Doğumunun yüzüncü yıldönümünü yaşadığımız bu yıl J.P. Sartre’ı kişiliği ve
yapıtlarıyla anmak, benim kuşağım için aynı zamanda yaşamlarımızın ve
yaşadıklarımızın önemli bir bölümünü yeniden düşünmek ve onu irdelemek anlamına
geliyor.
Geriye bakışla şunu görüyorum: Yaşamımın onun ömrüyle kesiştiği 1980 yılına
kadar en kritik noktalarda dönüp Sartre’ın yazdıklarına, yazar ve politikacı
olarak yaptıklarına bakmışım, onu kendime örnek almaya cesaret ettiğimde kendimi
eleştirmişim, eleştiremediğimde ise ondan uzaklaşmaya çalışmışım, ama daima
hayranlıkla, bir Fransız entellektüelinin yaşamdaki olanaklarına (eğitimi,
yaşama tarzı, dostları ve özgürlüğü) duyduğum, duyabileceğim gıptayla, Sartre’ı
okumak benim için kaçınılmaz bir lüks ve tutku olmuş.
50’li yılların sonuna doğruydu, ilk kez dostum Demir Özlü’nün elinde, üniversite
kitaplığından ödünç aldığı Varlık ve Yokluk’u (L’étre et le néant, 1943) görmüş
ve onun ardına düşmüştüm. Düşünülmeli ki bizim Sartre’ı bulguladığımız, ikinci A
Dergisi’nde Varoluşçuluk özel sayısı düzenlediğimiz ve Asım Bezirci’nin
Varoluşçuluk bir Humanizmdir’i (L’Existentialisme est un Humanisme, 1946)
çevirmeye ikna olduğu yıllarda Sartre, Saint Genet üzerine olan kitabından
(1952) beri yeni bir düşünce aşamasına geçmeğe hazırlanıyordu. 1960’ta bir
aşamanın en önemli ürünü olan Dialektik Aklın Eleştirisi’ni (Critique de la
Raison Dialectique) yayınlamıştı bile.
Ben ise o yıllarda Sartre’ın İmgelem (L’Imagination, 1936), Bir Heyecanlar
Kuramı Taslağı, (Esquisse d’une Théorie des Emotions, 1939) gibi kitaplarını
daha yeni okuyordum. Romanları ve öykü kitabı ise beni büyülemiş, felsefe ile
edebiyatın birlikte sürdürülebileceği konusundaki inancımı pekiştirmişti.
İstanbul’da bile yabancı dilde kitap bulmanın sorun olduğu yıllardı; yabancı
yazarlar üzerine tanıtıcı yazılar tek tüktü.
Yeditepe dergisinde J.P. Sartre ve Aldous Huxley üzerine birer yazı
yayımlanmamış olsaydı ne yapardım acaba? Bu kısa özgeçmişsel girişle amacım, en
başta benim ve arkadaşlarımın Sartre’ı neredeyse bulunmazken bulunur
kıldığımızı, bulunca da onun bütün yazılarına egemen olan hüzünlü iyimserliğini
(toplumdan gelen bütün karşı komalara, “varoluşçuluk” modasına kapılma
suçlamalarına karşın) paylaştığımızı dile getirmekti.
Fakat bütün bunların aradaki boşluk(lar) kapatılarak bugün bizim için olan bir
Sartre portresiyle tamamlanması gerekir. Sartre’ın etkisi ve açtığı yol neydi?
Bugünkü etkisi nedir? Açtığı yol duruyor mu? Sartre’ı anmanın belli bir
kolaylığı var. Fakat Sartre’ı anlayışım nereye kadar uzanıyor? Acaba onu anlamak
kadar belki anlamamak da (teoride ve pratikte) yararlı, uygun olabilir mi?
Sartre’ın getirdiği sorunlar bağlamında bugün asıl anlamadığımız nokta nedir?
Kuşkusuz bu ve bu gibi sorulara burada ancak bir yanıt verme denemesine
girişilebilir. Uzun vadede bu yanıtın bir taslak olarak kalacağı göz önünde
bulundurularak.
