"...İşte bu günlerde Alman milletinin devamı için en büyük tehlike olan ve
haklarında henüz herhangi bir fikir beslemediğim iki şeyi gördüm: MARKSİZM ve
YAHUDİLİK.
işte bu andan itibaren Viyana başkaları için neşe kaynağı olurken benim içinse
hayatımın en hüzünlü anlarına, kaygılı ve üzüntülü beş yılına sahne oldu. Bugün bile
Viyana'nın adı bana sıkıntılı geçen beş yılın acılarından başka bir şeyi hatırlatmaz.
Viyana'daki bu beş yıl içinde boyacılık, amelelik yaptım. Az kazanç devamlı açlığımı bir türlü
doyurmuyordu..."
* * *
2.Bölüm
* * *
Ben, ders göstermede ve imtihanlarda bu hususu son derece önemli bulan bir
tarih öğretmenine rastlamış olmanın etkisi altında kaldım. Bu öğretmen Linz
Realschule'sindeki doktor Leopold Poetsch idi ve bu meziyetleri şahsında
toplamıştı. Sert görünüşlü, fakat içi iyilikle dolu saygıdeğer bir ihtiyardı.
Göz kamaştırıcı görünüşü bizi etkiliyor ve peşinden sürüklüyordu. Ders verirken
bize içinde bulunduğumuz zamanı unutturan ve bütün sınıfı sihirli bir şekilde
geçmişin derinliklerine götürüp, orada yüzyıllarca sislerin altında kalmış
birtakım tarihsel olaylara canlı bir gerçeklik kazandıran, bu saçları kırlaşmaya
başlamış adamı, bugün bile büyük bir heyecan ile gözlerimin önüne getiririm. Biz
öğrenciler, zihinlerimiz açılmış, sinirlerimiz gerilmiş, gözlerimizden yaşlar
gelecek kadar heyecanlı bir biçimde bu adamın dersini dinlerdik.
Bu öğretmen sadece geçmişi, hal ile aydınlatmakla, gözler önü ne sermekle
kalmazdı. O geçmişten, bugün için dersler çıkarmada usta idi. Bizi heyecan
içinde bırakan günün davalarım gayet iyi anla tirdi. Bizim milli
bağnazlığımızdan eğitim yolları buluyordu. Çoğu zaman, sınıfta düzeni sağlamak
için milli hislerimize hitap eder başka çarelere başvurmazdı. Böyle bir
öğretmen, tarihi en çok sevdiğim bir ders yaptı. Ayrıca beni, genç bir devrimci
yaptığı da bir gerçektir. Fakat hemen şunu belirteyim:
Kim Alman tarihini böyle bir öğretmenden okur ve öğrenir de, milletin kaderi
üzerinde yıkıcı olduğu görülen bir hanedanın düşmanı olmaz? Geçmiş devrin ve
bugünün, adi ve şahsi menfaatler uğrunda Almanya'nın menfaatlerine daima hıyanet
eder diye ortaya koyduğu bir hanedanın kim sadık toplumu olabilir? Biz genç
olduğumuz halde Avusturya'nın, biz Almanlar için hiçbir sevgisi olmadığını ve
olmayacağını biliyorduk. Günlük olaylar Habsburgların davranışları hakkında
tarihten çıkan dersleri doğruluyordu. Yabancı zehirler, kuzeyde ve güneyde
milletimizin bozulmasına yol açıyor, Viyana bile her geçen gün bir Alman şehri
olmaktan uzaklaşıyordu. Avusturya hanedanı her hareketi ile Çeklerin işlerine
yarıyordu.
Avusturyalı Almanların düşmanı Grandük Franz Ferdinand'ı ölümsüz hak ve aman
vermez ceza ilahının yumruğu yere vurmuştur. Tanrı namludan çıkmasına izin
verdiği kurşunlarla onu delik deşik etmiştir. Ferdinand, Avusturya'nın
Slavlaştırılması faaliyetini himaye ediyordu.
Alman milletinin yükü pek ağırdı. Ondan istenen para ve kan fedakarlığının haddi
hesabı yoktu. Gerçi kör olanlar bile bunun faydasızlığım anlıyorlardı. Bizi en
çok üzen nokta, Habsburglarınbize karşı manen korunmakta olması idi. Almanya
köhnemiş monarşi idaresinde Cermen ırkının yavaş yavaş da olsa kökünün
kazınmasını adeta uygun buluyordu. Hanedan, dışa karşı Avusturya’nın bir Alman
Devleti olduğu intibanı uyandırırken, öte yandan
Ona karşı isyan ve kin hislerini besliyordu. Bütün bunların farkına
Sadece Reich'ı idare edenler varmıyorlardı. Renk körlüğüne yakalanmış gibi , bir
cenazenin yanı başında yürüyorlar ve kokuşma alametleri arasında bir defa
öldükten sonra dirilmeyi bulduklarını sanıyorlardı. Genç Reich ile çürük
Avusturya Devleti arasındaki bu
Üzücü anlaşma dünya savaşının ve yok olmanın tohumlarını etrafa saçıyordu.
Bu kitapta, bu meseleye pek geniş bir şekilde temas edeceğim. Şimdi hemen şunu
belirteyim ki, gençliğimden itibaren bazı esaslı fikirlere sahip olmuştum. Daha
sonra bu fikirlerim gittikçe gelişti. Alman ırkının kurtuluşu Avusturya'nın yok
olmasına bağlı idi. Esasen milli hisle bir hanedana bağlılık arasında bir ilgi
göremiyordum. Evet özellikle Habsburg hanedanı Alman milletinin mahvına sebep
olacaktı. İşte bundan dolayı şu duyguyu taşıyordum: Vatanım olan Alman
Avusturyası'na ateşli bir sevgi, Avusturya Devleti'ne karşı ise sonsuz bir
kin...
Zaman ilerledikçe okula borçlu olduğum bu düşünceler ve genel tarih sayesinde,
günümüzde tarihin tesirini, yanı siyaseti anlamam kolaylaştı. Tarihi öğrenmek
için benim çaba sarf etmeme gerek yoktu, o bana kendisini öğretecekti.
Politikada zamanından önce devrimci olduğum gibi, sanat alanında da yenilik
peşinde koşmaktan kendimi alamadım. Yukarı Avusturya'nın başkentinde, şöyle
böyle bir tiyatro vardı. Pek fena değil denebilecek bu tiyatroda sık sık
temsiller veriliyordu. Henüz on iki yaşımda iken ilk defa bu tiyatroda Guillaume
Tell'i seyrettim. Birkaç ay sonra da hayatımın ilk operasını gördüm: Lohengrin.
Birdenbire büyülenmiş gibi oldum. Bayreuth üstadına karşı kabaran gençlik
heyecanıma ve galeyanıma diyecek yoktu. O günden beri, her zaman eserleri beni
mest etti. Küçük bir yerde bu temsillerin bana ilerde çok daha güzellerini
dinlemek alışkanlığını vermeleri gerçekten benim için büyük şanstı.
Fakat bütün bunlar, babamın benim için tasarladığı memuriyet hayatına karşı
bende daha çok nefret uyanmasına yol açtı. Bir memur kılıfına girmekle hiçbir
vakit mutlu olmayacağıma kuvvetle inanmaya başladım. Realschule'de ortaya çıkan
desinatörlük kabiliyetim, bana kararımda direnmeme yardımcı oldu.
Babamın ricaları bir yana, tehditleri de kararımı değiştirmeye yetmedi. Evet,
ressam olmak istiyordum. Ne olursa olsun, asla memur olmayacaktım.
Bu arada günler geçtikce mimariye karşı daha çok ilgi duymaya başlıyordum, O
zamanlar, mimariyi resim sanatının tabii bir tamamlayıcısı sayıyordum. Böylece
sanat faaliyetimin sınırlarının genişlemesine seviniyordum. Fakat sonunda işin
bambaşka bir şekil alacağı hiçbir zaman aklımın ucuna gelmiyordu.
Benim için meslek problemi, tahmin ettiğimden çok daha kıs, ı bir süre içinde
çözülecekti. Çünkü,babam daha ben on üç yaşını dayken ansızın vefat etti. Bir
felç darbesi, babamı en güçlü döneminde iken yere vurdu. O dünyadaki hayatını
acı çekmeden son.ı erdirdi. Fakat bizi büyük bir üzüntünün içine attı. Babamın
en bu yük isteği, oğlunu, kendisinin ilk günlerinde çektiği yokluklardan
kurtarmak için bana meslek sahibi olmamda yardım etmekti. Bu isteğini
gerçekleştiremedi. Fakat bilinçsiz bir biçimde benim içime, ikimizin de
aklımızdan geçirmediğimiz bir geleceğin tohumlarını ekmişti.
îlk önceleri hiçbir şey değişmedi. Annem öğrenimime, babamın istediği şekilde
devam etmeye, yani beni memur yapmaya kendini borçlu saydı. Ben ise memur
olmamaya her zamankinden daha çok azmetmiştim. İlkokulun yüksek sınıflarının
ders programları, idealimden uzaklaştıkları oranda, okumaya karşı olan ilgim
de azalıyordu. Birkaç hafta süren hastalığım, benim gelecekteki meselelerimi
çözümledi ve bütün aile anlaşmazlıklarına son verdi, Ciğerlerim feci şekilde
hasta idi. Doktor anneme beni, gelecekte bir kalem odasına kapamamaya ve
özellikle en az bir yıl Realschule'deki öğrenimime ara vermeyi öğütledi. Gizli
isteklerimin ve daha da kararlı mücadelelerimin hedefi böylece bir hamlede
sağlanmış oluyordu.
Hastalandığım için annem Realschule'yi bırakarak akademiye giymeme rıza
gösterdi. Bunlar mutlu günlerdi. Bana adeta rüya gibi geliyordu. Gerçekten de
ileride rüya olacaktı. Fakat iki yıl sonra, flitin ölümü bu güzel tasarılarımı
darmadağın ediyordu. Annem , süre ve çok acı veren bir hastalığın esiri olmuştu.
