Etiksiz estetik olmaz. Güzel olmak için önce ahlâklı olacaksın. Şimdi size,
onur ve ihanetin, istiklal ve esaretin, sanat ve hasetin, özgüven ve kompleksin,
zekâ ve şark kurnazlığının ne olduğunu hakkıyla anlamanız için yüzüme bakmanızı
salık vereceğim. Ben kör jiletle tıraş edilmiş biçare bir heykelim.
Çirkinim, bir ahlâksızlık mahsulüyüm. Yıllar önce, "Beşiktaş İskeleti"nin
(İstanbul'un iskeletini çıkardılar) yanındaki, şimdi ekseriya düşük bel pantolon
giyen zıpır gençlerin kaykay yaptığı, senede birkaç kez de korsanlıktan kaptan-ı
deryalığa terfi eden Barbaros Hayrettin Paşa ve neferlerinin yâd edildiği
meydana yapılmış güzide anıtın berbat bir kopyasıyım.
Adı lazım değil, şimdi rahmetli olmuş bir kalıp işçisi; sanattan pek "kâr"
edemeyen iki sanatkârın, Hadi Bara ile Zühtü Müridoğlu’nun eserinin kalıbını
çalıp onlarca, yüzlerce Atatürk heykeli yaptı. Ben de onlardan biriyim.
Benim yüzümden Maltepe'nin bir mahallesine "Başıbüyük" adını verdiler. Zira
müteveffa şark kurnazı, çaldığı kalıpla ulu önder Atatürk'ün o güzelim çehresini
tanınmaz hale getirerek pek çok uzmanın "hilkat garibesine" benzettiği koca
kafalı bendenizi üretmişti. İşte bu yüzden şekillendirildiğim günden beri yüzüme
baktıkça rahmetlinin kulağını çınlatırlar.
Ölünün arkasından konuşulmaz ama hazret, yaşarken daha fenasını da yaptı. Bir
arazinin etrafını çevirerek (Rousseau'nun sözünü ettiği ilk mülkiyet sahibini
hatırlatıyor değil mi? Zaten gecekonducuların atası da o adamdır) gecekondu inşa
etti, sonra da içine kocaa bir Atatürk heykeli yaptı. Gecekonduyu yıkmaya gelen
ekibe de, "İçerde Mustafa Kemal heykeli var, sıkıysa yıkın" dedi.
Derken bu vatandaş, seri Atatürk büstü üretimine geçti. Aynı kalıbı dökerek
yüzlerce kopya üretti ve bunları kamyonlara yükleyip bir karpuz gibi
çarşı-pazarda sattı. Kendisi rahmetli olduktan sonra bayrağı oğlu devraldı.
Oğlunu tanımam, ama dediklerine göre bu, babasından daha fenaymış. Şimdilerde üç
ayrı fabrikada sürekli heykel üretip satıyor, iyi de para kazanıyormuş. Hayırlı
işler!
Bu topraklar sömürünün bin bir türlüsünü gördü. Ama bugüne dek hiçbir şeyin
Atatürk heykelciliği kadar suyu çıkarılmadı. Artık bronz, dövme-bakır, polyester
ya da betondan mamul, çirkin Atatürk heykeli istemiyoruz.
Zaten memleketin dört bir yanında elli binin üzerinde büst, heykel ve anıt var.
(Ki sizi temin ederim, bunların en az yüzde yetmişi ulu önderin şanına
yakışmayacak kadar etikten ve estetikten yoksundur.) 28 Şubat'ın kudretli
generallerinden Doğu Silahçıoğlu'nun gayretiyle imal edilen ve geçen hafta
taşınırken battaniyeye sarıldığı için epey yaygaraya sebep olan Sultanbeyli'deki
heykel bunlardan yalnızca biri.
Ulu önderi, yurdun en ücra köşelerinde dahi uzun kuyruklu, iri organlı, şaha
kalkmış bir aygırın sırtında Akdeniz'i işaret ederken yahut ön cebini genellikle
bir mendilin süslediği ceketine göğüs hizasında yapıştırılmış fötr şapkasıyla
halkı selamlarken görebilirsiniz.
Göremediğiniz daha niceleri var. Bunu söylemek acı ama, ilköğretim okullarında
yalnızca top oynanırken kale direği olarak kullanılan, apartman önlerine sırf
park yapılmasın diye konulup da sonra yıkılamayan, hatta askerde bile esrar
çeken cibilliyetsiz gençlerce kışlalarda tokatlanan ve dahi üzerine çarpı
işaretleri atılan, kırılan, dökülen onlarca, yüzlerce kardeşimiz var bizim.
"Bir şey olmaz, elli bin kişilik bir Atatürk heykeli ordusunun sahibiyiz"
demeyin sakın. Benim gibi estetik yoksunu heykellerden bir hayır gelmiyor, onu
söylüyorum size. Bırakın az olsun, öz olsun. Tanpınar'ın dediği gibi, "Türk
sanatçısı yetişinceye kadar heykel niyetine oraya bir blok dikin."
Tamam ilk zamanlar İtalyan Canonica ve Avusturyalı Krippel güzel Atatürk
heykelleri yaptılar. (İlki "Türk usulü" bir anlaşmayla mağdur olmuştu. Ankara,
Canonica'yı zamanında epey süründürdü. Adam parasını peyderpey alabildi.)
Tanpınar'dan günümüze pek çok Türk heykel sanatçısı yetişti, iyi heykeller de
yaptılar. Ama kâfi. Bundan sonra bilhassa şark kurnazları tarafından imal edilen
kısa bacaklı, ifadesiz, botox suratlı, yakışıksız heykel istemiyoruz.
Böyleleri kör jiletleriyle heykel tıraş etmesin. Onun yerine "Şark Usulü Has Et
Kasap Kompleksi" açsın. Bu sayede, farkında olmadan, yüzyıllardır bu topraklarda
geçer akçe olan kudretli bir simya formülünü, bir zengin alaşımı, bir diyalektik
teslis harikasının alâmeti farikasını keşfetmiş olurlar. Hasetlik, kompleks ve
şark kurnazlığından müteşekkil o kadim Türk fabrikasından bahsediyorum, anlayın
işte.
Ve her koyunu kendi bacağından asarlar. Ve bütün kedilere ciğer yedirirler,
onları âdeta bir peygamber şefkatiyle ihya ederler. Böylesi, estetik olmasa bile
daha etiktir.
Haftalık Dergisi
7-13 Temmuz 2006
funlu@gazetevatan.com