Kozet
Gün ışımaya yeni başlamıştı. Çok rahatsız bir gece geçiren Fantin, sabaha karşı
azıcık daldı. Bütün gece onu beklemiş olan Rahibe Semplisi, Fantin'in
uyumasından yararlanarak, ona bir öksürük şurubu hazırlamak için yanından
uzaklaşmıştı. Kadıncağız birkaç dakikadan beri revirin laboratuvarında, ilâç
şişlerinin üzerine eğilmişti ki, birden bir gürültüye başını çevirdi. Küçük bir
çığlık atmaktan kendisini alamadı.
— Ah siz miydiniz Vali bey? Adam kısık bir sesle, sordu:
— Zavallı kadıncağızın durumu nasıl?
— Şu anda iyice sayılır, ama bizi bir hayli korkuttu, dün doktor kendisinden
ümidi bayağı kesmişti.
Kadın dilinin döndüğü kadar Valiye durumu anlattı. Birgün önce çok ağırlaşmış
olan Fantin'in birden, Valinin kızını getirmeye gittiğini düşünerek sevinçten
iyileşmeye yüz tuttuğunu ekledi. Kadıncağız Valiye soru sormadı fakat onda, bir
başkalık sezmişti.
— Bütün bunlar güzel, dedi adam. İyi ki onun bu inancını baltalamadınız.
— Fakat uyanıp da kızını göremezse, ona ne diyeceğiz?
— Tanrı bize yardım eder. Hemşire kısık bir sesle:
— Olabilir, dedi. Fakat yine de yalan söyleyemeyiz.
Etraf iyice aydınlanmıştı birden M. Madlen'in yüzüne bakan hemşire Semplisi,
haykırdı:
— Aman Yâ Rabbim, size ne oldu böyle? Saçlarınız bembeyaz olmuş.
— Beyaz mı? diye sordu adam.
Hemşire Semplisi'nin aynası yoktu. Doktorun bıraktığı alet çantasından küçük bir
ayna çıkartıp Valiye uzattı. M. Madlen ölülerin nefeslerini kontrol için
kullanılan bu aynayı aldı, kendisine uzun uzun baktıktan sonra:
— Ya, dedi.
Bu sözü ilgisiz bir sesle sanki başka birşey düşünür gibi söylemişti.
Rahibe bütün bunların ardında bilinmeyen ürkütücü bir şey sezmiş gibi ta
iliklerine kadar donduğunu hissetti. Madlen sordu:
— Onu görebilir miyim?
Hemşire soru sormaya korkar gibi, kekeledi:
— Vali Bey onun kızını getirtmeyecek misiniz?
— Elbette getirteceğim, fakat bu en azından iki üç gün sürer. Hemşire çekingen
bir sesle:
— O halde bu süre içinde sizi görmemesi çok daha iyi olur. Hiç değilse, sizin
kızını getireceğinizi düşünerek rahatlar. Oysa sizi yalnız görünce, çocuğuna
birşey oldu sanarak çok üzülecek. Kendisini oyalamak için bile olsa yalan da,
söyleyemeyiz ya.
M. Madlen bir süre düşünür göründü, sonra çok ciddi bir tondan:
— Hayır hemşire, dedi. Onunla görüşmeliyim, belki vaktim olmayacak.
Hemşire onun bu sözlerindeki acayipliği farketmemiş göründü. Bakışlarını yere
dikerek saygı dolu bir sesle:
— Nasıl isterseniz, dedi. Şu anda hasta uyuyor.
Adam Fantin'in yattığı odaya girdi ve perdeleri araladı. Hasta uykudaydı. Çok
zorlukla nefes alıyordu, buna rağmen onun yüzünde sonsuz bir huzur seziliyordu.
Solgunluğu beyazlık olmuş, yanakları al aldı. Eski güzelliğinin tek kalıntısı
uzun sarı kirpikleri hafifçe titriyordu. Şu anda kanat açmaya ve uçmaya hazır
bir kuşu andırıyordu.
M. Madlen bir süre yatağın yanında hareketsiz bekledi. Yere diz çökmüş, duaya
başlamıştı.
Hemşire onunla beraber gelmemişti. Kadın gözlerini açtı onu gördü ve sakin bir
gülümseyişle sordu:
— Peki ya Kozet?
Ne bir sevinç jesti, ne de bir hayret, yalnızca derin bir sesle sorulan "Ya
Kozet?" sorusu. O kadar güvenle sorulan bu soruya M. Madlen bir cevap bulamadı.
Fantin devam etti:
— Burada olduğunuzu biliyordum, uyuyordum ancak bu arada sizi gördüm. Sizi uzun
zamandan beri görmekteyim bütün gece sizinle beraberdim. Siz nurlara
boğulmuştunuz çevrenizi hep melekler sarmıştı.
Adamcağız gözlerini yatağın başucundaki Pufa dikti. Fantin devam etti:
— Fakat Kozet nerede? Neden onu hemencecik yatağımın ürerine bırakmadınız?
Neyse ki tam o anda hemşirenin çağırdığı doktor da gelmişti. Madlen'e yardıma
koştu:
— Çocuğum, dedi. Fantin'e, sakin olun, evlâdınız geldi.