Daha baştan lif kurtuluş ümidi kalmamıştı. Bu darbe beni çok etkiledi. Babama
saygı ile bağlanmıştım, annemi ise sevmiştim. Hayatın gerçekleri çubuk karar
vermeye zorladı. Ailemin esasen zayıf olan geçinme kaynakları, annemin hastalığı
dolayısıyla hemen hemen kurumuştu , ilana bağlanan yetim aylığı geçinmeme
yetmiyordu. Ne şekilde olursa olsun, ekmeğimi kendim kazanmak zorunda idim. Bir
çanta dolusu elbise ve çamaşırla Viyana'nın yolunu tuttum, içimde sarsılmaz bir
irade vardı. Babam elli yıl önce kaderini zorlamayı balkı ı dr babam gibi
yapacaktım. Ama ben "adam" olacaktım memur değil.
Canım annem öldüğü vakit gözümün önünde geleceğim hakkında bazı gerçekler
belirmişti. Annemin ölümünden önceki hastalığı sırasında ”Güzel Sanatlar
Akademisi'n” kayıt olmak için Viyana’ya gitmiştim. Kolluğumun altında bir sürü
"desen'lerle yola çıkarken giriş imkanını başarı ile vereceğime yüzde yüz
inanıyordum. Çünkü Realschule’nin en iyi desinatörü idim. O günlerde
kabiliyetlerim fevkalade gelişti. Öyle ki kendimden pek emin olduğum için çok
ümitler besliyordum. Kendimi desene verdim ve mimari desenlere karşı istidadım
olduğunu zannediyordum. Bu yüzden mimariye karşı ilgim de artıyordu. On altı
yaşlarında iken Viyana'da Hofmuseum'da resim galerisine gittim. Fakat resimleri
değil binayı seyrediyordum. Her gün sabahtan akşama kadar merakımı çeken
şeylerin etrafında dolaşıyordum. Artık beni binalar ilgilendiriyordu. Saatlerce
opera binasının önünde duruyor, saatlerce parlamento binasını dalgın dalgın
seyrediyordum. Ringstrasse bana binbir gece masalları gibi geliyordu, işte bu
kentte ikinci defa bulunuyordum ve sabırsızlıkla, fakat mağrur bir şekilde
imtihanın sonucunu bekliyordum. Fakat akademi sınavında başarılı olamadım.
Haber beni yıldırım çarpar gibi çarptı. Reddedilmeme bir türlü inanamıyordum.
Rektörle görüşmeye karar verdim. Akademinin resim şubesine kabul edilmeyişim
şöyle açıklandı: Sınavda verdiğim desenler, resim sahasında kabiliyetsizliğimi
ortaya koyuyordu. Fakat akademinin mimarlık bölümüne girmem mümkündü. Çünkü
sevdiğim desenler mimari alanda, bazı imkanlar arz ediyordu. Bitik bir halde
idim. ilk defa kendimden şüphe ediyordum. Belki buna sebep kabiliyetim hakkında
söylenen sözlerdi. Şimdi, bu sözler bende bir nevi dengesizlik olduğu
düşüncesini uyandırıyordu. Bir türlü bu halin sebebini çözemiyor ve bundan da
rahatsız oluyordum. Bir iki gün içinde kendimi mimar olarak gördüm. Gerçekte bu
da birtakım zorluklarla doluydu. Çünkü Realschule'ye meydan okumak yüzünden
önemsemediğim şeyler, şimdi benden intikam alıyorlardı. Akademinin mimari
bölümünden önce inşaat teknik derslerini okumak gerekiyordu. Bu dersleri
görebilmek için de yüksek bir ilkokul öğrenimi yapmış olmak gerekli idi. Oysa
bütün bunların bir parçası bile bende yoktu. Demek ki hayallerimin
gerçekleşmesi imkansızdı.
Annemin ölümünden sonra üçüncü defa Viyana'ya gelmiştim. Bu sıra sükûnete
kavuştum. Azimli ve kararlıydım. Kırılan gururum geri gel misti. Artık uzun
yıllar Viyana'da kalacaktım. Varacağım hedefi kesin olarak tayin etmiştim: Artık
"mimar" olacaktım. Karşılaştığını zorluklar, alt edilecek cinsten engellerdi. Bu
engellerin önünde baş eğilmezdi. Gözlerimin önünde daima fakir köyümüzde,
ayakkabı tamirciliği yoksulluğundan memurluğa yükselmiş sevgili babamın hayali
duruyordu. Bu hayal bana güç veriyor ve önüme çıkan her türlü engeli paramparça
etmek kuvvetini sağlıyordu. Mücadelemin temelinde korkunç bir azim yattığı için
başarı çok daha kolay olacaktı. işte o günlerde, bana alınyazımın bir zulmeti
gibi görünen duruma bugün şükrediyor ve Tanrının bana bir yardımı olarak kabul
ediyorum.
Yokluk ve ihtiyaçlar ilahı beni avucunun içine aldı ve bazı kere beni
parçalamaya yeltendi, işte iradem böyle günlerin çetin mücadelesi ile gelişti
ve sonunda ben galip çıktım. Bu günler irademi sertleştirdi ve bana sert olma
kabiliyetini kazandırdı. Bu bakımdan bu devreye minnettar kaldım. Gençliğimin
bugünlerine, daha çok beni kolay yaşamanın hiçliğinden çekip aldığı, güzel bir
rüyaya çok fazla yüz verilmiş bir sırada uyandırdığı, endişe üzüntüyü bana
"yeni ana" diye verdiği, yokluk dünyasının içine attığı ve böylece ilerde
kendileri ile mücadele edeceğim kimseleri tanıttığı için saygı duyuyorum.
İşte bu günlerde Alman milletinin devamı için en büyük tehlike olan ve
haklarında henüz herhangi bir fikir beslemediğim iki şeyi gördüm: MARKSİZM ve
YAHUDİLİK.
işte bu andan itibaren Viyana başkaları için neşe kaynağı olurken benim içinse
hayatımın en hüzünlü anlarına, kaygı ve üzüntü beş yılına sahne oldu. Bugün bile
Viyana'nın adı bana sıkıntı
geçen beş yılın acılarından başka bir şeyi hatırlatmaz. Viyana'daki bu beş yıl
içinde boyacılık, amelelik yaptım. Az kazanç devamlı açlığımı bir türlü
doyurmuyordu. Açlık, benimle her paylaşan bir dost gibi idi. Bunda aldığım her
kitabın payı büyüktü.Operada gördüğüm bir temsil, ertesi günü yokluğun bana
etmesine sebep oluyordu. Bu insafsız dostumla devamlı mücadele ediyordum. Gerçi
bugünlerde her zamankinden daha çok şeyler öğrendim. Mimari alandaki
harcamalarım ve aç kalmama sebep olan operaya gidişlerimin dışında sayıları gün
geçtikçe artan kitaplardan başka bir eğlencem yoktu. Çok, pek çok okuyordum,
işim bittikten sonra arta kalan zamanımı sürekli olarak okumaya ve incelemeye
ayırıyordum. Birkaç yıl sonra kendim için meydana getirdiğim bilgiler bugün bile
hâlâ işime yaramaktadır.
Hemen şunu da belirteyim ki, hareketlerimin sarsılmaz temelini meydana getiren
düşüncelerim bende daha o günlerde bir şekil almıştır. Daha sonra bu
düşüncelerime pek az şeyler ekledim ve hiçbirini değiştirmedim . Bugün kesin
biçimde şuna inandım ki, bir insanda yaratıcı düşüncelerin en büyük bölümü
genellikle gençlik çağlarında kendim gösterebiliyor.
Ben, yaşlı kimselerin derin ve uzun bir hayatın tecrübelerinden doğan bir
basiretle gelişen akıl ve hikmetlerini, çeşitli fikirler yayan, fakat çok
oluşları dolayısıyla bunları uygulamaya imkanları olmayan gençliğin yaratıcı
dehasından farklı bulurum. Gençlik bazı malzemeler toplar ve gelecek için
planlar yapar. Olgunluk devresi, yani yılların getirdiği o sözde akıl ve hikmet,
gençliğin dehasını öldürmediği oranda, genç nesiller bu malzeme ve planlardan
faydalanırlar.
Bu ana kadar evde geçen hayatım, bütün gençlerin hayatlarına benziyordu. Yarın
ne olacak düşüncesi beride yoktu. Bu sıralar bir sosyal mesele ile de karşı
karşıya değildim.
Gençliğim küçük burjuvalar arasında geçmişti. Bu sınıfın kol işçilerine karşı
üstünlüğü yok denecek kadar azdı. Fakat aralarındaki düşmanlık son bulmuyordu.
Düşmanlığın sebebi de, her şeyden yoksun ve münasebetlerindeki kabalık göze
batacak kadar çok olan bu işçi sınıfını pek az da olsa aşmış bulunanların,
tekrar o seviyeye inme korkusu veyahut da hâlâ bu sınıfa dahilmiş gibi
sanılmaktan çekinmeleri idi. Bu sosyal seviyeyi bir defa geçmiş olan alçak
gönüllü durumdaki kimseler için bile, kısa bir süre de olsa tekrar o yeninmek
çekilmez bir zorunluluk olur.
Çoğu zaman yüksek bir sosyal seviyedeki kimseler, kendi vatandaşları arasında
basit seviyelerde kalmış olanları, sonradan görmüş olanlara kıyasla daha az
kötülerler. Burada sonradan görmüş, olarak vasıflandırdığım sınıf, kendi
imkanlarını kullanarak durumunu düzelten kimselerin topluluğudur. İşte bu
topluluğa dahil bu kimse hayatın her türlü acılarına muhatap olduğu için, geride
bıraktığı basit sınıf mensuplarına karşı her türlü acıma hissi unutmuştur...
Kader bana bu hususta yardımcı oldu. Çünkü, babamın önceleri tatmış olduğu
sefalet ve her türlü maddi imkansızlıklara tek dönmek zorunda kalınca, küçük
burjuva olarak aldığım terbiyeni dar görüşlerinden ve değerlendirmelerinden
sıyrıldım. Böylece m sanları tanımayı ve gerçek tarafları ile görmeyi öğrendim.
