerrahi operasyon
işinin inceliklerini ya da tuğla dizme yöntemlerini tek başına öğrensin. İyi
yazmak için mekanik bir yöntem, bir formül yoktur. Bir edebiyat teorisini takip
eden genç bir yazar aptallık etmiş olur. Kendinizi kendi hatalarınızla eğitin;
insanlar hata yapa yapa öğrenirler. İyi sanatçı kimsenin ona akıl öğretecek
kadar iyi olmadığına inanır. Müthiş bir kendini beğenmişliğe sahiptir. Kendinden
önce gelen yaşlı yazara ne kadar saygı duysa da onu altetmek ister.
Yani tekniğin önemsiz olduğunu mu söylüyorsunuz?
Kesinlikle öyle demiyorum. Bazan teknik ipleri eline alır ve yazarın hayalini
kurduğu şeyle daha yazarın kendisi uğraşmaya başlamadan onu kontrol etmeye
başlar. Bu güç gösterisi dediğimiz şeydir ve böyle durumlarda yapıtı bitirmek
sadece tuğlaları güzel bir biçimde yan yana getirmek anlamına gelir, çünkü yazar
muhtemelen daha ilk kelimeyi yazmadan sonuna kadar romanına koyacağı bütün
kelimeleri biliyordur içten içe. Döşeğimde Ölürken’i yazarken böyle olmuştu.
Kolay değildi. İçten yazılmış hiçbir roman kolay yazılmaz. İşin basitliği
kullanacağım bütün malzemenin elimde hazır oluşundaydı. Romanımı altı hafta
boyunca o zaman günde on iki saat çalıştığım işimden arta kalan zamanlarda
yazdım. Basitçe anlatmak gerekirse, bir grup insan hayal ettim ve onları
evrensel ve doğal felaketlerin, sellerin ve yangınların içine attım.
Bir yazarın sahip olması gereken özellik kendi yapıtını yargılarken tarafsız
olabilmek ve kendini bu konuda aldatmayacak dürüstlüğe ve cesarete sahip
olmaktır. Kitaplarımın hiçbiri kendi standartlarıma ulaşmamış oldukları için,
yazdığım bir romanı daha önce yazdıklarım arasından bana en çok acı ve keder
verenine göre yargılarım, tıpkı bir annenin hırsız ya da katil olan çocuğunu
rahip olan çocuğuna oranla daha çok sevmesi gibi.
Bu bahsettiğiniz hangi romanınız?
Ses ve Öfke. Beş ayrı seferde, ondan kurtulana kadar bana azap veren hayalimden
kurtulmaya çalışarak hikâyeyi anlatmaya çalıştım. İki kayıp kadının trajedisidir
bu kitap: Caddy ve kızının. Dilsey en çok sevdiğim karakterlerimdendir çünkü
güçlü, cesur, sakin ve dürüsttür. Benden çok daha cesur, dürüst ve eli açıktır.
Çağdaşınız olan yazarları okuyor musunuz?
Hayır, okuduğum kitaplar gençken okuyup sevdiğim ve eski dostlarla görüşür gibi
sürekli geri döndüğüm romanlardır: Eski Ahit, Dickens, Conrad, Cervantes, Don
Quijote –bu kitabı bazılarının İncil’le yaptıkları gibi her yıl okurum. Sonra
Flaubert, Balzac –kendi kusursuz dünyasını yaratmış bir yazar– Dostoyevski,
Tolstoy, Shakespeare. Melville’i arada bir okurum ve şairlerden Marlowe’u,
Campion’u, Jonson’u, Herrick’i, Donne’u, Keats’i ve Shelley’i severim. Hâlâ
Housman’ın şiirlerini okumaya devam ediyorum. Bu kitapları o kadar çok yeniden
okudum ki artık onlara baştan başlayıp son sayfaya kadar da okumuyorum. Sadece
bir sahneyi okuyorum, ya da bir karaktere bakıyorum, tıpkı bir arkadaşımla
birkaç dakikalığına sohbet eder gibi.
Peki ya Freud?