Fantin'in gözleri ışıldadı ve bu güzel mavi gözler bütün yüzünü aydınlattı.
Ellerini kavuşturarak yalvardı:
— Oh, oh! Ne olur, onu bana getirin.
Tam bir ana kalbinin hayâli. O Kozet'i hâlâ bıraktığı gibi kucakta taşınacak
küçük kız olarak düşünüyordu.
Doktor elini hastasının alnına koyarak:
— Hayır, daha olmaz, dedi. Azıcık ateşiniz var, şu anda sizin heyecanlanmanız
hiç de işimize gelmez. Kızınızı görünce, heyecanlanırsınız bu da size dokunur.
Önce iyileşmelisiniz.
Doktorun sözlerini kesti Fantin:
— Fakat ben iyileştim, size iyi olduğumu söylüyorum" ya. Aman Yâ Rabbi şu doktor
da ne salak şey... Ben çocuğumu görmek istiyorum.
Doktor yatıştırıcı bir sesle:
— Bakın, dedi, nasıl hırslandınız? Böyle olduğunuz sürece çocuğunuzu gösteremem
size. Onu görmek değil, onun için yaşamanız gerekiyor. Bunun için de
iyileşmelisiniz, daha makûl olduğunuzda Kozet'i görürsünüz!
Zavallı ana başını eğdi:
— Doktor bey sizden özür dilerim, dedi. Ah eskiden olsa, böyle terbiyesizce
konuşur muydum? Başımdan öyle felâketler geçti ki, arada bir ne yaptığımı
bilemiyorum. Anladım heyecanın bana dokunmasından endişeleniyorsunuz, ancak şunu
da bilin ki, onu görünce daha da iyileşeceğim. Aslında dün geceden bu yana,
gözlerim onda. Onu bana getirin, yemin ederim, hiçbir şey yapmayacağım yalnızca
onunla konuşacağım. Ta Montferney'den getirtilen kızımı neden görmüyorum sanki?
Hiç de öfkeli değilim. Çok mutlu olacağımı biliyorum, bütün gece çok güzel
rüyalar gördüm. Beyaz, melek yüzlü, bana gülümseyen güzel kızları gördüm.
İyileştiğime göre artık ateşim de yok. Doktor bey ne olur Kozet'i getirin,
kızımı bana gösterin.
Bu arada yanında oturan M. Madlen'in bir soru yağmuruna tutmak geri kalmıyordu.
— İyi bir yolculuk yaptınız mı Vali bey? Oh onu bana getirmekle ne büyük iyilik
ettiğinizi bir bilseniz? Onun nasıl olduğunu söyleyin, kendisi nasıl? Yolda
yorulmadı ya? Ah ne yazık ki beni tanımayacak bile, ondan ayrılalı ne çok oldu.
Çocuklar kuşlar gibidir, bugün birşey düşünür, ertesi günü unutur bile. Üstü
başı derli toplu mu? Beyaz çamaşır var mı? Şu Tenardiye'ler, ona iyi bakmışlar
mı? Vali bey kızımı güzel buldunuz mu? Kızım güzel değil mi? Şu posta arabasında
kimbilir, ne kadar üşüdünüz? Onu bir saniye görebilsem.
Madlen onun elini tuttu:
— Kozet güzel bir çocuk, dedi. Sağlığı da yerinde, az sonra onu görürsünüz.
Sakin olmalısın yavrum, böyle durmadan konuşursan yine ateşin yükselir hem de
kollarını yataktan çıkartma Fantin, üşüyüp yine öksüreceksin.
Aslında Fantin konuştuğu süre içinde, durmadan öksürmüştü. Yine bir öksürük
nöbetiyle sarsıldı.
Fantin, Valinin sözlerine cevap vermedi, fazla sızlanarak ona güvensizlik
göstermiş olmaktan korkuyordu. Hiç ilgisi olmayan sözler söyledi:
— Montferney güzel yer değil mi? Yazın Paris'ten oraya kır eğlenceleri
düzenlemeye gelirler. Şu Tenardiye'lerin işleri yerinde mi? Galiba hanları pek
işlemiyor?
M. Madlen, hâlâ onun elini tutuyordu. Söylemek istediklerin açıklamaya
çekiniyordu. Bir ara onun kısık sesle:
— Ah şu doktor, sanki kızımı gösterse, bana ne olurdu? dediğini duydu.
Daha sonra yine neşelenerek gülmeye başladı:
— Kozet de geldi, ah bundan böyle, ne denli mutlu olacağız, dedi. Küçük bir
bahçemiz olacak, evet M. Madlen, bana bunu söz verdi. Kızım bahçede oynar. Kim
bilir artık harfleri bile öğrenmiştir. Otlar arasında koşarak kelebekleri
kovalayacak.
M. Madlen, Fantin'in söylediklerini dalgın dalgın dinlerken önüne bakıyordu.
Birden kadının sustuğunu görünce başını kaldırdı, Fantin korkunç olmuştu.
Artık ne konuşuyor, ne de nefes alıyordu. Dirseği üzerinde doğrulmuş, sıska
omuzu gömleğinin yakasından fırlamıştı, bir an önce ışıldayan yüzü, kül rengini
almıştı, odanın bir köşesinde korkunç bir görüntüye dikmişti bakışlarını.