Viyana yirminci asrın başlarında sosyal haksızlıklarla dolu kent olmuştu. Servet
ve yokluk burada yan yana yaşıyordu, Kentin merkezinde ve kenar mahallelerinde,
elli iki milyon nüfuslu ve çeşitli milletlerden kurulu bir imparatorluğun
nabzının attığı görülüyordu. Göz kamaştıran bir saray hayatı, imparatorluğun
öteki bölümlerinin servet ve zekasını bir mıknatıs gibi kendine çekiyordu. Bu
cazibeye Habsburglar Monarşisi'nin sistemli bir görünüş içindeki merkeziyetini
de eklemek gerekir. Bu merkeziyet, birbirlerine hiç benzemeyen bir sürü milleti
sağlam bir şekilde bir arada tutmak için gerekli görülüyordu. Fakat yüksek
otoritelerin, imparatorun Oturduğu şehirde toplanmalarına sebep oluyordu.
Viyana, sadece Tuna Monarşisi'nin siyasi, fikri ve sanat merkezi degildi. Aynı
zamanda ülkenin iktisadi kalbinin attığı yer olarak da tebarüz ediyordu. Burada
yüksek dereceli memurlar, yüksek rütbeli subaylar, ilim ve fikir adamları ile
sanatkarlar vardı. Fakat bütün bu kalabalığa karşılık bir de işçi ordusu vardı.
Aristokrasinin kamaştıran varlığı yanında, yokluğun son noktası bir dev gibi
Ring caddesinin büyük binalarının önünde yüzlerce, işsiz bir aşağı bir yukarı
gezinip duruyordu. Bu işsizler, Avusturya’nın zafer dolu günlerini hatırlatan bu
büyük caddenin kanallarının içinde, çamuru kendilerine yatak yaparak
yaşıyorlardı. Toplumsal dengesizlik Almanya'nın hiçbir kentinde, Viyana'dakinden
daha iyi incelenemez. Fakat bu inceleme işi hiçbir zaman sınıflara tepeden
bakarak yapılamaz. Bu korkunç yoksulluğun ortasına düşmemiş bir kimse,
Viyana'daki iktisadi durumun kötülüğünü anlayamaz. Eğer bu işe layıkıyla
sarılmayıp da işi ucundan tutarsanız, ancak basit bir geveze ve istismarcı
olmaktan ileri gidemezsiniz. "Halka doğru gitmek" merakına kapılan birtakım şık
kimselerin, feleğin yüksek lütfuna kavuşmuş olanların ve sonradan görmelerin bu
yoksulluk için fikir beyan etmeleri, konuşmaları, çağrı göstermeleri derdin
halledilmesi yönünde uğursuzluktan başka Bu gibilerin düşünceleri içgüdüden
yoksundur, fakat yinede her işi birden kavramak düşüncesine giderler. Sonunda
savundukları tezlerin hiçbir işe yaramadığını görünce de şaşırıp kalırlar
kendilerinin anlaşılmamış olmalarını, utanmadan halkın nankörlüğü olarak
vasıflandırırlar. Bu şekil düşünen kafalar için bir gerçek olmamakla beraber
şöyle denebilir:hı l,ı,iliydin bütün bu konularla hiçbir ilgisi yoktur.
Özellikle bunlardan dolayı minnettar kalmak gerekmez. Çünkü lütuf ve iane
dağıtılmayacaktır. Haklar geri verilecektir.
Ben toplumsal meseleleri bu biçimde inceleme durumunda kalmadım. Koyulmuşların
ve yenilmişlerin ordusuna kaydolunca, sefalet beni kendisini incelemeye
çağırmaktan çok, beni kendisinin uyruğu yaptı. Eğer kobay, ameliyata karşı
durmuş ise suç kobayın değildir.
Bugün o günlerime ait hatıralarımı toplamaya çalıştığımda, bunu tam
başaramıyorum. Aklımda sadece belli başlı olanları, bana pek yakından temas
edenleri kalmış. Bunları, burada kendilerinden istifade ettiğim derslerle
beraber göreceğiz.
iş bulmak benim için hiçbir zaman güç olmadı. Çünkü ekmek paramı kazanmak için
usta bir işçi gibi değil, yardımcı işçi veya rençper gibi çalışıyordum. Böyle
yeni bir dünyada, kendilerine yeni bir hayat düzeni kurmak ve yeni bir vatan
fethetmek gibi insafsız bir istekle Avrupa'nın tozunu ayakları ile
silkeleyenlerin aralarına girmiştim, insanı tembelliğe sevk edecek görev ve
mevki düşüncelerinden, çevre ve geleneklerden yoksun bulundukları için önlerine
çıkan her yere uzanıyorlar, her işe dört elle sarılıyorlardı. Namusluca
çalışmanın hiçbir kimseyi lekelemeyeceğini biliyorlardı. İşte benim için yepyeni
olan bu dünyaya, kendime bir yol açabilmek için bütün varlığımla atılmak
kararını aldım. Aradan çok geçmeden şu nü gördüm ki, herhangi bir yerde iş
bulmak, bulunan işte devamlı çalışabilmekten daha kolaydı. Günlük ekmekten emin
olamama bana yeni hayatın karanlık yönlerinden biri olarak gözüktü.
Usta bir işçinin, herhangi bir rençper gibi işten sık sık kovul madiğini da
tespit ettim. Gerçi usta işçi de, çalıştığı yere tam güvenemiyordu; işsizlik
dolayısıyla aç kalmak ihtimaline daha az uğruyorsa da, grev veya lokavt
tehlikeleri ile karşılaşıyordu, işçinin günlük ücretinden emin olmaması sosyal
ve iktisadi hayatın en. korkunç yaralarından biridir.
Genç köylü çocukları daha kolay para kazanılıyor zannı ile sel re göç ederler.
Belki de şehirde para kazanmak daha kolaydır, l'.n gençler büyük şehirlerin
zenginliklerine kapılırlar, ilk işindeki k.ı zancı garanti olduğu için, şehirde,
yeni bir mevki elde edebilere, , ümidi doğduğu vakit köyünü terk eder. Ayrıca
genç toprak işçi h ziraat işçisi azlığı dolayısıyla köyde uzun bir işsizliğin
sürmesini' imkansız olduğunu da bilirler. Şehre göç edenler, toprak işçisi
olarak kalanlara kıyasla daha akıllı ve daha kabiliyetli olan kimselerdir, işte
çoğu kez elinde birkaç para ile şehre gelen genç köylü, eğer hemen iş bulamazsa
ümitsizliğe kapılmaz. Onu yıkan şey, bir işe girdikten sonra işsiz kalmasıdır.
Çünkü yeni bir iş bulmak, özellikle kış aylarında çok zordur, ilk günler, üyesi
olduğu sendikadan bir miktar işsizlik ücreti alır ve biraz da elinde bulunan
para ile geçinir. Takat işsizlik fonundan aldığı yardım da kesilip, elde avuçta
bir şey kalmayınca büyük bir sefaletle burun buruna gelir. Kendisine ait ufak
tefek şeyleri satar veya rehine verip para alır. Bu bereketsiz parada bitince,
sağda solda sürünmeye başlar. Kılık kıyafet itibariyle de aşağılık bir mevkie
düşer. Kış kıyamet günü parasız kalışı, onun belini bir kat daha büker.
Fakat bir süre sonra bir iş bulursa da, akıbet yine aynı olur. Bu hali birkaç
sefer devam eder. Sonunda alın yazısına rıza göstermeye alışır. Aynı şeyin
devamlı tekrarı genç işçide bir alışkanlık meydana getirmiş olur.
Böylece önceleri çalışkan olan genç, her işte ve her şeyde kendini salıverir. Bu
duruma düşünce de, sadece korkunç kârlar peşinde koşan ahlaksız adamların
oyuncağı haline gelir, işte böyle bir genç işçi ekonomik ihtiyaçları uğrunda
mücadele etmenin, devleti veya medeniyeti ortadan kaldırmakla aynı iş olduğu
kanaatine varır. Ben bu karara varmadan önce, binlerce işçiyi inceledim. Sonunda
genç adamları korkunç bir iştahla kendine çeken ve daha sonra onları öğüten ve
kendine göre şekil veren, nüfusları bir iki milyonu iline nefret duymaya
başladım. Bu işçiler böyle bir manzara içinde kaldıkları sürece milliyetlerini
kaybediyorlardı.
Bende diğer işsizler gibi kaldırımlarda süründüm. Kaderimin her türlü
darbelerine maruz kaldım, iş ile işsizliğin birbirini sık kovalaması geçinmek
için şart olan masrafları ve harcamaları intizamsız bir hale sokuyordu. Açlık,
kazanmanın kolay olduğu günlerde daha lüks bir hayat yaşamaya zemin
hazırlıyordu. Vücut iyi günlerde bolluğa ve fena zamanlarda da açlığa
alışıyordu. Yokluk, para kazanmanın daha kolay olacağı günlerde işçiyi daha
düzenli, bir yaşayış planlamaktan alıkoyuyor, işkence ettiği zavallıların
gözlerinin önüne kolay ve keyifli yaşamanın hayallerini getiriyordu. Bu hayale o
kadar çekicilik veriyordu ki, sonunda hayali bir istek doğuyordu. Ücret biraz
imkan sağlarsa, her şey unutuluyor ve ne pahasına olursa olsun, bu hayal
gerçekleştiriliyordu. Yeni iş bulmuş bir kimse her türlü iyi düşüncelerden
uzaklaşıyor, gününü gün etmeye başlıyordu, ilerdeki günler için mütevazı bir
yaşayış planlayacak yerde, bu imkanı temelinden dinamitliyordu. Geliri ilk
günlerde yedi günün beşine yetiyordu. Sonraları ise bu üç güne iniyordu. Aradan
bir süre geçtikten sonra da bir günlük ihtiyacı karşılıyordu. En sonunda ise bir
gecelik eğlencede bitiyordu.
