Siz bu satırları okurken Lübnan’da ölen sivillerin sayısı kaça yükselecek
bilmiyorum, bugün itibarıyla beş yüzü aştı.
Kana saldırısını aynı anda aynı haber kanalından (hoş CNN dahil tematik TV
kanallarında Lübnanlı çocukların üzerine yağan ateşe ilişkin haber bulmak için
saatlerce beklemek gerekiyor) ‘seyreden’ (Hamas ve Hizbullah’ı terör örgütü
olarak niteleyen, antisemitizmi lanetleyen sosyal(ist) demokrat) bir arkadaşım
telefonda, ‘Hitler işini yarım bırakmış’ biçiminde tüyler ürperten bir cümle
sarf ediyor. Cümleyi duymadan az önce Birleşmiş Milletler’in İsrail
temsilcisinin konuşmasını dinlediğimde de tüylerim diken diken oluyor.
Allah korkusu yitirse...
Temsilci, Lübnan’da başı parçalanan, kolları bacakları kopan, göz yuvalarında
pıhtılaşmış kanla topraktan bir kan çamuru oluşan yüzlerce çocuk için çok üzgün
olduklarını söylüyor. Şöyle diyor yaklaşık olarak: ‘Biz kendimizi savunuyoruz.
Asıl mağdur biziz. Sadece Hizbullah ve onu finanse eden, koruyan, yüreklendiren,
destekleyen ülkelerden değil, tüm (Müslüman) dünyadan varlığımıza yönelik bir
tehdit söz konusu. Herkes bize düşman. Lübnan’da ölen çocukların asıl katilleri
bize kendimizi savunduğumuz için saldıranlardır. Hizbullah, dünyanın en büyük ve
tehlikeli canavarıdır. Lübnan bu canavarı bizzat kendi eliyle beslemiş,
büyütmüştür. Suriye ve İran desteklemiştir, desteklemektedir. Mazlum İsrail
halkı Hizbullah canavarının tehditlerini püskürtmek için kendisini korumaktadır.
Biz, ölen siviller, çocuklar, yaşlılar ve kadınlar için çok üzülüyoruz. Ama
eminim İran ve Suriye’de, Şam’da bu ölümler için kutlama partileri
düzenlenmektedir.’ Konuşma böyle uzayıp gidiyor. Adamın yüzünde ölümün,
öldürmenin, ölmenin donmuş karesi.
Ölüm için bir düşünür, ‘ifadenin bitmesidir’ der. Hem ‘dil’in hem ‘yüzdeki
ifade’nin. Burada dil de ifade de bitiyor sanki. İnce ayarlı, nokta atışı
yapabilen roketlerle tahliye edilmiş bir (sivil) binanın alt katına ‘sığınmış’
çocukları hedef alıp onları vuran, parçalanmış çocuk bedenlerine bakarak, ‘biz
dünyanın en büyük canavarından kendimizi korumaya çalışıyoruz, biz mağdur ve
masumuz’ diyebilmek için insanın yüzünün (ifadesinin) ölmüş olması gerekir.
Burası dilin bittiği yer olsa gerek. Böylesi bir cümle kurmakla, ‘Hitler işini
yarım bırakmış’ demek arasında hiçbir içerik ve nitelik farkı yoktur. Vaktiyle
iki yüz elli bin sivili acımasızca katleden, ekmek kuyruğundaki yüzlerce insanın
bedenini lime lime eden, on binlerce kadına tecavüz eden Sırplar da,
kendilerinin mazlum ve mağdur olduklarını söylüyorlardı.
Bu mağduriyet psikolojisi dinî/etnik milliyetçiliğin yedeğindedir. İnsan
öldürerek bir şeyler anlatmak, olsa olsa Schuon’un dediği gibi, bir ‘bozulma,
çürüme ve kokuşma’ halinin eseridir. İbn Arabi, Fütuhat’ın Seferler Kitabı’nda
‘Allah’tan korkunun olmadığı yerde var olanın kendisini bozulmaktan
kurtaramayacağı’nı söyler. Dünyanın gidişatı, bize teknik gelişme, uygarlık,
insan hakları kültürü, demokrasi vs. gibi yüceltilen, erdemli, mütekamil bir
yeri değil aksine kıyameti haber vermektedir. Bu muazzam çılgınlık, bu histeri,
bu şeytani dalga, bu bozulma ve çürüme, vaktin sonunun geldiğini söylemektedir.