Gözleri dehşetten büyümüştü.
M. Madlen haykırdı:
— Tanrım ne oldu Fantin, neyin var?
Kadın cevap vermeden dik dik bakmasına devam etti. Birden eli ile ona dokunarak
arkasına bakmasını işaretledi.
Madlen başını çevirdiğinde Javer'i gördü.
Javer'in yüzünde şeytani bir sevinç, gözlerini aradığı mutsuz adama dikmişti.
Artık onun ne denli mutlu olduğunu söylemek gereksiz. Nihayet yıllardan beri,
şüphelerinin gerçekleştiğini görmek onu çok sevindirmişti. Bu arada
tahminlerinde aldanmadığını düşünmesi de ayrıca kendisine gurur veriyordu.
Fantin, Vali'nin kendisini kurtardığı o geceden bu yana Javer'i bir daha
görmemişti. Onun korkunç yüzüne bakamadı, ölecek gibi oldu yüzünü ellerinin
arasına kapayarak haykırdı:
— Mösyö Madlen kurtarın beni.
Jan Valjan (bundan böyle kendisini hep bu adla çağıracağız) yerinden kalkmıştı.
Sonra Fantin'e döndü ve çok tatlı bir sesle:
— Endişelenme yavrum, dedi. Senin için gelmedi.
Daha sonra Javer'e dönerek:
— Ne istediğini biliyorum, dedi. Javer:
— Çabuk gidelim, dedi.
Şu anda, bir yandan otorite, bir yandan kanunî vicdanına itaat eden Javer, şu
anda o sosyetenin öcünü alıyor, kanunu yıldırım gibi kullanarak bir zafer içinde
yüzüyordu.
Cinayet, kötülük ve düzensizliği topuğuyla ezmiş, ışıl ışıl parıldıyordu.
Korkunç yüzlü Javer, şu anda hiç de tiksindirici değildi. Dürüstlük, içtenlik,
inanç, görev ve sorumluluk duygusu aldıklarında korkunç olabilirler, ne var ki
yine de yüceliklerinden birşey kaybetmezler.
Bu niteliklerin, bir tek kusuru varsa o da aldanmadır. Yanlış bir davaya inanan
bir zalimin, acıma bilmez sevincinde, yine de saygı duygusu uyandıran bir
parıltı sezilir.
"Çabuk gidelim," diyerek, öne bir adım bile atmamış, yalnızca Jan Valjan'a
korkunç gözlerle bakmakla yetinmişti.
Javer'in bu feryadına Fantin yeniden gözlerini açtı. Vali bey yanındaydı kimden
ve neden korkacaktı?
Javer odanın ortasına kadar ilerleyerek haykırdı:
— Hey baksana gelecek misin?
Mutsuz kadın çevresine bakındı, odada Rahibe Semplisi ve Vali beyden başkası
yoktu. Javer, "sen" diye kime seslenebilirdi. Ancak kendisine...
Birden rüyasında görse, inanamayacağı kadar korkunç ve şaşırtıcı bir sahne
gördü.
Casus Javer'in Vali beyi yakasından yakaladığını gördü. Birden sanki bütün
dünyası yıkılmıştı.
— Vali bey, diye haykırdı zavallı adam.
Javer diş etlerine kadar gösteren o korkunç gülüşüyle güldü. Jan Valjan
yakasındaki eli itmeye bile yeltenmeden:
— Javer, diye yalvardı. Javer:
— Beni Müfettiş bey diye çağır, emrini verdi.
— Mösyö sizden bir ricam var, yalnız bunu ancak size bildirebilirim.
Başkalarının duymalarını istemem.
— Hayır efendim, benimle böyle fiskos edemezsin, benimle yüksek sesle konuşulur.
Gizleyecek sırrım yok benim.
Jan Valjan ona yaklaştı ve çok yavaş bir sesle:
— Bana üç gün izin verin, dedi. Üç gün. Gidip şu zavallı kadının çocuğunu
getireyim, istediğiniz kefaleti öderim, isterseniz siz de benimle
gelebilirsiniz.
Javer ıslık gibi bir sesle haykırdı:
— Alay mı ediyorsun, olur şey değil, senin bu kadar budala olduğunu bilmezdim
doğrusu. Benden izin istersin ha, hem de üç gün. Hem de ne için? Şu piçi
getirmek için. Ha ha...
Fantin birden titremeye başladı:
— Çocuğum mu? Çocuğuma ne olmuş? Burada değil mi? Rahibe abla, ne olur bana
cevap verin, Kozet nerede? Ben kızımı isterim. Mösyö Madlen, Mösyö Madlen.
Javer ayağıyla yere vurdu.
— İşte bir bu eksikti, öteki de başladı. Bana bak, kapa çeneni kaltak. Ne biçim
memleket, kürek mahkûmları Vali oluyor, sokak kadınlarına tertemiz yataklarda,
prensesler gibi bakılıyor.
Gözlerini Fantin'e dikti ve Jan Valjan'ı tekrar yakasından yakalayarak:
— Bana baksana sen, dedi. Burada M. Madlen, Vali bey diye birisi yok artık. Bunu
kalın kafana iyice sok. Burada bir hırsız, bir eşkıya, bir pranga kaçağı var.