Evde ise çoğu zaman kadın ve çocuklar oluyordu. Eğer koca iyi kalpli bir kimse
ise, yani eşini ve çocuklarını kendi tarzına göre seviyorsa, bunlar da bu
yaşayışa alışıyorlardı. Bir haftalık gelir, evde hep birlikte israf ediliyordu.
Paranın yettiği kadar yiyip içiyorlardı. Bu durum, iki üç gün sürüyordu. Sonra
yine hep birlikte açlığın acısını çekiyorlardı. Bu sırada kadın sağa sola
başvurup, bir parça şeyi veresiye alıyordu. Haftanın son günleri bu şekilde
idare ediliyordu. Öğle vakitleri herkes hafif bir yemeğin etrafında
toplanıyordu. Artık hafta başı iple çekiliyor, hep ondan bahsedilerek, boş
mide ile yeni tasanlar yapılıyordu.
Çocuklar küçük yaştan itibaren sefaletle yakın bir ahbaplık kurarlar.
Eğer erkek hafta başları kendi kafasına göre hareket ederse işle ı değişir.
Karısı, çocukları için onunla kavgaya başlar. Evde kavga ek sik olmaz. Erkek
karısından uzaklaştığı nispette alkole yaklaşır. Ar tık koca, her hafta sonu
sarhoştur. Kadın, kendi ve çocukları için bir yemek parası temin edebilmek için,
fabrikadan meyhaneye giden yolda kocasının arkasına düşer. Pazar veya pazartesi
geceleri erkeği sarhoş, fakat cepleri boş bir durumda eve gönderdiğinde,
çocukların gözleri önünde acınacak sahneler cereyan eder. İnsanın kemiklerini
sızlatan bu sahnelere yüzlerce defa tanık oldum, îlk önceleri içimde isyankar
bir duygu vardı. Fakat sonunda bu acı olayların derin sebeplerinin feci
yönlerini teşhis ettim. Fena bir çevrenin bahtsız kurbanlarına acıdım.
Ev derdi ise daha feciydi. Viyana işçilerinin oturdukları evle ı deki sefalet
sözle ve yazıyla anlatılacak gibi değildi, O sefalet dolu inleri içlerinde
pisliğin aktığı sığınakları düşündükçe bugün bile titremekten kendimi
alıkoyamıyorum. Bu sefalet ile yokluğun ve çocukların kötü kaderlerinin önü
alınmazsa, er geç korkunç ve bu kadar gerekli olan "mukabele"nin davet
edileceğini hiç akıllarına getirmeden olayların akışına şuursuz bir şekilde
ilgisiz kalan bu beşeriyetin hali ne olacaktı?
işte beni böyle bir hayat üniversitesine yazdırmış olan Allah'ın lütfuna bugün
ne kadar minnettar kalsam azdır. Bu gördüklerime ve hoşa gitmeyen şeylere
ilgisiz kalamazdım. Süratle ve esaslı bir şekilde öğrenim yaptım.
O günlerde etrafımdaki insanların akıbetlerinden ümidimi kesmemek için, onların
bu hale düşmelerinin sebeplerini tetkike lüzum vardı. Ancak bundan dolayı, acı
ve ıstırap veren sahneleri tetkike ve seyre tahammül edebiliyordum. Göz
yaşartıcı sahnelere fena kanunların, fena tecrübeleri sebep olduğu görülüyordu.
İste bu günlerde, ben de yaşamak için bin bir zorlukla pençeleşiyordum. Bundan
dolayı, bu aşağılık hal karşısında sonu üzüntü bir hissiyata kapılmaktan kendimi
koruyordum. Ancak meseleyi bu şekilde görüp, kapamak olmazdı. Bana göre bu feci
halin düzeltilmesi için iki şık vardı. Biri, toplumsal sorumluluk duygusundan
ilham alınarak gelişmemiz için çok daha iyi ve sağlam temeller atmak , diğeri
de, artık ıslahı ve eğitilmesi imkansız hale gelmiş olan çocukları sert ve biraz
da kaba bir kararla ortadan kaldırmaktır.
Tabiatta ender rastlanan herhangi bir yaratık kendi hayatının devamlılığından
çok, kendi neslinin gelişmesine önem verir. Bu bakımdan günümüzün kötü
taraflarını düzeltmeye uğraşmak gereksizdir. Esasen tam bir düzeltme yapmak
imkansızdır. Esasta yapılacak |tek iş insanın doğumundan itibaren ele alarak,
ona ilerdeki gelişmelere göre sağlam dikensiz yollar hazırlamaktan ibaret
olmalıdır. Viyana’daki ızdırap dolu yıllarda şu kanıya vardım: Toplumsal
faaliyetin hedefi , hiçbir zaman insanları kandırıcı bir refah ve saadet
sağlamak olmamalıdır.Toplumsal faaliyetin toplumun gerilemesine sebep olan
ekonomik ve kültürel hayatımızdaki belli başlı yoksullukları ortadan kaldıracak
yönde olmasına dikkat edilmelidir. Gerekli olan kurtuluş tedbirlerini
almayanların tereddütleri bir sınıf halkın ahlaksızlığa düşmesinden tek sorumlu
olduklarına dair, kendilerinde bir duygu bulunmamasından doğar. Bu duygu,
onlarda iş yapma azmini de felce uğratır.
Bu sefalet dolu günlerde beni korkutan şey, acaba insanların ekonomik
yoksullukları ahlakça gerilemeleri ve kaba alışkanlıklar edinmeleri mi; yoksa
düşünme kabiliyetlerinin zayıflığı ile kültürsüz oluşları mıydı? Yokluk içinde
yüzde bir sefil, Alman olup olmamanın kendisi için hiç de önemli olmadığım ve
nerede karnını doyurabilirse, orada yaşayıp, rahat edeceğini söylediği vakit,
burjuva sınıfına dahil birçok kimse bu duruma isyan etmiştir.
Gelgeldim, bu duygularla dolu olan kaç kişi vardı? Acaba, kaç kişi yüksek bir
ırka mensup olduklarını biliyordu? Alman olmanın gururunun kaynağının,
Almanya'nın büyüklüğünü ve kudretini bilmek olduğunu tahmin edebilen birkaç
kişi var mıydı? Şu anda biliniyor muydu ki, bazı sosyete çevrelerinde bu gurur
kaynağı ile alay ediliyordu?
Belki denebilir ki, bu her ülkede böyledir ve işçi sınıfı, sosyete
çevrelerindeki olaylara rağmen vatan sevgisi ile dolup taşmaktadır. Bu iddia
doğru olsa bile, Almanların bu korkunç ihmalkarlıklarını affettirmez. Kaldı ki
bu iddia pek doğru da değildir. Örnek vereyim: işte Fransız milleti...
Fransızların aşırıya kaçtığı söylenen vatan sevgilerinin kaynağı, kültür
sahalarında Fransa'nın büyüklüğünü ta göklere çıkartmaktan başka bir şey
değildir. Fransız genci herhangi bir hususta objektif olarak fikir elde edecek
şekilde yetiştirilmez. O, ülkesinin büyüklüğünü ortaya koyacak şeylerin
sübjektif değerlerini öğrenerek büyür.
işte böyle bir eğitim, daima önemli olan ve herkes tarafından takdir edilen
konulara dikkat etmelidir. Bu değerli konular, milletin zihnine tekrar tekrar
sokulmalı ve çakılmalıdır. Halbuki bugün Avusturya ve Almanya'da halkımızın okul
sıralarında öğrendiği, milletim yücelten ve kendisine gurur veren, bilgi
kırıntıları da, siyasi hayatımıza zehir saçan ve onu kemiren sıçanlar
tarafından tırtıklanır, işçinin kafasındaki bu bilgi kırıntısı, eğer daha önce
sefalet tarafından yok edilmemişse, o zaman bunu milli ahlakı tahrip eden
sıçanlar yiyip bitirirler.
Şimdi, iki odalı bir evde yedi kişiden müteşekkil bir ailenin oturduğunu
düşünelim. Beş çocuktan biri üç yaşındadır. Bu yaş, çocukta bilincin oluştuğu
dönemdir. Hiç kimse, bu dönemin hatıralarını ihtiyarladığı zaman bile unutamaz.
Evin dar oluşu her zaman rahatsızlık doğurur. Bundan dolayı kavgalar olur.
Normal bir evde kendiliğinden çözümlenen birtakım küçük anlaşmazlıklar burada
büyük kavgalara yol açar. Çocuklar arasındaki kavgalar pek önemli değildir. Kısa
bir zaman sonra unutulur. Fakat anne ile baba arasındaki kavga bazen adi haller
alır. Sarhoşluğun ve fena davranışların ne derece ileri gidebileceğini tasavvur
edebilmek için böyle çevrelere girmek gerekir. Altı yaşında bir çocuk büyük
adamları dahi hayrete düşürecek ve onları titretecek birtakım ayrıntıya sahip
olur. Ahlaken ve fiziken zehirlenen çocuk, okula başladığı zaman, orada yalnızca
okuyup yazmayı tahsil eder. Evinde, okulundan ve hocasından adi bir dille
bahsedilir. Zaten bu gibi evlerde daima devlet müesseselerine hürmet
gösterilmez. Din, ahlak ve milletle alay edilir. Çocuk, okulu bitirdiği vakit,
müspet bilgiler hakkında, ya bir ahmaklık ya da saçları dimdik edecek kadar
küstahlık gösterir. Gözünde kutsal hiçbir şeyi olmayan ve öte yandan hayatın
bütün alçaklıklarını tahmin eden veya bilen bu herif atılacağı hayatta ne
şekle girecektir? On beş yaşındaki çocuk her otoriteyi kötülemeye başlar.
Çünkü o düşünce gücünü geliştirecek şeylerden çok, çamur ve pisliği görüp
öğrenmiştir, işte delikanlının erkeklik terbiyesi şöyle olacaktır: O,
çocukluğunda gördüğünü, yani babasının misalini devam ettirecektir, istediği
saatte eve dönecek, kendisini dünyaya getirmiş olan zavallı annesini, babasının
yerine şimdi kendi dövecek, Tanrı'ya küfredecek ve en sonunda ıslahhanelerden
birine düşecektir. Orada da cilalanacaktır.