Sartre ile sonraki ilişkileri daha iyi tanımlamak üzere yeniden başa dönüyorum.
Sartre’dan ilk okumalarımı yaptığım yıllarda onun ne yazdığından ve hangi
sonuçlara vardığından çok belki de ne yaptığı benim için önemliydi. Sartre
felsefe ile ne yapıyordu? Kendinden önceki ve çağdaş felsefeyi dünya ile ilgili
sorunların nasıl bir anlatımı haline getirmeyi başarıyordu? İlk Sartre
okumalarım beni E. Husserl’in fenomenolojisi ve onun sorunlarıyla tanıştırdı.
Şunun bilinmesinde yarar var: Fransızca okuyan felsefe dünyası için de E.
Husserl’in fenomenolojisi ve onunla yakından ilgili olan, M. Heidegger’in
ontolojisi ile ilk tanışma, 1933-34 yılları arasında Berlin’de burslu olarak bu
konuları inceleme fırsatı bulan Sartre’ın –daha ilk yayını olan İmgelem
üzerinden başlayarak– yazıları üzerinden olmuştur.
Benim için ise ilkin Sartre’ın izinden, fakat asıl kaynaklara eğilerek E.
Husserl’in yapıtlarını incelemem, hatta sonraki yıllarda çalışmalarını hemen
hemen bütünüyle fenomenolojinin tipik sorun ve kavramlarına ayırmam Sartre’ın
düşüncesinden bağımsızlaşmam için başlıca neden olmuştur. Bugün için ise
Sartre’ı geçen yüzyılın başlıca filozofları ve düşünce akımlarının oluşturduğu
genel panorama içindeki perspektivine oturtmak, yeniden tanımlayabilmek şansına
benim o zaman sahip olmadığım bu şansa sahibiz. Bu yüzden tanımlama yapıldığında
başlıca şu noktalar ortaya çıkacaktır sanıyorum.
İlkin, Sartre’ın felsefedeki çıkış noktası gerçekten de Husserl’in
fenomenolojisi ve onun “olguların kendisine dönelim” çağrısıdır. Husserl Ideen
I’de olgularla özleri birbirinden ayırdettikten sonra, bunları fenomenolojik
(yani doğal olan herşeyden soyutlanmış ve salt “görünüş”lerin apaçıklığına
indirgenmiş) bilincin içeriklerinde bir araya getiriyordu. Böyle bir bir araya
getirme tabii ki fenomenolojiyi idealist bir öz öğretisi (Platon’cu bir bilinç
felsefesi) haline sokma tehlikesini taşıyordu. İşte Sartre bu nedenle ilk
yazılarından başlayarak Husserl’in metafizik idealizmine ve bilinç içeriklerini
doğadan ve toplumdan yalıtmanın sonucu olabilecek tekkendicilik (solipsizm)
tezine karşı savaşım vermiştir. Fakat bence bu savaşım asla metafiziğe karşı
değil, onun bir türü olan idealizme karşıdır. Nitekim Sartre’ın varoluşçuluğunun
bir çeşit realizm, fenomenolojik realizm olduğu pekala söylenebilir.
Bu realizme varmak için aynı zamanda M. Heidegger’in ontolojisini
fenomenolojikleştirir: örneğin Dasein’ı (Orada-Varlık) “insan gerçekliği” adı
altında yeniden fenomenolojik bilincin diline çevirir, Heidegger’in metafizik
bir kalıntı olarak yorumladığı özne-nesne ikiliği hep bu realizm adına yeniden
canlandırılır: Fakat bu ikilikte yalnız nesne olduğu gibi bırakılmış, öznenin
yerine ise dünyaya ait olduğu ölçüde ona yabancılaşmış (işte Sartre’ın uğraştığı
insanlık durumları: utanma, boğunç, bulantı vb.) bir “ben” getirilmiştir.
Sartre’ın realizmi yabancılaşılmış bir “rés”in (şey) ve ona yabancılaşan
bilincin realizmidir. Bu yabancılaşma, ona göre aynı zamanda özgürlüktür, çünkü
yalnızca özgür ve sorumlu olan yabancılaşabilir: Çok alıntılanan tümcesine göre,
“insan özgürlüğe mahkûmdur” (Varlık ve Yokluk, IV).