Jan Valjan adındaki bu sefili yakasından yakaladım, işte bu!
Fantin birden yataktan kalkmak ister gibi, yerinden fırladı. Elleriyle yatağının
kenarlarına tutunarak, bir Jan Valjan'a baktı, bir Javer'e baktı, kapıda duran
rahibelere baktı, konuşmak için ağzını açtı, bir hırıltıdan başka bir ses
çıkmadı. Telâşla kollarını uzattı sanki boğulan birisi gibi, bir yere tutunmak
için ellerini açtı kapadı daha sonra başı yastığa düştü, gözleri açık ve
sönüktü.
Ölmüştü!
Jan Valjan bir silkinişle kendisini kurtardı, sonra polise dönerek:
— Onu öldürdünüz, dedi. Javer bayağı sinirlenmişti:
— Haydi artık buna bir son verelim, dedi. Burada senin saçmalıklarını dinlemeye
gelmedim. Nöbetçiler aşağıda derhal yürü yoksa karışmam.
Odanın bir köşesinde hastayı bekleyen hemşirelerin geceleyin uzanmaları için
eskice bir demir karyola vardı. Jan Valjan yatağa yürüdü göz açıp kapayıncaya
kadar demir karyolayı parçaladı sonra bir demir çubuk parçasını kaparak Javer'in
üzerine yürüdü. Javer kapıya kadar geriledi. Valjan gibi kuvvetli adaleleri olan
bir adam için bunu yapmak çok kolay olmuştu.
Jan Valjan elindeki demirle Fantin'in yatağına yaklaştı ve sonra başını
çevirerek Javer'e müthiş gözlerle baktı, duyulmayacak kadar kısık bir sesle:
— Şu anda beni rahatsız etmenizi tavsiye etmem, dedi. Aslında Javer korkudan
titriyordu.
Bir ara aşağı inip nöbetçileri çağırmayı düşündü, sonra Jan Valjan'ın bu andan
faydalanarak kaçabilme ihtimalini göze alamazdı. Bundan böyle elinde bastonu,
sırtını kapıya dayayarak bekledi.
Jan Valjan ölü kadının üzerine eğildi ve onun kulağına bir şeyler mırıldandı. Ne
dedi? Dünyanın en çileli adamı olan Jan Valjan az önce ölen bu kadına, neler
söyledi? Kimse duymadı.
Belki ölü duymuş olacaktı. Sahnenin tek şahidi Rahibe Semplisi, inanılmayacak
birşey gördüğünü sonra anlattı. Jan Valjan, Fantin'in kulağına eğilip onunla
konuştuğu anda, kadının soluk dudaklarında hafif bir gülümseyişin belirdiğini ve
ölümün donuklaştırdığı gözlerde, bir sevinç ifadesi ışıldadığını Rahibe
görmüştü.
Jan Valjan, şefkat dolu bir jestle ölü kadını yastığına yatırdı, geceliğinin
yakasının kurdelelerini bağladı, saçlarını başlığının içine soktu ve sonra
gözlerini eliyle kapattı.
Fantin'in yüzü birden nurlanmıştı.
Fantin'in eli yataktan sarkmıştı. Jan Valjan eğildi bu eli tuttu, yavaşça
kaldırdı ve saygıyla öptü.
Sonra birden yerinden kalkarak Javer'e döndü.
— Haydi, bundan böyle artık emrinizdeyim, dedi. Javer, Jan Valjan'i kentin
cezaevine teslim etti.
M. Madlen'in tutuklanması, "Möntrey sür Mer"de bir bomba gibi patlamıştı, Ne
yazık ki, onun sabıkalı bir kürek mahkûmu olduğunu duyanlar iki saat sonra onu
terketmişlerdi. "O bir mahkûmdu" yıllardan beri kasabayı kalkındırması, yaptığı
iyilikler, refaha kavuşturduğu aileler hiç biri, hiç biri, artık onun adını
anmayacaktı. Bütün gün kentte şöyle konuşmalar süre gitti:
— Biliyor musunuz? Ayol olur şey değil, süresini tamamlamamış bir kürek
mahkûmuymuş. Kim? Kim olacak, Vali. Hem de adı Madlen değilmiş. Şöyle korkunç
bir ad, Bejan mı? Bojan? Bajan mı? Aman Tanrım yakalanmış. Tutuklandı mı?
Elbette, cezaevinde. Daha sonra onu başka yere gönderirler. Yıllar önce, yol
keserek yapmış olduğu bir eşkıyalık için, ağır ceza mahkemesinde yargılanacak.
Vallahi kardeş ben kuşkulanıyordum doğrusu, fazla iyi idi. Bu kadar mükemmel
adamların geçmişi, daima karışık olur. Kendisine sunulan madalyaları geri
çevirmesi, yolda rastladığı her serseri yumurcağa avuç dolusu para vermesi,
midemi bulandırmıştı. Bunun altının çapan oğlu çıkacağından emindim, inan olsun.