Bu sonuç, yani gençlerimizdeki milli heyecanın azlığı, bizim iyi kalpli
burjuvaları hayrete düşürecektir.
Burjuva daima böyledir. Tiyatro, sinema, adi kitaplar ve gazetelerle, halka
zehrin nasıl verildiğini görür ve sonunda da halkın ahlakındaki zaaftan ve
bananecilikten hayrete düşer. Sanki sinema ve şüpheli basın milli büyüklüğümüzün
değerini halka yaymaya çalışıyorlarmış gibi... işte o zamana kadar aklıma
gelmeyen şu ilke}1! öğrendim:
Bir kavmi millet haline getirebilmek, daha önce kusursuz ve sağlam bir toplumsal
çevre yaratmaya bağlıdır. Kişinin eğitimi için bu gerekli bir zemindir. Ancak,
aile yuvasında ve okulda memleketinin fikri, iktisadi ve siyasi büyüklüğünü
öğrenen bir kimse, o millete mensup olmanın gururunu duyabilecek ve tadacaktır,
insan ancak sevdiği ve hürmet ettiği şey uğruna mücadele eder. Hürmet etmek
için bilmek şarttır. Toplumsal konulara karşı ilgim uyanınca, bu konuları ciddi
bir şekilde inceliyordum. On ana kadar bende meçhul olan yeni bir dünya
gözlerimin önüne seriliyordu.
1909 ile 1910 yılları arasında durumum değişti. Hayatımı amele olarak değil de
ressam sıfatı ile kazanıyordum. Bu meslek sayesinde ancak geçinebiliyordum.
Fakat yeni mesleğim sayesinde akşamları yorgun düşmekten kurtulmuştum. Artık
şantiyeden döndükten sonra yatağa kıvrılıp yatmıyordum. Çalışmalarım gelecekteki
mesleğimle ilgili idi. Mecburiyet dolayısıyla resim yapıyordum. Zevk için
çalışıyordum.
Gerçek hayatın ortaya koyduğu derslerle, toplumsal konular hakkında
karşılaştığım şeyleri bu gerekli nazari bilgilerle tamamlama imkanını
buluyordum. Bu konuya dair elime geçen kitapların hepsini okuyordum. Hem okuyor,
hem de düşünüyordum.
O günlerde çevremdeki insanların beni "kaçık" kabul ettiklerini tahmin ediyorum.
Ayrıca, bunlardan başka mimari çalışmalara da ihtiras ile kendimi vermiştim.
Bunu, müzik gibi güzel sanatların bir kraliçesi kabul ediyordum. Mimari
sahadaki çalışmam benim için bir gerçek çalışma değil, sanki mutluluktu. Gece
geç saatlere kadar hiç yorgunluk duymadan okuyup, desen yapıyordum. Hedefe
varmam için uzun yıllar beklemem gerektiğini görmeme rağmen, güzel hülyam bu
konudaki inanışıma kuvvet veriyordu. Mimar olarak ün kazanacağıma dair tam bir
kanaatim vardı.
Bu zevkli çalışmamın yanı sıra, siyasete gösterdiğim ilgi, pek büyük bir anlam
taşımıyordu, tam tersine bu işi, düşünme kabiliyeti olan her yaratığın mecbur
olduğu ilkel bir görev sayıyordum. Halbuki siyaset alanında bilgisi olmayan bir
kimse her çeşit eleştiri veyahut herhangi bir görev yapma hakkını kaybederdi.
Bu alanda da çok okuyor ve çok düşünüyordum. Benim için okumak, sözüm ona
düşünürlerimizin bir bölümünün ifade ettiği anlamla aynı değildi.
Bazı kimseler vardır ki, bunlar hiç ara vermeden kitap okurlar. Okuduklarından
bir netice çıkarmaksızın devamlı okuyup dururlar. Bu kimselerde bir yığın bilgi
yardır. Fakat beyinleri bu bilgileri bir esasa göre tasnif edip değerlendiremez.
Bir kitabın bütün içeriğini adeta ezberlerler. Kabiliyetleri, okudukları kitabın
içinden ayrıntıyı atıp, esası zihinlerinde tutmaya ve bu bilgi özünü ilerde
kullanmaya yetmez. Kitap herkesin kendi mesleğinin veya idealinin tespit ettiği
muayyen bir sınırı doldurmak için değerli bir vasıtadır. Kitaplar hayat
mücadelesine atılmış olanlara veya büyük ideal sahiplerinin geniş ufuklarına,
yani ufuklar katmakta yardımcı olurlar. Demek ki okumak bir gaye değildir.
Okumanın ve bilgi edindikten sonra mütalaada bulunmanın hedefi, dünya hakkında
genel bir fikre ve görüşe sahip olmaktır. Sistemli biçimde okuyarak elde
edilecek bilgiler, bir mozaik parçası gibi yerine yerleştirilmelidir. Böylece
kitap okuyanın zihninde dünya hakkında genel bir fikir meydana getirilmelidir.
Yoksa okuyucunun kafasında büyük bir değerden yoksun bir bilgi salatası meydana
gelmemelidir. Bu bilgi salatası sahibine bir gurur vesilesi olsa da, herhangi
bir işe yaramaz. Kafalarının içinde bilgi salatası taşıyan kimseler,
kendilerinin çok şeyler bildiklerine hükmederler. Fakat bu gibi kimselerin
hayatları ya bir hastanede ya da politika çukurunda son bulur.
Böyle karmakarışık bilgi ve fikirlerle dolu beyin, istediği bilgiyi, kendisine
gerekli olduğu an, bu kalabalığın içinden tutup çıkaramaz. Çünkü beyindeki
bilgi tortusu hiçbir elemeye tabi tutulmamıştır. Sadece okunan kitapların
içerdiği bilgilerle beraber bir sürü ayrıntı üst üste yığılıp kalmıştır.
Bu gibi zavallı yaratıklar karşılaştıkları zorunluluklar sırasında
okuduklarından faydalanacakları akıllarına gelse bile, ancak kitabın adım, sayfa
numarasını ezbere bilmeleri gerekir. Aksi halde bu gibi kimseler işlerine
yarayacak bilgileri hayatları boyunca bulamazlar. Buldukları anda da iş işten
geçmiş olur.
işte, hükümet üyelerinin büyük ilim sahibi olmalarına rağmen, hata çukuruna
yuvarlanmalarının sebebini başka yerde aramaya gerek var mıdır?
Bir kitap veya dergide, gazetelerde veyahut bir broşürde kendi özel
ihtiyaçlarına cevap veren bir malzemeyi görüp, ayrıntının arkasından çekip
alabilen kimse, okumayı bilen, okuduğunu anlayan kimsedir. Bu kimsenin kendisi
için faydalı olduğunu anladığı bilgi özü , herhangi bir husus için, derhal
zihinde oluşan hayalin içinde yerini bulur. Bu bilgi özü ya o düşünceyi ya da
hayali tamamlar veya düzeltir, veyahut da onu açıklığa kavuşturur.
Okumayı bilerek yapmış olan kimse hayat mücadelesi sırasında imi bir şeyle
karşılaşırsa, hafızası yıllar önce de olsa çok eskiden elde ettiği fikir ve
bilgiyi onun zihnine getirir. Muhakeme sahibi olan kimse de derhal bu bilgi ve
fikirleri mantığına göndererek olay karşısında tavır alır. işte okuma böyle
yapılırsa bir yarar sağlar.
Örneğin bu şekilde hareket etmeyen, daha doğrusu edemeyen bir konuşmacı,
kendisini dinleyenlerden birinin yapacağı itiraz karşısında şaşırıp kalacaktır.
Hatta hatta bu konuşmacı haklı bile olsa, o sıra acı içinde kıvranacaktır. Bu
kimse ne savunduğu fikirler için delil ve tamamlayıcı bilgiler bulabilir ne de
itiraz eden kimseyi susturabilecek haklı ve doğru bilgiler gösterebilir. Bu
durumun kişisel sorumluluklar söz konusu olduğunda bir zararı yoktur. Ancak
felek bu gibi kimseleri milletin başına bela ederse, işte o zaman tehlike
belirir.
Ben küçük yaşımdan itibaren okurdum, yani iyi okumaya alıştım. Bu işte hafızam
ve aklım bana büyük çapta yardımcı oldular. Bu sayede Viyana'da geçen günlerim
benim için çok verimli oldu. Her gün gördüğüm yeni manzaralar beni devamlı
olarak incelemeye ve okumaya itti. Gerçeği nazari olarak, nazariyatı ise
gerçekle tetkik, tahkik ve tahlil ettiğim için, kuramsal bilgilerle kafamı
doldurmadım. Günlük tecrübelerim toplumsal meselelerden başka, iki büyük husus
hakkında da kesin bir fikir verdi.
Böylece ben onları çok ince bir şekilde tetkik ve tahlil ettim.
Gençliğimde Sosyal Demokrasi hakkındaki bilgim çok azdı ve tamamen yanlıştı.
Sosyal Demokrasi'nin gizli oy usulü için yaptığı mücadele beni memnun ediyordu.
Çünkü bu usul ile tiksindiğim Habsburglar rejiminin çökeceğini tahmin ediyordum.
Ben Tuna Devleti'nin Cermenliği gözden çıkarmazsa ayakta kalamayacağına
inanıyordum, fakat nüfusun içindeki Alman unsurunun Slavlaştırılması da hiçbir
güvence vermeyecekti. Keza Slavizmin bir topluma verdiği aynı cinsten olma
kuvvetini gözümüzde büyütmemeliyiz. Sözün kısası nüfusu 10 milyon olan ve
vatandaşları arasındaki Cermen ırkını ölüme mahkum eden bu devletin bir an
evvel yıkılmasını ve aynı zamanda bu yıkılma işini çabuklaştıracak her hareketi
destekliyordum. Dillerin çeşitli oluşunun doğurduğu kargaşalık parlamentoyu
nasıl zayıflatır ve zaafa uğratırsa, bu hükümetin yıkılma anı da, o kadar çabuk
olacaktı. Bu an Alman Avusturya'sının hürriyet anı olacaktı. Artık Avusturya'nın
anavatan Almanya ile birleşmesine bir engel kalmayacaktı. Bu bakımdan Sosyal
Demokratların hareketleri ve tutumları benim düşüncelerim yönünden çok iyiydi.