Sartre’ın felsefesinin burada çiziktirmeye çalıştığım ana çizgileri, onun
Hegelci ve Marxist geleceğini de belirlemiş ve Sartre’a buradaki temeller
üzerine yeni yapılar kurdurmuş, düşünce savaşımında yeni cepheler açtırmıştır.
Buradaki felsefi öncülleri nedeniyle, her türlü konuşulan sözden soyutlanmış bir
çeşit dil idealizmi olarak gördüğü yapısalcılığa karşı çıkmıştır. Özgürlüğü
varoluşsal bir a priori olarak görmesi Freud’un bilinçaltı öğretisini ilk elden
kabul etmemesine yol açmıştır. Aynı özgürlüğü ontolojik olarak, insanın
dünyadaki mahkûmiyeti olarak görmesi özgürlüğü prima philosophia olarak ethik’in
bir koşulu diye gören E. Levinas’la karşıtlaştırılmıştır.
Sartre’ın felsefe dünyasında yarattığı heyecan bence onun metafiziği
gerçekleşmiş olarak göstermesinden, “insanın varoluşu özünden önce gelir”
diyerek Husserl’in fenomenolojik olgu’larla ilgili görüşünü mutlak anlamda bir
olumsallıkla genişletmesinden, önkoşulsuz, adeta başlangıçsız bir varoluş tezini
savunmasından ileri gelmiştir. Fakat bu heyecan bugün için sönmüştür; çünkü
metafiziğin gerçekleşmesinden çok onun “red”dine, “yenilmesi”ne “söküm”üne,
“yapısöküm”üne, metafizik düşüncenin “yapısızlaştırılma”sına gerek olduğu
anlaşılmıştır. Heidegger’in kapıdan kovduğu metafiziği Sartre pencereden içeriye
alırken kuşkusuz bunu metafiziğe metafizikle idealizme bir çeşit fenomenolojik
realizmle karşı çıkmak adına yapmıştır ama, insan özgürlüğü düşüncesi varlıkla
varolanın ayrımını (Heidegger’in ünlü “ontolojik ayrımı”nı) tanımamaya kadar
vardırmıştır onu. Artık insan varolanların ortasında durarak özgürdür yoksa
varolanlardan olan ayrımı temsil ettiği için değil; böylece Sartre düşman
istilası altında başka hiçbir zaman olamayacağı denli özgür olduğunu söyleyecek
kadar (bırakalım ontolojik ayrımı!) sağduyuya aykırı bir görüşü varoluşsal bir
jest olarak ortaya atma başarısını göstermiştir.
Sartre’ın başka filozoflarla olan kavgasındaki bu aşırılıklarını ve içine
düştüğü çelişkileri bir yana bırakacak olursak, bana, ondan bugüne kalan
görüşler arasında (burada sistematik bir serim yapmaktan özellikle kaçınıyorum)
en ilginç ve özgün olanı “Başkası” ile ilgili fenomenolojik-dialektik yorumudur
gibi geliyor. Tabii yine kendi sınırları içinde. Ama özellikle bu noktada
Sartre’ın –her zamankinden daha çok– kendi analizlerinin sınırlarını zorladığı
izlenimini taşıyorum. “Başkası” konusu için klasik yer, Varlık ve Yokluk
yapıtının “Bakış” başlığını taşıyan IV. ana bölümüdür. Başkası (Başkası’nın
“kendim” dediğim şey karşısında aşkınlığı) sorununu Sartre hemen hemen Merleau-Ponty
ve E. Levinas’la aynı zamanda E. Husserl’in –Fransızcaya Levinas tarafından
çevrilmiş olan– Descartes’çı Meditasyonlar’daki özneler-arasılık (fenomenolojik
özne başka özneleri nasıl anlıyor?) sorununun eleştirel bir devamı olarak
işlemiştir.