İşte Madlen, adını taşımış bir hayalet, böylesine kısa bir zaman sonra tamamıyla
unutulacaktı. Montrey sür Mer'de, onun anısına üç dört kişi sadık kaldı.
Kendisine hizmet eden yaşlı kadın, bunların arasındaydı.
Aynı günün akşamı, aynı zamanda kapıcılık yapan bu iyi kalpli kadın, robot gibi
fazla düşünmeden M. Madlen'in evine döndüğü saatte yerinden kalktı, onun
anahtarı her zaman aldığı çiviye taktı, sonra mumunu yakarak şamdanı da oracığa
koydu. Bu her akşam yaptığı töreni hiç düşünmeden tekrarlamıştı. Sonra birden
aklına acı gerçek gelince, kadıncağız gözlerinden yaşlar süzülerek kendi
kendine, "Aman Yâ Rabbim ne kadar budalayım M. Madlen dönecek gibi, onun mumunu
yaktım," diye söylendi.
Tam o anda kapıcı locasının camı açıldı, bir el uzanarak, anahtarı ve yanan mumu
aldı.
Kadın bu kolu, bu eli çok iyi bilirdi. M. Madlen geri dönmüştü.
Bir süre konuşmadı, sanki dili tutulmuştu, nihayet haykırdı:
— Aman Yâ Rabbi Vali Bey, oysa ben sizi...
Birden sustu saygısızlık etmek üzere bulunduğunu anlamıştı, Jan Valjan onun için
daima "Vali Bey" olarak kalacaktı. Adam onun düşüncesini tamamladı:
— Cezaevinde olduğumu söylemek isterseniz, evet oradaydım. Demir çubuklardan
birini kırdım ve damdan atlayarak kaçabildim. Haydi koş, bana Rahibe Semplisi'yi
çağır.
Bir kâğıt aldı ve üzerine şu kelimeleri yazdı:
“Az önce mahkemede sözünü ettiğim küçük Jerve'den çalmış olduğum kırk metelik ve
budaklı sopamın demirden uçlan.”
Bu kâğıdı masanın üzerine bıraktı. Öyle ki odaya girenlerin gözlerine ilk çarpan
bu demir parçalarıyla, madenî para olacaktı. Bir dolaptan eski bir gömlek
çıkardı, gümüş şamdanları bu gömleğe sardı. Bu arada hiç de acelesi yokmuş gibi,
ağır ağır yapıyordu, avucundaki kara ekmekten birkaç lokma ısırdı. Bu herhalde,
kaçarken cezaevinden almış olduğu oranın ekmeği olacaktı.
Kapı tıkırdadı.
Gelen Hemşire Semplisi idi.
Kadın sararmış, gözleri kızarmıştı elinde tuttuğu mumu titrek bir ışık
saçıyordu.
Günün heyecanları, kendisine dinine adamış bu Rahibeye, kadın olduğunu
hatırlatmıştı. O ağlamıştı, titriyordu.
Jan Valjan kapıda karaladığı, birkaç kelimeyi rahibeye uzatarak:
— Hemşire, dedi. Lütfen bu kâğıdı Papaz efendiye verin. Şunları yazmıştı:
"Burada bıraktıklarımı size emanet ediyorum Papaz efendi. Paramın bir kısmı,
mahkeme masraflarını, diğeri şu zavallı kadının gömülmesine harcansın, geri
kalanını yoksullara bırakıyorum."
Rahibe konuşmak istedi fakat ancak şu sözleri kekeleyebildi:
— Vali Bey, şu mutsuz kadını, son bir kez görmek istemezler mi?
— Hayır, dedi. Beni kovalıyorlar, onun odasında yakalanmak istemem, huzurunu
kaçırmış olurum.
Henüz sözlerini bitirmişti ki, merdivenlerde bir şamata koptu. Ayak sesleri
duyulmuştu, kapıcı kadın, cırtlak cırtlak haykırıyordu.
— İyi kalpli beyim, size yemin ederim ki bütün gün ve gece yukarı odaya kimse
girmedi. Kapı önünden bir saniye bile ayrılmadım.
Bir erkek sesi cevap verdi:
— Şu yukarı odada ışık var. Javer'in sesini tanıdılar.
Oda öylesine yapılmıştı ki, kapı açıldığında duvarın bir açısını gizliyordu. Jan
Valjan mumu söndürdü ve bu açıya girdi.
Rahibe Semplisi masanın önüne diz çökerek ellerini kavuşturdu. Kapı açıldı,
Javer girdi.
Aşağıdan birçok karışık erkek seslerine kapıcı kadının itirazları karışıyordu.
Rahibe gözlerini kaldırmadı dua ediyordu.
Şamdan şöminenin üzerinde olduğundan, fazla ışık saçmadı.
Javer, Rahibeyi görünce olduğu yerde çivilenmiş gibi kaldı. Polisin karakterinin
özünün, otoriteye saygı olduğunu romanımızın başında söylemişti. Dini otorite
onun için en başta gelirdi. Aslında Javer her şeyde olduğu gibi dinde de şöyle
âdet yerini bulsun diye inançlıydı, fakat örnek olmak gayesiyle, asla dinsel
görevlerini ihmal etmezdi. Onun gözünde bir Rahip, bir rahibe asla aldanmayan ve
günâh işlemeyen kişilerdi. Onları ruhları, bu dünyaya kapalı ruhlardı, tek bir
kapı açıktı ki, ondan da ancak gerçek çıkardı.