Sosyal Demokratların işçi lehinde çalışmaları o günlerde benim hoşuma gidiyor
ve bu yüzden beni bu partinin sempatizanı olmaya zorluyordu. Beni bu partiden
uzak tutan husus ise, Sosyal Demokratların Avusturya sınırı içindeki
Germenlerin muhafaza edilmesi için yapılan mücadeleye karşı çıkması idi.
Halbuki Slav komünistleri, Sosyal Demokrasi'nin bu tutumunu sevinçle
karşılaşmalarına rağmen, başka hususlarda bu partiye karşı çok küstah ve gaddar
davranıp tepeden bakıyorlardı. Böylece bu siyasi dilencilere hakları olan cevabı
vermiş oluyorlardı.
On yedi yaşımda iken "Marksizm" hakkında da henüz bende bir fikir oluşmamıştı.
Sosyal Demokrasi ile Sosyalizm'e hemen hemen aynı manayı veriyordum. Sosyal
Demokrasiyi gösterilerinin bir seyircisi olarak tanıdım. Bu hususta bir fikrim
olmadığı gibi, üyelerinin zihniyetlerini de bilmiyordum.
Sosyal Demokratlarla ilk münasebetim, bir şantiyede oldu. Açlıktan ölmemek için
iş arıyordum. Geleceğimden endişe ediyordum. Bu yüzden de çevremle
ilgilenmiyordum. Fakat bir olay beni bu tarafa sürükledi: Bana sendikaya kayıt
olmamı emrettiler. O zamanlar sendikalar hakkında bir bilgi sahibi değildim.
Sendikaların işçilere faydası veya zararı hakkında bir fikrim yoktu. Fakat,
kesin olarak sendikaya girmem emredilince, bu konuda bir bilgim olmadığını ve
özellikle ne olursa olsun, hiçbir şeye bağlanmak istemediğimi belirterek daveti
reddettim. Eğer hemen kapı dışarı edilmemişsem bu ileri sürdüğüm birinci
sebepten dolayı idi. Herhalde bir iki gün içinde her şeyi öğreneceğimi ve
kendilerine bağlanacağımı sanıyorlardı, fakat tamamen yanılıyorlar di. Önceleri
sendikaya girmem bir parça imkan dahilinde idiyse de, iki hafta sonra bu ihtimal
de ortadan kalkmıştı. Gerçekten bu kısa süre içinde çevremdekileri pek iyi
tanımıştım. Beni, dünyada hiçbir kuvvet, temsilcileri bana bu kadar ters gelen
bir teşkilata sokamazdı, îlk önceleri kendi kendime dükündüm. Şantiyede
çalışırken öğlenleri, işçilerin bir kısmı aşçı dükkanlarına giriyor, diğer bir
kısmı da şantiyede kalarak sefilane bir yemek yiyordu. Bunlar daha çok evli olan
işçilerdi. Kadınlar da kaplar içinde çorba getirerek karınlarını doyurmaya
çalışıyorlardı. Bin bir parça ekmek, biraz sütle öğle yemeğimi yerken etrafımı
da inceliyordum, incelemelerim sırasında öğrendiğim şeyler insanı isyana teşvik
edecek mahiyette idi. Her şey inkar ediliyordu. Millet, kapitalist sınıfların
bir uydurmasıydı. Vatan, işçi sınıfını sömürmek için burjuvazinin vasıtası idi.
Kanunlar işçiyi ezmek için vazediliyordu. Din, milletleri istismar etmek için
uydurulmuştu. Ahlak, ahmakça bir sabır prensibi idi. Her temiz şey, çamura
batırılıp çıkarılıyordu.
Önceleri susuyordum. Sonraları susmaya çalıştım. Fakat buna devam edemedim. Adi
iddialara cevap vermeye başladım. Fakat cevaplarımın tatminkar olması için,
açık ve kesin bilgi sahibi olmam gerektiğini anladım. Bunun üzerine peş peşe
kitap ve broşür okumaya başladım. Arkadaşlarımın fikirleri hakkında geniş bir
bilgiye sahip olmaya başladım. Fakat onlar akıl ve mantıkla mücadele edebilecek
kimseler değildiler. Beni şantiyede iş sırasında bir iskeleden aşağıya
yuvarlamakla tehdit ettiler. Bunun üzerine şantiyeden nefretle uzaklaştım. Kısa
bir zaman sonra inadım nefretime galip geldi.
Şantiyeye geri döndüm. Aynı zamanda parasız da kalmıştım.
işte o zaman kendime sordum. Bu adamlar bir millete mensup olmaya layık
mıdırlar? Sorunun cevabı "evet" ise en iyilerin böyle bir azaba katlanmalarını
bir millet haklı gösterebilir mi? "Hayır" denecekse milletimiz insan bakımından
zayıf ve fakir denecek durumdadır.
Bu sıralarda bir gösteriye katıldım, iki saat olduğum yerde kalıp nefesimi
tutarak işçilerin dörder dörder geçmelerini sabırla seyrettim.
Evime dönerken, Avusturya Sosyal Demokrat Partisi'nin organı olan
Arbeiterzeitung'u gördüm. Bu gazeteyi kahvelerde ancak iki dakika kadar sabır
göstererek okuyabildim. Bu sefer içimden gazeteyi almak geldi.
Yalan dolu yazıların bende uyandırdığı nefrete rağmen, o geceki zamanımı bu
gazeteye ayırdım. Böylece Sosyal Demokratların kendi gazetelerindeki
fikirlerini,nazariye üstatlarının yazdıkları kitaplardan daha iyi inceleme
fırsatını buldum. Ne büyük fark vardı... Bir tarafta, içinde peygamberlerin
sözlerim hatırlatan gayet derin bir akıl ve hikmet ürünü imiş gibi hürriyet,
namus ve şeref mefhumları bulunan kitaplar... Diğer tarafta da hiçbir
alçaklıktan korkmayan her türlü çamur ve iftirayı saçmayı pek tabii sayan, yılan
gibi bir dil ve üslûp... işte bu insanlığın kurtuluşunu isteyen basındı. Sonunda
anladım ki, kitaplar, ahmaklar ve aydın kişiler için, gazeteler ise halk içindi.
Ben, Sosyal Demokratların doktrinini derin derin incelediğimde kendi milletimi
görmeye başladım.
Eskiden bana aşılması imkansız bir uçurum gibi görünen şey, şimdi daha büyük bir
sevgiye yol açtı.
Gerçekte ancak, ahmak olan bir kimse bu büyük zehirleme işini bildiği halde,
kurbanları kabahatli görebilirdi. Günler geçtikçe iradem bağımsızlığına kavuştu
ve Sosyal Demokratlarım başarı sırlarını çözmeye başladım. O günlerde kızıl
yayınlardan başka bir şeyi okumamamın, kızılların düzenledikleri toplantılardan
başka bir mitinge katılmamamın sebebini derhal çözdüm. Sefalet dolu çevremde,
bu hiçbir şeye izin vermeyen doktrinin münakaşa götürmeyen Sonuçlarını gördüm.
Toplum ancak kuvvetli şeyler karşısında eğilebilir. Nasıl kadınlar zayıflara
baskı yaptığı halde, kuvvetli olanın karşısında diz çökerlerse; topluluk da
otoriteyi, zayıfa tercih eder. Topluluklar, hoşgörü karşısında, daima bir
vazgeçme alışkanlığına kapılırlar. Bunun için, topluluk üzerinde fikri bir
baskıya başvurulmalıdır. Topluluk insani alışkanlıklarım kullanmamalıdır. Bu
baskı topluluk tarafından pek fark edilmez. Böylece topluluk doktrinin
hatalarını da görmez ve sezmez olur. Topluluk, dış görünüş itibariyle kuvvet ve
baskının sonuçlan ile karşılaşır ve ona tam olarak bağlanır. Bunun için Sosyal
Demokratların karşısına çıkacak olan bir başka parti, ancak rakibinden çok daha
sert ve kuvvetli hareket ederse başarıya ulaşabilir, iki yıl içinde gerek Sosyal
Demokratların tutumlarını, gerekse bu partinin oyuncağı haline gelen halk
kitlesinin ruhunu anladım.
Sosyal Demokratların faaliyetlerinin burjuva sınıfı üzerinde yarattığı dehşeti
gördüm. Burjuva sınıfının bu hareket ile mücadele etmeye ne ahlakı, ne de
kuvveti yeterli idi. Oysa Sosyal Demokratların adeti, kendi faaliyeti için en
büyük tehlike görünen kimseleri, sinirleri darmadağın edecek şekilde bir yalan
ve kuru iftira bombardımanına tutmaktı. Bu korkunç taarruz, o şahısların ayağa
kalkamayacak şekilde yere serildikleri hissedilinceye kadar devam ediyordu.
Sosyal Demokrasi, değerli kimselere saldırır, muhalif partinin zayıf adamlarını
az çok ve gizli bir şekilde metheder. O, iradeden yoksun bir dahiden çok, basit
dereceli bir zekaya sahip olan, sert tabiatlı bir adamdan korkar. Zeka ve
iradeden tamamen yoksun olanları ise göklere çıkarır.
Sosyal Demokrasi, huzuru sağlamak imkanına sadece kendisinin sahip olduğu
görüşünü yayar. Olayları yakından takip eder. Ya olayların bizzat içindedir, ya
da olayların yanındadır. Eğer halkın dikkati bir başka yöne çevrilmiş ise,
Sosyal Demokrasi derhal bu duruma müdahale eder.
işte bunun için partileri boğan ve yok eden gazlara karşı daha zehirli ve etkili
gazlarla karşılık verilmelidir. Aksi takdirde galibiyet yolunun kapalı olduğu
halka anlatılmalıdır. Zayıf yaradılışlı kimselere bu durumun bir ölüm kalım
mücadelesi olduğu açıkça belirtilmelidir. Ben bütün bunları tespit ederken
şahısların topluluğa karşı duyduğu korkunun önemini gördüm.