Sartre, Başkası’nın aşkınlığını kurmak için aslında iki cephede, hem Descartes’a
karşı, hem de Husserl’e karşı savaş verir: bir yanda cogito’yu, Descartes’çı
“düşünüyorum”u benim kendi varoluşumun Başkası için olması olgusuyla ve böylece
Başkasının varoluşuyla genişletmeye çalışır, öbür yandan ise benim Kendi
varoluşuma fenomenolojik bilinç karşısında bağımsızlığımı verir. “Ben” ve
“Başkası” fenomenolojik refleksiyonla, fakat ona karşı onun indirgeyici yorumuna
karşı direnen duruluklarıyla düşünülürler. Böylece fenomenolojik refleksiyonun
karşısına “ben” ve Başkası eşit bir bağımsızlıkla ve neredeyse eşit haklarla
çıkar. Yaptığım bir eylemin bilincine ilkin bilinç öncesi bir biçimde varıyorum
ve bu bilinç, bu refleksiyon onun zenginlik ve aşkınlığını asla tüketmiyor. Bu
açıdan “ben” ile Başkası arasında büyük bir ayrım yoktur, Sartre’a göre.
Rimbaud’nun ünlü sözüyle “Ben bir başkasıdır”.
Böylece fenomenolojik-reflektiv bilincin tiyatro sahnesinde birbirinden bağımsız
/ birbirine bağımlı iki varoluş, Ben ve Başkası cehennemi oyunlarına başlarlar.
Sartre bu oyunu aynı zamanda G.W.F. Hegel’in Tinin Fenomenoloisi’ndeki
Köle-efendi dialektik’i açısından görür; daha doğrusu oyunu götüren, geliştiren
bu dialektiktir, fakat “özgürlük” (Benim karşımda Başkası”nın Başkası karşısında
benim özgürlüğüm) Hegel’de olduğu biçimde pozitif bir biçimde tanımlanmaz. Çünkü
Sartre’a göre tek okunaklı sentez, hayırlamadır. Ben ile Başkası’nın birbirini
hayırlayarak bütünselliğe kavuşması.
Sartre varoluş sorununun içine Başkası’nı, Ben’in bir anlamdaki Hiçliği olarak
almakla bir vuruşta Heidegger ontolojisinin getirdiği (özellikle Varlık ve
Zaman’da yer yer ortaya çıktığı düşünülen) solipsizm tehlikesini atlatmıştır.
Beri yandan Ben ile Başkasının (biraz aşağıdaki örnekle daha iyi anlaşılacak
olan) yüz yüze kalması, E. Levinas’ın Başkası ile karşılaşma ile ilgili betim ve
çözümlemelerini anımsatmaktadır. Ancak Levinas’ta Ben’den Başkası’na doğru tek
yönlü bir gidiş varken, Sartre’da Başkası, Yabancı (örneğin Avrupalı’ya karşı
Asyalı ya da tersi) Ben’i aynı zamanda Başkası haline getirir, böylece
yabancılaşma kırılma noktasında bir daha kırılır. Gerçekten Sartre’ın Başkası
ile ilgili dialektik’inin –Adorno’nun “negatif dialektik”ine benzetilerek– kırık
dialektik olduğu söylenebilir. Ancak bu dialektik, Adorno’da olduğu gibi
toplumsal, şiirsel, Mesihvari bir ütopya ile sonuçlanmaz.
Ben ve Başkası kırıldıkları yerde birbirinden ayrılıp yeniden bağlanmaya, bir
bütünlük oluşturmaya çalışmazlar, kırılmış daha doğrusu çatlamış olarak
birbirine bağlı kalır ve böylece herbiri aynı zamanda birer mazohist ve sadist
olarak özel ve cehennemi bir çift oluştururlar. (Gizli Oturum tiyatro yapıtında
olduğu gibi). Asıl önemlisi: Ben ve Başkası dünyayı ancak böyle kurabilirler.
Ben ve Başkası olduklarına inandıkları ölçüde her şey yolunda gider gibi
gözükürken, Ben’in de bir Başkası, Başkası için Başkası olduğu anlaşıldığı
ölçüde Kafka’nın romanlarında olduğu gibi “saçma” fakat yine de “doğru” bir
dünyanın figüranlarına dönüşürler.