Ben New Orleans’da yaşarken herkes Freud’dan bahsederdi ama ben onu hiç
okumadım. Shakespeare de okumamıştı. Melville’in okuduğunu da zannetmem –Moby
Dick’in okumadığından eminim.
Dedektif hikâyeleri okuyor musunuz?
Bana biraz Çehov’u hatırlattığı için Simenon okuyorum.
Peki ya en sevdiğiniz karakterler?
En sevdiğim karakterler vahşi, acımasız, alkolik, fırsatçı, güvenilmez, sanırım
karakterine ait herşeyin epey kötü olduğunu söyleyebileceğimiz ama yine de bir
karaktere sahip olan Sarah Gamp, sonra Bayan Harris, Falstaff, Prens Hal, Don
Quijote ve elbette Sancho’dur. Leydi Macbeth’i her zaman tutarım. Bottom,
Ophelia ve Mercutio’yu da –o da, Bayan Gamp da hayatla mücadele etmiş, pek öyle
ayrıcalık istememiş, hiç de yakınmamışlardır. Huck Finn elbette ve Jim. Tom
Sawyer’ı hiçbir zaman çok sevmedim –gıcık biri. Ayrıca George Harris’in 1840 ya
da 1850’de Tennessee dağları hakkında yazdığı romanındaki Sut Lovingood’u
severim. Kendisi hakkında hiçbir yanılsaması yoktur, elinden gelenin en iyisini
yapar; bazan korkaktır ve korkak olduğunu bilir ve bundan utanmaz; başına
gelenler yüzünden kimseyi suçlamamış, Allah’a da bu yüzden veryansın etmemiştir.
Roman sanatının geleceği hakkında birşeyler söyleyebilir misiniz?
İnsanlar roman okumaya devam ettikleri sürece bazı insanların oturup roman
yazmaya devam edeceklerini düşünüyorum; tabii eğer resimli dergiler ve çizgi
romanlar en sonunda insanın okuma yeteneğini yok etmezlerse.
Peki eleştirmenlerin işlevi?
Sanatçının eleştirmenleri dinleyecek zamanı yoktur. Eleştirmenleri yazar olmak
isteyenler okur, yazmak isteyenlerin buna vakti yoktur. Eleştirmenin işlevi
sanatçının kendisine yönelik değildir. Bir mekanizma gibi düşünürsek, sanatçı
eleştirmenin bir kademe üstündedir, çünkü sanatçı eleştirmeni hareket ettirecek
şeyi yazıyordur. Eleştirmen de sanatçı dışındaki herkesi hareket ettirecek olan
şeyi.
Yani yapıtlarınızı kimseyle konuşup tartışmaya ihtiyacınız olmadığını
söylüyorsunuz?
Evet, vaktimin çoğu onları yazmakla geçiyor zaten. Kitaplarımın beni memnun
etmesi gerekir ve ediyorlarsa üzerlerine konuşmam da gerekmez. Beni memnun
etmiyorlarsa onlardan bahsetmem onları daha iyi kılmaz, ne de olsa kitapları
daha iyi kılacak tek şey onların üzerinde biraz daha çalışmaktır. Ben bir
edebiyatçı değil, bir yazarım. Boş konuşmaktan hoşlanmam.
Eleştirmenler kitaplarınızda akrabalık ilişkilerinin merkezî olduğunu
söylüyorlar.
Bu onların görüşü ve söylediğim gibi, ben eleştirmenleri okumuyorum. İnsanlar
hakkında yazan birinin hikâyesini ilerletmek için önemli değilse karakterlerinin
akrabalık ilişkilerine mesela burunlarının şekillerinden daha fazla ilgi
göstereceğini pek sanmıyorum. Eğer yazar dikkat göstermesi gereken şeye, yani
hakikate ve insan yüreğine odaklanırsa o zaman başka şeylere, burunların şekli
ya da akrabalık ilişkileri gibi fikirlere ayıracak pek zamanı kalmaz; çünkü
bence fikirlerin ve gerçek hayata dair bu tür küçük bilgilerin hakikatle öyle
çok bir bağlantısı yoktur.
Paris Review’dan çeviren: Kaya Genç
kitap-lık
Sayı: 82 Nisan 2005