Her yerde dehşet ve korku, aynı derecede bir dehşet ve korku tarafından yolu
kapanmazsa daima başarıya ulaşır, işte o zaman böyle bir parti, istikamet
değiştirerek, önceleri hakaret ettiği, küçük düşürdüğü devlet otoritesine
sığınır. Çoğu zaman da genel bir kararsızlık anında isteğine kavuşur. Çünkü
daima gerzek beyinli birkaç yüksek dereceli memur, korkularından düşmanın
gelecekte kendilerine iyi muamelesini temin etmek amacı ile ona yardım eder.
işte bu biçimde bir başarının halk üzerinde nasıl bir etki yaptığı hem
taraftarlar hem de karşı olanlarca bilinemez. Bunu ancak halkın ruhunu
kitaplardan tanımaya çalışanlar değil, hayatın içine girenler takdir ederler.
Yapay olarak elde edilen başarı taraftarlar arasında sürdükleri davalarının bir
zaferi imiş gibi kabul edilirken, yenik düşenler ise ilerde ortaya çıkacak
direnişin başarı ihtimalinin kaybolduğuna inanırlar.
Zamanla kaba kuvvet usullerini öğrendikçe, bu kaba kuvvete hedef olan halk
kütlelerine karşı duyduğum hoşgörü de arttı. Bu çetin ve ıstıraplı günlerimde,
beni milletime iade ederek milletimin özelliğini bana öğrettiği ve terör
hareketlerinin ele başıları ile, kurbanlarını yakından tanımama fırsat verdiği
için Tanrı'ya bin kere şükrediyorum. Bu yollarını şaşırmış, iki gözü de kapalı
olan adamların sadece bıçak altına yatmış birer kurban oldukları kabul
edilmelidir, işte bu rezil sınıfların ruhlarını basit bir iki çizgi ile ortaya
koyarken, bu toplulukların derinliklerine inildiğinde, parıldayan bir ışığa
rastlanacaktır. Ben gözlemlerim sırasında, bu sınıfların bireyleri arasında
ender de olsa, bazı fedakarlık olaylarına, sadık arkadaşlık hislerine, samimi
bir tevazu ile dolu çekingenliklere, insanı şaşırtan itidalli davranışlara
rastladım. Bu pırıltılar özellikle yaşlı işçiler arasında görülüyordu. Bu
parıltılara yeni nesillerde ve büyük şehirlerin çarkları arasında eriyenlere
rastlanamıyordu. Ancak tek tuk bazı gençler vardı ki, onlar doğuştan
kazandıkları meziyetlerini muhafaza ederek, hayatın kötülüklerine karşı, hâlâ
direniyorlardı, Fakat bu iyi insanlar, eğer siyasi faaliyetleri milletimizin can
düşmanlarına kaptırılıyorsa, bunun sebebi, o heriflerin idare ettiği partilerin
kötülüklerim takdir edememelerinden ileri geliyordu. Çünkü hiç kimse bu adi
heriflerin ne dolaplar çevirdiklerini incelemek zahmetini göstermemiştim. Bu
kimselerde karşı koyma iradesi "sosyal sürüklenmelere mağlup olmuştur. En
sonunda sefalet onları gırtlaklarından yakalayarak Sosyal Demokrasi çamuruna
batırmış ve o çamurun içinde bırakmıştır.
Burjuvazi işçinin en meşru ve en tabii isteklerine dahi, binlerce defa büyük bir
ahlaksızlıkla "hayır" cevabı vermiştir, işte bu haksız Direniş karşısında
işçiler sendikalara doğru itilmişlerdir.
Böylece işçi, en basit isteklerine insani bir cevap alamadığı için sendika
teşkilatı ile siyasete doğru sürükleniyordu, işçi Sosyal Demokrasi’ye düşman
idi. Fakat direnişleri defalarca sonuçsuz kaldı. Burjuva partileri ise her türlü
toplumsal sorunlara karşı ilgisizdiler. iticinin hayat şartları düzeltilmedi, iş
kazaları, çocukların ve kadınların çalışmaları, kadınların hamilelik halleri
hiçbirzaman göz önüne alınmadı. Makineler arasında çalışan işçi her türlü
emniyet tedbirlerinden uzak bırakıldı. Böylece halk toplulukları Sosyal
Demokrasinin ağları içine düştü. Sosyal Demokrasi, bu üzüntü veren siyasi
düşüncelerin sebep olduğu olayların hepsinden faydalandı. Buna karşılık burjuva
partiler hatalarını hiçbir zaman düzeltmediler, esasen düzeltemezlerdi de...
Çünkü her türlü toplumsal yenileşme hareketine karşı durmakla kin tohumlarını
etrafa serpmişlerdi. Halkın can düşmanı olanlarının iddialarına, yani işçilerin
menfaatlerini sadece Sosyal Demokrat Partisi'nin koruduğu yolundaki sözlerine
hak verme durumu doğmuştu.
Böylece burjuva partileri, sendikaların kurulmasına imkan veren ahlaki temelleri
hazırladı, işte bu teşkilatlar, Sosyal Demokrat partiye taraftar toplayan birer
kuvvet haline geldiler. Viyana'da bulunduğum yıllar sırasında ben de ister
istemez sendika konusunda bir vaziyet almak zorunda kaldım. Sendikayı, Sosyal
Demokrat Partisi'nin birbirinden ayrılmaz bir parçası kabul ettim. Ama sonunda
bu kanaatimin yanlış olduğunu anladım. Seri olarak verdiğim bu karardan hemen
vazgeçtim. İşte bu ana davalarda kader benim gözümü açacaktı, ilk kararım
tamamen ters çıkmış, altüst olmuştu.
işçinin en tabii toplumsal haklarım savunacak ve ona daha iyi hayat şartlan
sağlayacak olan sendikalar ile, sınıflar arasındaki siyasi mücadeleyi kızıştıran
ve bunu partiye hizmet için yapan sendikaları birbirinden ayırt etmeyi
öğrendiğim zaman henüz 20 yaşında idim.
Sosyal Demokrasi sendikaların kudretini anladı ve bunu kendi davasına dahil
ederek başarısını sağladı. Burjuvazi ise bu teşkilata değer vermediği için
siyasi yerini kaybetti. Hatta bu teşkilatın normal gelişmesine küstahça karşı
koyuşla engel olacağını zannetti. Sendikaların, kuruluşları itibariyle vatan
fikrim ortadan kaldırdığını düşünmek ve bunu iddia etmek yanlıştı. Sendika
faaliyetleri, milleti meydana getiren sınıflardan birinin (işçi sınıfı)
toplumsal seviyesini yükseltmek amacını takip ederse, hiçbir zaman vatan ve
devlet aleyhine hareket etmiş olmaz. Sendika, halkın fizik ve ahlakı
sefaletlerini hazırlayan şeyleri ortadan kaldırarak ve onlarla mücadele ederek
toplumsal yaraları iyi eder. Sonuç olarak sendika faaliyeti her durumda ve ne
olursa olsun gereklidir.
Toplumsal anlayıştan yoksun veya hak ve adalet hislerinden uzak kalmış iş
adamları var oldukça, halkımızın bir parçası olan işçilerimiz, tek bir
teşebbüsün hırsına veya akıl dışı davranışlarına karşı, topluluğun menfaatlerim
korumak hakkına sahip olacaklardır. Çünkü halkta bağlılık hislerini ve güveni
korumak, fiziki ve iktisadi sıhhati kurtarmak, millet yararına uygun hareket
etmek demektir.
Ahlaktan yoksun bir bölüm iş adamları, kendilerini topluma yabancı sayarlarsa ve
bir sınıfın fiziki ve ahlaki durumunu tehdit ederlerse, memleketin geleceği
üzerinde olumsuz etki yaparlar.
İşte bu durum karşısında herkes kendi çıkarına uygun bir biçimde sonuç almaya
kalkışmasın. Bu hususta hiç kimse serbest değildir. Kötü niyetli kimseler
dikkatleri esas konunun üzerinden çekip, başka tarafa çevirmek için
çalışmasınlar. Toplumsal hayata engel olan her şeyi yok etmek milli menfaatlere
uygun mudur, yoksa uygun değil midir? Bu soruya verilecek cevap evet ise
başarıyı sağlayacak silahlar ile kavgaya katılmak lazımdır. Yoksa ferdi ve bir
iki kişinin bir araya gelerek yaptığı cılız çıkışlar hiçbir zaman büyük iş
adamının sonsuz kudretine set olamaz. İşte dikkat edilecek husus buradadır. Gaye
hak temin etmek değildir. Esasen hak temin edilmiş ve ele geçirilmiş olsa idi,
ortada ihtilaf da olmazdı. Esas gaye en kuvvetli olmaktır.
Halka çok fena muamele yapılır, kanunlara, aykırı hareket edilir Ve
haksızlıklara karşı bir kanuni tedbir alınmazsa, anlaşmazlıkları ancak kuvvet
halleder. Bunun için bir araya gelmeli ve haklarını arayacak bir temsilci
göstermelidirler.
işte bu bakımdan sendika kuruluşları, bugünkü hayata somut sonuçları ile
birlikte daha güçlü bir "toplumsal ruh" getirebilirler. Böylece devamlı bir
şekilde toplumsal hayatı sarsan şikayet noktaları etkisiz duruma getirilir.