Rahibeyi görünce, önce oradan çekilmeyi düşünmüştü. Şu var ki kendisine buraya
getiren görevini de unutamazdı bundan böyle basma kalıp bir soru sormaktan
çekinmedi.
Karşısında, hayatında asla yalan söylememiş olan Rahibe Semplisi idi, Javer bunu
bilir ve özellikle kadına karşı büyük saygı duyardı.
— Hemşire, dedi. Bu odada yalnız mısınız?
Uzun bir sessizlik oldu, bu arada yukarı çıkan kapıcı kadın, baygınlıklar
geçiriyordu. Rahibe başını kaldırdı ve renksiz bir sesle cevap verdi.
— Yalnızım.
Javer sözüne devam etti:
— Israrlarımı bağışlayın hemşire bu akşam birisini görmediniz mi? Bir erkek?
Kaçtı onu aramaktayız. Şu Jan Valjan adındaki sabıkalıyı, onu kovalıyoruz.
Görmediniz mi?
Hemşire yeniden:
— Hayır, dedi.
Yalan söyledi. İki kez üst üste hiç duraksamadan kendisini ateşe atar gibi yalan
söyledi.
Javer:
— Beni bağışlayın sayın hemşire, diyerek onu saygılı bir şekilde eğilerek
selâmladıktan sonra geri çekildi.
Hemşirenin sözü Javer'e yetmişti öyle ki masanın üzerinde söndürülmüş bir mumun
tütmesindeki acayipliği bile farketmedi.
Bir saat sonra, koşarcasına yürüyen bir adam, Paris istikametine doğru yol
alıyordu. Bu adam Jan Valjan'dı.
Kendisine yolda rastlayan arabacılar sorguya çekildiklerinde bu acele giden
adamın kolunun altında ağır bir paket ve sırtında rengi atmış mavi bir gömlek
olduğunu gördüler.
Kısa bir süre sonra Jan Valjan yine yakalanacaktı. Bu acıklı tutuklanmanın tüm
ayrıntılarından vazgeçerek gazetelerde yayınlanan bazı satırları buraya
geçirmekle yetineceğiz. 1923 yılının 25 Temmuz tarihli "Ak Bayrak" gazetesi
şöyle yazmıştı:
"Pa dö Kale ilinin bir kasabası, korkunç bir olaya sahne oldu. Kasabada M.
Madlen adında yabancı birisi, yıllardan beri kendi uyguladığı metotlar sayesinde
kentte siyah boncuk ve cam ziynet eşyalarının yapımını kolaylaştırmış ve yepyeni
bir endüstrinin gelişmesine sebep olmuştu. Büyük bir servet kazanırken, kasabayı
dâ kalkındırmıştı. Hizmetlerine mükâfat olarak onu kente Vali atamışlardı.
Oysa, Madlen adını taşıyan adamın eski bir kürek mahkûmu olduğunu polis
keşfetti. Tutuklanmasından az önce Paris'teki Lafit Bankası'nda biriktirdiği
yarım milyonu aşan servetini tümüyle geri çektiğini öğrenmiş bulunuyoruz. Tulon
zindanına kapatılan Jan Valjan'ın bu serveti nereye gizlediğini öğrenemedik."
Aynı tarihteki "Paris" gazetesi daha ayrıntılara girmişti:
"Yıllardan beri serbest bırakılmış, eski bir sabıkalı Jan Valjan, Var ilinin
ağır ceza mahkemesinde yargılanıp hüküm giymiş bulunuyor."
"Bu sinsi adam polisi bile aldatmıştı, adını değiştirmiş ve Kuzey kentlerimizden
birinin Valisi olmuştu. Bu kasabada hatırı sayılır bir ticaret kurmuştu. Nihayet
yakalanmış ve tutuklanmıştır. Bunu da Milli Emniyetin sistemli çalışmalarına
borçluyuz. Genel kadınlardan birisini metres olarak tutuyordu, kadın, dostunun
tutuklanacağını öğrenince heyecandan öldü. İnsanüstü bir güce sahip olan bu
haydut, bir kez daha kaçmasını başarmıştı, ne var ki kaçmasından üç dört gün
sonra polislerimiz onu Paris'te Montferney posta arabasına binerken
yakalanmasını başardı. Bu üç dört gün zarfında, biriktirmiş olduğu oldukça yüklü
bir serveti bankadan çektiği söyleniyor.
Söylentilere göre bunu hiç kimsenin bulamayacağı bir köşeye gömmüş olmalı.
Herneyse, "Var Mahkemesi" kendisini sekiz yıl önce küçük bir Savuyah çocuğun
yolunu keserek parasını çalmakla yargıladı. Haydut savunmaktan vazgeçerek,
suçunu itiraf etti. Jan Valjan'ın güneyi kasıp kavuran eşkıyalarla işbirliği
yaptığını da ispat etti. Bundan böyle, suçlu bulunan Jan Valjan ölüm cezasına
çarptırıldı. Ancak şu var ki, çok âdil Kralımız onun cezasını müebbet küreğe
çevirmiş bulunmaktadır.