Sartre kendi çözümlemeleriyle Kafka’nın Dava ve Şato gibi romanları arasındaki
yakın ilişkiyi kendisi vurgulamıştır: “belli bir anlamda K.’nın ve kadastro
memurunun yaptıkları herşey, kendilerine aittir, ve dünya üzerinde etkili
oldukları ölçüde, aldıkları sonuçlar beklentilerine karşılık olur: yani başarılı
eylemlerdir bunlar. Fakat aynı zamanda bu eylemlerin doğruluğu sürekli olarak
onlardan kaçmaktadır; temel olarak doğru anlam olan bir anlamları vardır, yine
de bunu ne K. ne de kadastro memuru tanıyacak halde değildirler. Gerçi Kafka
burada Tanrısalın aşkınlığına varmak istemektedir; Tanrısalın yüzü suyu
hürmetine insan eylemi doğrunun yolunu bulacaktır. Ama Tanrı burada yalnızca
sınırına kadar zorlanmış Başkası kavramıdır (L’être et le néant, s. 324)
Sartre’ın Ben ve Başkası ilişkisi için verdiği ünlü “Başkasının Bakışı” örneği
pekâlâ Kafka’nın bir masalı olabilecek ve ona tamamlanabilecek bir örnektir: Bir
kapının önünde durarak kapının ardındakini gözetliyorum. Başkası geliyor ve beni
orada bakışıyla yakalıyor: o ana kadar kendim için bir özneydim, şimdi artık bir
nesneyim. Başkasının bakışıyla nesneleşen kendi vücudumdan utanıyorum,
korkuyorum. Başkasının bakışı hem ilkin onu başkası olduğu ve kendimin de ona
göre Başkası olduğum yolundaki doğruya vardırıyor. Burada Sartre’ın örneğini
belki de içerebileceği noktalarla şöyle geliştirebiliriz: anahtar deliğinden
asıl ve öncelikle Ben, benim için Başkası olarak kapının ardında bulunan birine
bakıyordum, onu gözlerimle esir almış bulunuyordum. Şimdi bir Başkası gelerek
benim bu başlangıçtaki ayrıcalığımı elimden aldı.
Ama şimdi o benden kapının deliğinden ne gördüğümü anlatmamı isterse ne olacak?
Ben o zaman kapının ve anahtar deliğinin belirlediği bir ara bölgede değil
miyim? Tıpkı K. ile kadastro memurunun dünya ile Tanrı arasında bir arada kalmış
oldukları gibi. Tanrı olmayı onun bakışı ile dünyaya bakmayı istiyordum ama bir
Tanrı olamayacağım anlaşıldı, fakat artık dünyaya ait de değilim. Bu “ara”
Kafka’nın birçok yazısına konu olmuştur (örneğin “Mahkemenin Önünde”, “O”).
Fakat bir “ara” ile dialektik bağdaşabilir mi? Sartre, Kafka’yı
dialektikleştirmekte, ondan bir bütünlük yaratmakta haklı olabilir mi?
Sartre 1960’lı yıllardan başlayarak dialektik felsefenin sorunları içine girdi
ve kaçınılmaz olarak “totalité” (“bütünlük”) kavramının ayırılıklarına,
açmazlarına dolandı. Tam apolitik bir kişilikle politikanın içine atıldı,
örneğin Che’yi ziyarete gitti, Mao’cu oldu, M. Foucault ile birlikte sayısız
politik gösteriye katılarak sokağa döküldü. Bütün bu girişimleri ve buradaki
başarı / başarısızlığı, doğrulucuğu ve yorulması, bence Varlık ve Yokluk’u
hazırlayan ama ondan bağımsız da okunabilen ilk yapıtlarının dahiyane parıltısı
üzerine gölge düşürmedi. İmgelem (L’Imagination, 1936) fenomenolojik psikolojiye
önemli bir katkı olmakla kalmadı, Sartre öteki kitaplarında da Husserl’in maddi
olanaksızlık nedeniyle okuma fırsatını bulamadığı başka ve daha geç dönem
yapıtlarındaki görüşlerine önaldı. Bir Heyecanlar Kuramı Taslağı’nda (Esquisse
d’une Théorie des Émotions, 1939) insan heyecanlarının dünya ile büyü edimi
türünden bir hesaplaşma olduğu görüşünü öne atmıştı.