Eğer bu böyle olmuyorsa, ya toplumsal kanunların yollan ustaca manevralarla
kesilmektedir, ya da siyasi tesir ve nüfuz sayesinde mevcut kanunlar hükümsüz
bırakılmaktadır. Siyasi burjuvazi sendika kuruluşlarının önemini takdir
etmedikçe veya anlamaz göründükçe ve bunlara karşı şiddetle direndikçe, Sosyal
Demokrasi de bu hor görülen hareketi benimsemekte gecikmedi. Sosyal Demokrasi
gayet dikkatli bir davranışla, sendika hareketinden kendisine sağlam bir zemin
hazırladı ve bundan, bühtan geçirdiği günlerde istifade etti. Gerçi hareketin
derin gayesi zamanla ortadan kalktı ve yerini yeni hedeflere bıraktı. Çünkü,
Sosyal Demokrat Parti, hiçbir zaman savunduğu ve ele geçirdiği kooperatif
hareket’in programını dahi korumak için çaba göstermedi ve buna önem vermedi.
Geçen yıllar içinde toplumsal hakların savunması için kurulan kuvvetlerin hepsi,
Sosyal Demokrat Partililerin becerikli ellerine geçer geçmez milli ekonomimizin
tahribi ve yok edilmesi uğruna kullanılmıştır. Artık işçinin en basit hakları
dahi düşünülmez olmuştur. Çünkü ekonomik sahadaki zorlayıcı araçların
kullanılması, siyasi huyuna her türlü zulme imkan hazırlar. Bu iş için sadece
bir tarafta cehalet ve diğer tarafta ahmak sürünün mevcut olması yeter. İşte
ortada görülen durumda tam bu şekilde idi. Geçen yüzyılın son yıllarına doğru
sendika faaliyetleri ilk amacından uzaklaşmaya başladı. Yıllar geçtikçe Sosyal
Demokrat Parti, işçiler arasına dalarak en sonunda sınıf mücadelesinde bir
tazyik aracı haline geldi. Bin bir güçlüklere katlanarak kurulmuş olan bütün
iktisadi binalar devamlı darbelerle yıkılırsa, sonunda iktisadi temellerinden
tamamen yoksun kalmış bulunan devlet binası da aynı akıbete uğramaktan
kendisini kurtaramaz. Parti, işçinin gerçek ve müphem ihtiyaçlarına zamanla
daha az ilgi göstermeye başladı, istekler ne kadar çoğalıyorsa, onlara cevap
vermek, onları tatmin etmek de o nispette azalıyordu. Halbuki işçinin arzularına
kısmen cevap verilmek suretiyle, onların kavga kudretini zayıflatmak yoluna
gidilebilirdi.
Çünkü halk arzusu bir kere tatmin edildi mi, kendini idare edenlere körü körüne
bağlanır ve kavga kuvveti olmaktan çıkardı.
Fırtınalarla dolu sonuç, sınıf mücadelesini idare eden ve onu körükleyenlere
öyle bir dehşet telkin etti ki, her hayırlı toplumsal reforma el altından
şiddetle karşı çıktılar. Her reform hareketine bile bile cephe aldılar. Bu
kadar akıl almaz bir davranışı haklı göstermek zahmetine bile katlanmak
gereğini duymadılar.
işte bu hal karşısında istekler dalgası ne kadar kabarıp yükseliyorsa, o istek
dalgasının bir parça tatmin ihtimali de o kadar azalıp, kayboluyordu. Fakat
bütün döndürülen bu dolaplara rağmen, işçilere, en tabii ve en küçük haklarına
dahi gülünç denebilecek cevapların verilmesinin sebebinin, işçinin mücadele
ruhunu, kudretini zayıflatmak ve mümkünse bunları tam manasıyla felce uğratmak
olduğunu, bu sinsi faaliyetin şeytani bir emelin parçasından ibaret
bulunduğunu anlatmak ve açıklamak gerekirdi. Bu durumda her türlü sözün
sağlayacağı başarıya hayret edilemezdi.
Burjuva Partileri, Sosyal Demokrat Parti'nin bu korkunç faaliyetinin sinsi
sonuçlarım nefretle karşılıyorlarsa da, bu olumsuz çalışmalara karşılık
verebilecek bir davranışa gerek görmüyorlardı. Halbuki Sosyal Demokratların
iktisadın ezdiği, korkunç sefaletini hafifletmekten çekindiği ve aynı zamanda
sınıf mücadelesi sırasında silah olarak kullandığı işçileri, burjuvazinin kendi
tarafına çekmesi gerekirdi. Fakat burjuvazi hiç ama hiçbir şey yapamadı. Karşı
mevkilere taarruz edeceği yerde, kendi bindiği dalı kesti ve kendi kendisini
tazyik altında bıraktı, iş işten geçtikten sonra da o kadar değersiz birtakım
araçları imdadına çağırdı ki, sonunda hiçbiri sonuç vermedi ve Sosyal
Demokratlar tarafından kolayca saf dışı edildi. Hiçbir şey değişmedi, sadece
değişen memnuniyetsizlik oldu. O da gitgide çoğaldı.
Artık serbest sendika, siyasi havaya girince herkesin hayatı üzerinde bir
tehlike unsuru olarak belirmeye başladı. Serbest sendika, milli iktisadın
emniyet ve geleceğine karşı, devletin sağlamlığına karşı, ferdi hürriyetlere
karşı, korkulacak terör araçlarından biri oldu.
"Demokrasi" sözünü alaylı ve adi cümleler içinde telaffuz eden özellikle
"serbest sendika" oldu.
Bu hürriyete bir hakaretti. Kardeşlik ve birlik hususu ise şu cümle ile rezil
ediliyordu: "Sen bir yoldaş değilsen kafan paramparça edilecektir."
işte görünüşte insanlık dostu olan, fakat beşeriyeti mahvetme yolunda yürüyen
bir insaniyet dostu (!) ile böyle tanıştım. Yıllar geçtikçe düşüncelerim gelişti
ve hiçbir yönünü değiştirmek gerekmedi. Sosyal Demokrasi'nin dış görünüşünü ne
kadar iyi surette incelersem, bu doktrinin derinliklerini görebilmek isteğim de
o kadar çoğalıyordu. Bu hususta partinin resmi edebiyatı bir yardımda
bulunamazdı. Partinin resmi ağzı, eğer iktisadi konularla meşgul oluyorsa, bu
husustaki konuşmalar, iddialar ve ortaya konan deliller hiçbir zaman doğru
olmuyordu. Parti siyasi gayelerinden söz ettiği zaman da samimi olmuyordu.
Bütün bunlardan başka çok gelişmiş olan mesele çıkarma ruhu ve delillerin ortaya
konuş şekli, bana daima derin tiksinme hissi telkin ediyordu. Derin
düşünceleri, kekeleyici, karanlık, hatta anlaşılmaz ve manasız ıstıraplarla
dolu bir sürü cümlelerle anlatmak isterlerken hiçbir fikir kırıntısına
rastlanmıyordu. Akıl öyle bir dolambaçlı yollardan ilerliyordu ki, daima hedefi
şaşırıyordu. Bir insanın kendini rahat hissedebilmesi ve bu sonsuz "dadaisme"*
gübresi içinde samimi ve gerçek bir durumda bulunabilmesi için ancak büyük
şehirlerdeki o "bohem"** kişilerden olması gerekiyordu. Sosyal Demokrat
Parti'nin destekleyicisi olan yazarlar pek açık olarak halkın bir kısmının
tevazuunu istismar ediyorlardı. Çünkü bu tip halk (Dadaisme 1917 yılına doğru
kurulan bir edebiyat ve sanat okulu.bu okulun programları fikir ile anlatış
arasındaki bütün ilgileri ortadan kaldırmaktı. Bohem Günü gününe yaşayan,
başıboş kimse.) topluluğu herhangi bir şeyi ne kadar az anlarsa, onda o kadar
ender gerçekler ve değerler buluyorum sanır.
Böylece bu doktrinin, kuramsal bakımdan yanlışlığı ve manasızlığı ile ortaya
çıkan gerçekleri mukayese edince, takip ettiği gizli gaye hakkında geç de olsa
açık bir fikir sahibi oldum.
O zaman şunu anladım, bütün enerjisini kinden alan bir doktrin karşısında
bulunuyorduk. Bu doktrin kendi zaferini kazanmak için en ufak teferruatı
hesaplamıştı. Zafer kazanıldığı vakit insanlığa öldürücü bir darbe
indirilecekti. Hemen bu arada, bu yıkıcı doktrin ile bir milletin o güne kadar
benim dikkatimden uzak kalmış olan özel vasfı arasındaki münasebetleri gördüm.
Sosyal Demokrasinin gizli amacı, ancak Yahudilerin ne olduklarını bilmekle
anlaşılır. Bu Yahudi milletini tanımak, bu partinin hedefi ve niyeti hakkında
gözlerimizi kapatan yanlış fikirler bağını koparıp atmak demektir. Yahudileri
tanımakla bizi kendine körü körüne bağlayan bu partinin toplumsal fikri
deşildiğinde Marksizm'in çirkin ve korkunç bir şekilde gerilmiş yüzü ortaya
çıkacaktı. Yahudi kelimesinin bende ilk defa olarak özel birtakım fikirler
uyandırması, hangi çağda meydana geldiğini kestirmem pek imkansız değilse de,
biraz zor olacaktır. Babamın sağlığında bu kelimenin evimizde telaffuz
edildiğini hiç hatırlamıyorum. Galiba benim için pek saygıdeğer olan babam, bu
kelimeyi özel bir şekilde telaffuz eden kimseleri geri kafalı adamlar kabul
edecekti. O hayatı boyunca az çok bir kozmopolitliğe eğilim göstermişti. Bu
eğilim onun gayet sağlam olan milli kanaatlerine rağmen düşüncelerine hakim
olmaktan başka, benim üzerimde dahi iz bırakmıştı. Okul sırasında hiçbir şey
beni, ailemden aldığım fikirleri değiştirmeye zorlamadı. Realschule'de genç bir
Yahudi çocuğu ile tanışmıştım. Bu Yahudi çocuğuna karşı davranışlarımızda
hepimiz dikkatli hareket ediyorduk. Fakat bu tutumumuza sebep, o Yahudi
çocuğunun bazı konular üzerindeki ketumluğu dolayısıyla bizde pek az bir güven
uyandırabilmiş olmasıydı. Esasen ne ben ne de arkadaşlarım bu davranışımızdan
özel bir sonuç çıkarmadık.
Devamı Haftaya