Jan Valjan, Tulon cezaevine yollandı."
Bu arada Montrey sür Mer'de kurulan siyah boncuk endüstrisi de, gittikçe
kötülüyordu. Düşman firmalar birbirleriyle dalaşırken, ustabaşıları kendilerini
fabrikatör sanmış ve Madlen'in atölyeleri kapatılmıştı. Fabrikalar işletilmedi,
işçiler kasabadan ayrıldılar. Meğer ki bütün bu endüstrinin ruhu Madlen imiş.
Kısa bir zaman sonra, kasaba eski sefaletine geri dönmüştü.
Bu arada Montferney köyünde çok acayip bir olay görüldü.
Kasabanın acayip bir efsanesi vardı. Çok eski zamanlardan bu yana şeytanın
Montferney ormanlarının hazinelerini gizlemek için seçtiğini söylerlerdi. Hatta
koca nineler, gün batarken ıssız korularda oduncu kılığına girer esmer bir
adamın, çukur kazdığını gördüklerine yemin ederlerdi. Bu adamın başlık yerine
başında boynuzlarının olduğunu gözleriyle görmüşlerdi.
Jan Valjan'in Montferney dolaylarında dolaştığı sıralarda, aynı köyün
ihtiyarlarından bir oduncunun ormanda durmadan hendekler kazması dikkati çekti.
Köylüler adamı konuşturmak amacıyla bir akşam meyhanede hem de Tenardiye'nin
hanında, bol bol içirdiler. Ne var ki "Bulatrüel" adındaki bu yol işçisi,
gerçekten ketum herifti. Ağzından doğru dürüst laf almanın imkânı yoktu. Fakat
onu öylesine zorlamışlardı ki herifin, iyice zom olduktan sonra,
anlattıklarından Tenardiye ve okul öğretmeni şu anlamı çıkardılar.
Bir sabah yine yolda taş kırmaya giden Bulatürel, koruda bir ağaç dibinde bir
kürekle kazmanın saklanmış olduğunu görerek, bundan kuşkulanmıştı. Sonra bunun
köye su getiren saka Sifur Babanın, küreği olduğunu düşünerek üzerinde
durmamıştı. Fakat aynı günün akşamı, bir yabancının ormana girdiğini görünce,
kendisi de kalın bir ağacın ardına gizlenerek onu izlemişti. Adam dört köşe bir
kutu ve kolunun altında bir paket taşıyordu. Birkaç dakika sonra Bulatürel, bu
yabancıyı izlemişti. Fakat tam vaktinde davranamadığından, adamı gözden
kaçırmıştı. O gece ayın ondördü olduğundan, koru başında, nöbet tutup adamın
çıkmasını beklemesini akıl etmişti. Gerçekten iki üç saat sonra yabancı ormandan
çıkmıştı, bu kez kutusunu ve paketini taşımıyor, elinde bir kürekle bir kazma
vardı. Bulatürel, adama yanaşmaya cesaret edememişti.
Önce onu çok heybetli bulmuş, hem de kazmalı olduğundan ondan uzak durmuştu. Ne
var ki, pek de budala olmayan Bulatürel, ertesi sabah o çalının dibine koşmuştu,
ne yazık ki kazma ile küreğin yerinde, yeller esiyordu. Bundan böyle yol işçisi,
yabancının ormanda bir hendek kazıp kasasını oraya gömdüğünü anlamıştı. Fakat
adam ne gizlemiş olabilirdi? Kasa bir ceset gizleyemeyecek kadar ufaktı, demek
içinde para bulunuyordu.
Bulatürel günlerce koruyu ormanı kazmış, delik deşik etmiş, ne yazık ki hiçbir
şey bulamamıştı.
İşçinin bu hikâyesine koca nineler başlarını sallayarak:
"Vah, vah," demişlerdi. "Bunun da şeytanın işi olduğu besbelli. Tanrı bizleri
korusun."
Aynı yılın, ekim ayında Tulon halkı limanlarına okul gemisi olarak kullanılacak
"Orion" savaş gemisinin onarım için girdiğini gördüler.
Gemi bir hayli zarar görmüş olmasına rağmen, Tulon limanına girdiğinde halkı bir
hayli etkilemişti.
Her gün sabahtan akşama kadar rıhtım meraklılarla dolup taşıyordu. Bu işsiz
güçsüz insanlar sırf Orion gemisini seyre gelirdi.
Yine bir sabah, geminin onarımını izleyen, halk bir kazaya şahit oldu.
Tayfalar yelkenleri sarmaya çalışıyorlardı ki, flok yelkeninin köşesini tutan
gabyacı, birden dengesini kaybetti. Denizcinin sendelediği görüldü, dalgakıran
üzerine birikmiş seyircilerin ağızlarından birden tek bir çığlık koptu.
Tayfanın başı ağır gelmişti, adam yuvarlanmak üzereydi, bir de elleriyle
yelkenin çevresine tutunmak için çabaladı düşeceği sırada, can havliyle ip
merdivenlere yapıştı. Oraya asılı kaldı. Denizle arasında öylesine baş döndürücü
bir mesafe vardı ki, buradan yuvarlanmak muhakkak bir ölümdü. Yakalarken halatı
iyice sarsmıştı, zavallı adam, bu ipin ucunda asılmış gidip geliyordu.