İmgesel’de (L’Imaginaire, 1940) hayalgücü ürünlerinin nesnel dünyadan az çok
bağımsız “gerçekdışı” bir dünya olduğu iddiasını getirmişti. Geç yayınlanan,
fakat aslında ilk çalışması olan Ego’nun Aşkınlığı. Bir Fenomenolojik Betim
Taslağı’nda (La Translendance de L’Ego. Esquisse d’une Description
Phénoménologique, 1966) yapıtında “ego”nun, insan gerçekliğinin dünya ile
ilişkisini, kendi durum ve eylemleri üzerinden bunları tıpkı bir “şiir” gibi
araya sokarak kurduğu noktasını geliştirmiştir. Bence, Varlık ve Yokluk’un
ilginç görüşlerine varan, bu dialektik öncesi yapıtlar, insan gerçekliğinin
karşıtlıkların garip bir dayanışma içinde olsalar da birbirlerine direndikleri,
yabancılaşılmış, ama yine de insanın özüne ait olan Kafka’msı bir dünya içine
yerleştirilmesiyle en iyi anlaşılabilir. Bu yapıtlarıyla Sartre, Kafka gibi
çağdaşımızdır.
Alman filozofu Peter Sloterdijk bundan bir süre önce Sartre üzerine yayınladığı
“Büyük Yadsımacı” başlığını taşıyan yazıda şu eleştiriyi dile getiriyordu:
“Sartre sadik bir bâtınî bilginin usta bir düşünürüydü; kendisine çizdiği yol,
gökyüzü ile yeryüzü arasında yadsınmayı hak etmeyecek hiçbir şey bulunmadığı
inancıyla aydınlatılmıştı. Bu tanılamanın ışığında çağdaş düşüncenin neden artık
kolayca onun yolu üzerinde ilerlemediği anlaşılmaktadır. Yadsınmanın romanında
yeni bir bölüm açılmış bulunmaktadır. Daha ilk sayfalarda, özgürlüğün bu büyük
öğretmeninin üzerine pek fazla söyleyeceği şey olmadığı kavramlarla
karşılaşıyoruz: ekosistemler, ağlar, çokluklar, atmosferler, sibernetik
mekanizmalar...
Şeyler ve insanlar burjuvazi ile proleteryanın ötesinde yeni topluluklar
kuruyorlar... tüketimin kendisi şeylerin eleştirisi ve yoğaltılması haline
geldi. Henüz işsiz kalmayan tek bir şey varsa o da bulantı (P. Sloterdijk: “Le
grand négateur”, Le nouvel Observateur, Nu. 2104, 3-9 Mart 2005, s. 58). Bu
türlü dile getirdiğinde, Sloterdijk Sartre üzerine eleştirisinde haklı gibi
görünüyor. Yalnız haklı olmadığı bir nokta var. Dünyayı “şey”leştiren
küreselleşme hareketi karşısında yalnız mide bulantımız devam etmekle kalsa yine
de iyi. Başkası olmanın (ve daha doğrusu hâlâ olamamanın) utancı, korkusu ve
boğucu, tiksintisi, sıkıntısı, bunaltısı içimizde gitgide büyüyor.
Sartre’la ve Sartre’sız nereye doğru? Sartre’ı andık. Fakat, yoksa Sartre’ı
anlamadık mı? Beri yandan Başkası’nın bakışı baktığı yerde çoktandır bir Ben
değil, yerkürenin bütününü buluyor. İşte bunu anlamamazlıktan geldiğimiz doğru.
Bugün dünyanın içinde bulunduğu durumdan duyduğumuz utanç acaba bize kalan son
özgürlük mü?
kitap-lık
Sayı: 86 Eylül 2005