Birleşmiş Milletler’in olağanüstü gündem toplantısında bir tek veto olduğu için
İsrail aleyhine bir ‘kınama’ kararı bile alınamamıştır.
İlkin anayolların, elektrik ve su şebekelerinin, haberleşme kanallarının,
hastanelerin, acil ve zorunlu ihtiyaç kurumlarının yerle bir edildiği, doğrudan
sivil yerleşimlerin bomba sağanağı altında kaldığı, yüzlerce çocuk, kadın ve
kendini savunamaz sivilin katledildiği bu acımasız saldırı karşısında
Humeyni’nin ‘Big Satan’ diye nitelediği ABD’nin dışişleri bakanı, saldırıya
destek kararının ne denli olumlu, yerinde olduğunu açıklamakta, Avrupa’nın uygar
demokrat, gelişmiş ülkeleri seyirci kalmakta, birkaç cılız kınama ve ateşkes
çağrısı yapan ülke dışında hemen tüm Müslüman memleketler de suskun kalmaktadır.
Boşnakları yeryüzünden kazırken bunu bir mağduriyet psikolojisiyle açıklayan
Sırplardan farklı olarak bir ‘şeriat devleti’ olan İsrail, yüzyıllardır ve
özellikle yüzyılın ilk yarısında düçar olduğu büyük bela ve musibetlerden ders
almamış görünmekte, aksine çocukları katletmeyi politik teolojisinin bir parçası
olarak algılamaktadır.
Cezayir’e karşı kendi ülkesine şiddetli bir biçimde muhalefet yürüten Sartre
gibi onurlu bir okuryazarı da yaratamamış olan ülkemizin ise (Nuray Mert ve
Mehmet Bekaroğlu gibi tek başına bir erdem ordusu gibi uğraş veren birkaç
cesuryürek dışında) durumu daha da içler acısıdır. İsrail başbakanı, dünyayı
tehdit edercesine ateşkesin hiçbir biçimde düşünülemeyeceğini açıklıyor
Birleşmiş Milletler toplantısından az sonra. İsrail, dünyada giderek derinleşen
ve yaygınlaşan antisemitizmi sanki bilinçli bir biçimde güçlendirmek için çaba
harcıyor. On yıllardır bölgede kan ve barut kokutan bu müteharrik tarafı
durduracak veya caydıracak bir sağduyu cephesi de yok.
İnsanlık ölürken...
Temsilci, ‘Biz’ diyor, ‘barış ve umuttan yanayız. Biz çocukların ölmesini değil,
okullarında mutlu bir şekilde okumasını isterdik...’ Bir Allah’ın kulu çıkıp
sormuyor, o halde neden o çocukların barındığı o yoksul evlerinin tepesine roket
yağdırıyorsunuz? Niçin yıllardır Filistinli çocukların üzerine tank
sürüyorsunuz? Bununla mı barış ve umudu koruyacak, merhameti koruma isteğini
uyandıracaksınız?’
Bu bir oyun kuşkusuz, ‘bir oyun, bir oyalanma’nın parçası, bir boyutu. Yüz
milyonlarca insanın acımasızca katledildiği bir çağda, bir dünyada, bütün bu
akıl almaz işlerin niçin olduğunu kavramak idrak sınırlarını aşıyor. Büyük
düşünürleri aciz bırakıyor. Bu denli Celal’li tecelliler niçin olup bitiyor
anlamak imkansız.
‘Peki aslolan adalet ve merhametse’ diye soruyor düşünürler, ‘bütün bu olanları
nasıl açıklayacağız?’
Yüz binlerce çocuğun, çaresiz, güçsüz insanın katledilmesi, on binlerce kadının
tecavüze uğraması, bebeklerin parçalanmış bedenlerini tutarak roket ve
kurşunlardan, nükleer ve kimyasal katledicilerden kaçan annelerin babaların
nereden, niçin ve nereye koştuklarını anlamak bizim için imkansız görünüyor.
‘Biz kendimizi savunuyoruz’ veya ‘Hitler işini yarım bırakmış’ sözleri kadar
anlaşılmaz bütün bunlar...
Zaman
01/08/2006