Onun yardımına koşmak korkunç bir tehlikeye atılmak demekti. Tayfalardan ve
kıyıdaki balıkçılardan hiçbiri böyle tehlikeli rizikoya atılmaya cesaret
edemiyorlardı. Ne var ki, zavallı gabyacı artık bir hayli yorulmuştu. Kolları
gerilmişti, yukarı çıkabilmek için yaptığı her gayret halat merdiveninin daha
ziyade sallanmasına yol açıyordu. Gücünü ziyan etmemek için haykırmaya bile
korkuyordu. Kıyıdaki halk onun ipi bırakacağı anı bekliyorlardı.
Birden geminin direğine bir adamın tırmandığı görüldü. Yaban kedisi gibi çevir
tırmanıyordu. Kırmızılar giyen adamın bir kürek mahkûmu olduğunu gördüler,
çanaklığa çıktığında rüzgâr yeşil başlığını uçurunca kar gibi beyaz saçları
meydana çıktı. O genç bir adam değildi.
Gemide kullanılan bu mahkûm, olayı görür görmez nöbetçi subaya koşmuş ve izin
verildiği takdirde kendisinin adamı kurtarabileceğini söylemişti. Komutanın
başını eğdiğini görünce, bir keserle ayağındaki zinciri kırmış ve sonra beline
bir ip sararak direk halatlarına koşmuştu. O anda bu zincirin, ne denli
kolaylıkla parçalandığını kimse farketmemişti. Çok daha sonraları bunu
hatırlayacaklardı.
Bir saniye sonra adam direğin tepesindeydi, bir an için durmuş ve bakışlarıyla
mesafeyi ölçmüştü. Aşağıdan bu tüyler ürpertici sahneyi seyredenlere, bu birkaç
dakika yüzyıllar kadar uzun geliyordu. Nihayet mahkûm gözlerini göklere
kaldırarak, ileri bir adım attı. Kalabalık rahat bir nefes aldı. Uç kısma
geldiğinde ipin bir ucunu oraya bağladı ve diğer ucunu sarkıttı sonra elleriyle
bu ip boyunca inmeye koyuldu. Bu arada bakanların kalpleri daha da sıkıştı,
deniz üzerinde sallananların sayısı birden ikiye çıkmıştı. Sanki bir sineği
kapmaya bir örümcek gelmişti. Ne var ki, bu kez örümcek ölümü değil, hayatı
getiriyordu.
Herkes nefesini tutmuştu, sanki nefes alırlarsa esinti rüzgâra eklenerek bu
zavallıları düşüreceklermiş gibi hareketsiz duruyorlardı.
Bu arada mahkûm tayfanın yanına varmıştı. Tam zamanında yetişmişti, bir dakika
daha gecikse bitkin adam ellerini koyuvererek uçuruma yuvarlanacaktı. Mahkûm bir
eliyle ipe tutunarak öbür eliyle adamı halata bağladı nihayet onun direğe
çıkarak tayfayı oraya çektiğini gördüler. Daha sonra onu kucağına aldı ve
aşağıya indirdi.
Sonra, kaza geçiren tayfayı arkadaşlarının uzanan kollarına bıraktı.
Tam o anda, kalabalık onu alkışladı, hatta yaşlı deniz kurtları ağladılar,
kadınlar kucaklaştı ve bütün sesler hep bir ağızdan: "Bu adam bağışlansın, bu
kahraman mahkûm serbest bırakılsın," diye haykırdılar.
Oysa mahkûm, işine geri dönmek için inmeye koyulmuştu, daha çabuk ulaşmak için
alçaktaki serenlerden birinin üzerinde koşmaya başladı. Bütün bakışlar onu
izliyordu, bir an korktular, adamın yorgunluktan ya da baş dönmesinden
sendelediği görüldü. Birden seyirciler acı çığlıklar kopardılar, mahkûm denize
düşmüştü.
Bu çok tehlikeli bir düşüş oldu Orion'un yakınında bir zırhlı demirlemişti,
zavallı mahkûm iki gemi arasına yuvarlanmıştı.
Dört gemici, bir sandala atladılar, halk onları yüreklendirmek için
haykırıyordu. Bütün kalpler yine endişeliydi. Adam yüzeye çıkmamıştı.
Sanki bir pire zeytinyağına düşmüş gibi denizde bir kırışık bırakmadan sulara
gömülmüştü. Boş yere daldılar, aradılar. Akşama kadar boş yere araştırdılar.
Ertesi gün Tulon gazeteleri şu havadisi yayınlıyorlardı:
"17 Kasım 1823.
Dün Orion savaş gemisinde, onarım işlerinde çalıştırılan bir mahkûm direğe asılı
kalan tayfalardan birini, kurtarırken, denize düştü ve boğuldu.
Bütün araştırmalar boşa çıktı. Onun tersane kazıklarından birine saplanmış
olmasından korkuluyor. Bu adam 9430 numaralı mahkûm, adı Jan Valjan'dı.
Devamı Haftaya