1. Söyleyen ve söylenen'den bağımsız olarak her söz'ün özgül ağırlığı vardı
bir zamanlar; zira söz'ün kendisi, söyleyen ile söylenen'i temsil ediyor olması
dolayısıyla bizatihi kutsaldı. Söz çoğalınca, söz'ün ağırlığı tabiatıyla
söyleyen'in ve söylenen'in değeriyle mütenasib olmaya başladı; böylelikle söz
kadar, söyleyen de, söylenen de ciddiye alınır oldu.
Değersiz ve gayr-ı ciddi olan, hiçbir surette söz'ün konusu olamazdı. Aksini
düşünenler susmaya başladılar bu yüzden.
2. Yazı'nın ortaya çıkışıyla, yazar'dan ve yazılan'dan bağımsız olarak her yazı
özgül ağırlığa sahip oldu; zira yazı'nın kendisi, yazan'ı ve yazılan'ı (söz'ü)
temsil etmesi itibariyle kutsallaştı. Yazı çoğalınca, daha doğrusu yazı, ehil
olmayanların eline düşünce, kimin neyi yazdığı önem kazanmaya başladı. Artık
sadece yazı değil, yazan da, yazılan da itibar şartları arasına dahil oldu.
Değersiz ve gayr-ı ciddi olan, hiçbir surette yazı'nın konusu olamazdı. Aksini
düşünenler, yazmaya karşı çıkıp sadece konuşmakla yetindiler. Nitekim sohbetin
kıymet kazanması bu yüzdendir.
Duygu, düşünce ve davranışın yerini nasıl söz aldıysa, yazı da söz'ün yerini
aldı. Yazı toplumlarında yazılmayan sözün ne kıymeti olabilirdi? En nihayet söz
uçar, yazı kalırdı. Kalıcı olan makbuldü. Kalıcı olan yazı olduğu için, yazı
bizatihi makbul ve muhterem idi.
Matbaanın icadından evvel böyleydi, peki ya sonra?
3. Matbaanın icadından sonra bizatihi yazı'nın değeri azaldı, basılmış (matbû)
ve yayılmış, yayımlanmış (neşredilmiş) olan kıymet kazandı. Yazmak, yaymak veya
yayımlamak demek değildi. Fakat basmak öyle mi? Basılan, hem de aynı anda
yaymaya, yayımlamaya eş bir anlam kazanıverdi. Çünkü değersiz olan basılamaz ve
dolayısıyla neşredilemezdi; basılıyorsa ve yayımlanıyorsa değerli olmalıydı.
Aksini düşünenler, yazdıklarını basmayı reddettiler, yazdıklarının ehil
olmayanların eline geçmesinden çekindikleri için reddettiler.
4. Elektronik yazım ve yayım imkânlarının genişlemesiyle basılı metinlerin de
değer kaybettiği bir devrin başlarındayız. Görsel olan yazılı olanın önüne
geçiyor doğal olarak; zira idrak-ı hissî (duyular) her zaman idrak-ı aklî'ye
(zihne) galebe çalar. İlkini kullananlar, ikincisini kullananlardan çoktur da
ondan galebe çalar. Neşriyat sahasının ticarî hevesleri tatmin etmesinin bir
sebebi de budur; müşteri çoğalmaktadır çünkü.
5. Bugün ne yazık ki birçok tasavvufî metin, peşisıra tercüme edilip
yayımlanıyor ve böylelikle bu metinler, onları okumaya ehil ve salih
olmayanların eline geçiyor. Anlama ve kavrama kabiliyetleri gerekli terbiyeden
geçmediği halde, ehil olsun olmasın bu metinleri (güya) okuyanların,
anlamadıkları/kavramadıkları meselelerde ileri-geri sözler sarfetmeleri
kolaylaşıyor.
Tercümelerin ehil kimseler tarafından yapılması gerektiğini söylemediğim gibi bu
metinlerin tercüme edilmemesi gerektiğini de söylüyor değilim. Bilakis söylemek
istediğim şu: Bu eserler nâ-ehillerin önüne atılmamalı, inciler, ehil
olmayanların ellerinde misket haline getirilmemeli... Meselâ İbn Arabî
hazretlerinin birçok eseri, avam için hiç de gerekli olmadığı halde ardısıra
piyasaya sürülüyor ve hem halka, hem de bu âsar-ı güzîdeye yazık ediliyor.
6. Eskiden tekkelerde dahî her metin her müride okutulmaz, her derviş her sohbet
halkasına dahil olamazdı. Liyakat kesbetmeden okunulacak metinler, okuyanlara
yarardan çok zarar getireceği için salikler sıralarını beklerler, liyakat
kesbettikleri kanaati hasıl olursa, yani izin çıkarsa bu metinler kendilerine
okutulurdu. Birçoğunu tek başlarına da okumazlar; bilâkis bu metinler
ehlinin/erbabının dizinin dibine çökülerek kendilerinden tahsil edilirdi. Hangi
metni okuduğunuz önemli değildi; hangi metni kimden okuduğunuz önemliydi.
Tasavvuf metinlerinin önemli bir kısmının, avam için değil, bilâkis ehli
için, erbabı için yazıldığı dikkate alınırsa, bugün uluorta basılıp
yayımlanmalarının niçin büyük bir mahzur teşkil ettiği anlaşılır sanırım.
7. Eskiden terbiye edenler terbiye edecek oldukları kimseleri bizzat seçerler,
herkesi sohbet ve irşad halkalarına dahil etmezlerdi. Ahvalinden haberdar
olduklarını sabır, tahammül ve tesamuhla uzun bir terbiye sürecine sokarlar, her
adımlarında yanıbaşlarında durmayı bir vazife telakkî ederlerdi.
Şimdiyse herşey tersine döndü. İnanın, bu hiç de hayra alâmet değil!
Yenişafak
22/07/2006