Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 129 Üye Adayı ve 9 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 Dağ Başında...
 İsimler
 Cemil Meriç
 SULUKULE
 Gelenek
 Birleşik Devletler'e ait bazı coğrafik bilgiler
 Dilemmalara, tekliğe, vahdete dair
 CEZA ve Rap
 Töremeyesiceler...
 tahammül
 köy
 eskimiş bir dosta
 J.J.ROUSSEAU ve EMİLE
 Berat Kandili
 Keşke hiç yaşamasalardı!..
 Dilemma
 SANAT'IN TARİHİ
 TNT'ye Kafa Atmak
 4 ağustos

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Victor Hugo: Les Miserables-Sefiller 6.Bölüm
Tarih: 18.07.2006 Saat: 20:44 Gönderen: karakutu
 

Kozet

Gün ışımaya yeni başlamıştı. Çok rahatsız bir gece geçiren Fantin, sabaha karşı azıcık daldı. Bütün gece onu beklemiş olan Rahibe Semplisi, Fantin'in uyumasından yararlanarak, ona bir öksürük şurubu hazırlamak için yanından uzaklaşmıştı. Kadıncağız birkaç dakikadan beri revirin laboratuvarında, ilâç şişlerinin üzerine eğilmişti ki, birden bir gürültüye başını çevirdi. Küçük bir çığlık atmaktan kendisini alamadı.



— Ah siz miydiniz Vali bey? Adam kısık bir sesle, sordu:
— Zavallı kadıncağızın durumu nasıl?
— Şu anda iyice sayılır, ama bizi bir hayli korkuttu, dün doktor kendisinden ümidi bayağı kesmişti.
Kadın dilinin döndüğü kadar Valiye durumu anlattı. Birgün önce çok ağırlaşmış olan Fantin'in birden, Valinin kızını getirmeye gittiğini düşünerek sevinçten iyileşmeye yüz tuttuğunu ekledi. Kadıncağız Valiye soru sormadı fakat onda, bir başkalık sezmişti.
— Bütün bunlar güzel, dedi adam. İyi ki onun bu inancını baltalamadınız.
— Fakat uyanıp da kızını göremezse, ona ne diyeceğiz?
— Tanrı bize yardım eder. Hemşire kısık bir sesle:
— Olabilir, dedi. Fakat yine de yalan söyleyemeyiz.
Etraf iyice aydınlanmıştı birden M. Madlen'in yüzüne bakan hemşire Semplisi, haykırdı:
— Aman Yâ Rabbim, size ne oldu böyle? Saçlarınız bembeyaz olmuş.
— Beyaz mı? diye sordu adam.
Hemşire Semplisi'nin aynası yoktu. Doktorun bıraktığı alet çantasından küçük bir ayna çıkartıp Valiye uzattı. M. Madlen ölülerin nefeslerini kontrol için kullanılan bu aynayı aldı, kendisine uzun uzun baktıktan sonra:

— Ya, dedi.
Bu sözü ilgisiz bir sesle sanki başka birşey düşünür gibi söylemişti.
Rahibe bütün bunların ardında bilinmeyen ürkütücü bir şey sezmiş gibi ta iliklerine kadar donduğunu hissetti. Madlen sordu:
— Onu görebilir miyim?
Hemşire soru sormaya korkar gibi, kekeledi:
— Vali Bey onun kızını getirtmeyecek misiniz?
— Elbette getirteceğim, fakat bu en azından iki üç gün sürer. Hemşire çekingen bir sesle:
— O halde bu süre içinde sizi görmemesi çok daha iyi olur. Hiç değilse, sizin kızını getireceğinizi düşünerek rahatlar. Oysa sizi yalnız görünce, çocuğuna birşey oldu sanarak çok üzülecek. Kendisini oyalamak için bile olsa yalan da, söyleyemeyiz ya.
M. Madlen bir süre düşünür göründü, sonra çok ciddi bir tondan:
— Hayır hemşire, dedi. Onunla görüşmeliyim, belki vaktim olmayacak.
Hemşire onun bu sözlerindeki acayipliği farketmemiş göründü. Bakışlarını yere dikerek saygı dolu bir sesle:
— Nasıl isterseniz, dedi. Şu anda hasta uyuyor.
Adam Fantin'in yattığı odaya girdi ve perdeleri araladı. Hasta uykudaydı. Çok zorlukla nefes alıyordu, buna rağmen onun yüzünde sonsuz bir huzur seziliyordu. Solgunluğu beyazlık olmuş, yanakları al aldı. Eski güzelliğinin tek kalıntısı uzun sarı kirpikleri hafifçe titriyordu. Şu anda kanat açmaya ve uçmaya hazır bir kuşu andırıyordu.
M. Madlen bir süre yatağın yanında hareketsiz bekledi. Yere diz çökmüş, duaya başlamıştı.
Hemşire onunla beraber gelmemişti. Kadın gözlerini açtı onu gördü ve sakin bir gülümseyişle sordu:

— Peki ya Kozet?
Ne bir sevinç jesti, ne de bir hayret, yalnızca derin bir sesle sorulan "Ya Kozet?" sorusu. O kadar güvenle sorulan bu soruya M. Madlen bir cevap bulamadı. Fantin devam etti:
— Burada olduğunuzu biliyordum, uyuyordum ancak bu arada sizi gördüm. Sizi uzun zamandan beri görmekteyim bütün gece sizinle beraberdim. Siz nurlara boğulmuştunuz çevrenizi hep melekler sarmıştı.
Adamcağız gözlerini yatağın başucundaki Pufa dikti. Fantin devam etti:
— Fakat Kozet nerede? Neden onu hemencecik yatağımın ürerine bırakmadınız?
Neyse ki tam o anda hemşirenin çağırdığı doktor da gelmişti. Madlen'e yardıma koştu:
— Çocuğum, dedi. Fantin'e, sakin olun, evlâdınız geldi.
Fantin'in gözleri ışıldadı ve bu güzel mavi gözler bütün yüzünü aydınlattı. Ellerini kavuşturarak yalvardı:
— Oh, oh! Ne olur, onu bana getirin.
Tam bir ana kalbinin hayâli. O Kozet'i hâlâ bıraktığı gibi kucakta taşınacak küçük kız olarak düşünüyordu.
Doktor elini hastasının alnına koyarak:
— Hayır, daha olmaz, dedi. Azıcık ateşiniz var, şu anda sizin heyecanlanmanız hiç de işimize gelmez. Kızınızı görünce, heyecanlanırsınız bu da size dokunur. Önce iyileşmelisiniz.
Doktorun sözlerini kesti Fantin:
— Fakat ben iyileştim, size iyi olduğumu söylüyorum" ya. Aman Yâ Rabbi şu doktor da ne salak şey... Ben çocuğumu görmek istiyorum.
Doktor yatıştırıcı bir sesle:
— Bakın, dedi, nasıl hırslandınız? Böyle olduğunuz sürece çocuğunuzu gösteremem size. Onu görmek değil, onun için yaşamanız gerekiyor. Bunun için de iyileşmelisiniz, daha makûl olduğunuzda Kozet'i görürsünüz!
Zavallı ana başını eğdi:

— Doktor bey sizden özür dilerim, dedi. Ah eskiden olsa, böyle terbiyesizce konuşur muydum? Başımdan öyle felâketler geçti ki, arada bir ne yaptığımı bilemiyorum. Anladım heyecanın bana dokunmasından endişeleniyorsunuz, ancak şunu da bilin ki, onu görünce daha da iyileşeceğim. Aslında dün geceden bu yana, gözlerim onda. Onu bana getirin, yemin ederim, hiçbir şey yapmayacağım yalnızca onunla konuşacağım. Ta Montferney'den getirtilen kızımı neden görmüyorum sanki? Hiç de öfkeli değilim. Çok mutlu olacağımı biliyorum, bütün gece çok güzel rüyalar gördüm. Beyaz, melek yüzlü, bana gülümseyen güzel kızları gördüm. İyileştiğime göre artık ateşim de yok. Doktor bey ne olur Kozet'i getirin, kızımı bana gösterin.
Bu arada yanında oturan M. Madlen'in bir soru yağmuruna tutmak geri kalmıyordu.
— İyi bir yolculuk yaptınız mı Vali bey? Oh onu bana getirmekle ne büyük iyilik ettiğinizi bir bilseniz? Onun nasıl olduğunu söyleyin, kendisi nasıl? Yolda yorulmadı ya? Ah ne yazık ki beni tanımayacak bile, ondan ayrılalı ne çok oldu. Çocuklar kuşlar gibidir, bugün birşey düşünür, ertesi günü unutur bile. Üstü başı derli toplu mu? Beyaz çamaşır var mı? Şu Tenardiye'ler, ona iyi bakmışlar mı? Vali bey kızımı güzel buldunuz mu? Kızım güzel değil mi? Şu posta arabasında kimbilir, ne kadar üşüdünüz? Onu bir saniye görebilsem.
Madlen onun elini tuttu:

— Kozet güzel bir çocuk, dedi. Sağlığı da yerinde, az sonra onu görürsünüz. Sakin olmalısın yavrum, böyle durmadan konuşursan yine ateşin yükselir hem de kollarını yataktan çıkartma Fantin, üşüyüp yine öksüreceksin.
Aslında Fantin konuştuğu süre içinde, durmadan öksürmüştü. Yine bir öksürük nöbetiyle sarsıldı.
Fantin, Valinin sözlerine cevap vermedi, fazla sızlanarak ona güvensizlik göstermiş olmaktan korkuyordu. Hiç ilgisi olmayan sözler söyledi:
— Montferney güzel yer değil mi? Yazın Paris'ten oraya kır eğlenceleri düzenlemeye gelirler. Şu Tenardiye'lerin işleri yerinde mi? Galiba hanları pek işlemiyor?
M. Madlen, hâlâ onun elini tutuyordu. Söylemek istediklerin açıklamaya çekiniyordu. Bir ara onun kısık sesle:
— Ah şu doktor, sanki kızımı gösterse, bana ne olurdu? dediğini duydu.

Daha sonra yine neşelenerek gülmeye başladı:
— Kozet de geldi, ah bundan böyle, ne denli mutlu olacağız, dedi. Küçük bir bahçemiz olacak, evet M. Madlen, bana bunu söz verdi. Kızım bahçede oynar. Kim bilir artık harfleri bile öğrenmiştir. Otlar arasında koşarak kelebekleri kovalayacak.
M. Madlen, Fantin'in söylediklerini dalgın dalgın dinlerken önüne bakıyordu. Birden kadının sustuğunu görünce başını kaldırdı, Fantin korkunç olmuştu.
Artık ne konuşuyor, ne de nefes alıyordu. Dirseği üzerinde doğrulmuş, sıska omuzu gömleğinin yakasından fırlamıştı, bir an önce ışıldayan yüzü, kül rengini almıştı, odanın bir köşesinde korkunç bir görüntüye dikmişti bakışlarını. Gözleri dehşetten büyümüştü.

M. Madlen haykırdı:
— Tanrım ne oldu Fantin, neyin var?
Kadın cevap vermeden dik dik bakmasına devam etti. Birden eli ile ona dokunarak arkasına bakmasını işaretledi.
Madlen başını çevirdiğinde Javer'i gördü.
Javer'in yüzünde şeytani bir sevinç, gözlerini aradığı mutsuz adama dikmişti. Artık onun ne denli mutlu olduğunu söylemek gereksiz. Nihayet yıllardan beri, şüphelerinin gerçekleştiğini görmek onu çok sevindirmişti. Bu arada tahminlerinde aldanmadığını düşünmesi de ayrıca kendisine gurur veriyordu.
Fantin, Vali'nin kendisini kurtardığı o geceden bu yana Javer'i bir daha görmemişti. Onun korkunç yüzüne bakamadı, ölecek gibi oldu yüzünü ellerinin arasına kapayarak haykırdı:
— Mösyö Madlen kurtarın beni.
Jan Valjan (bundan böyle kendisini hep bu adla çağıracağız) yerinden kalkmıştı.
Sonra Fantin'e döndü ve çok tatlı bir sesle:
— Endişelenme yavrum, dedi. Senin için gelmedi.
Daha sonra Javer'e dönerek:
— Ne istediğini biliyorum, dedi. Javer:
— Çabuk gidelim, dedi.

Şu anda, bir yandan otorite, bir yandan kanunî vicdanına itaat eden Javer, şu anda o sosyetenin öcünü alıyor, kanunu yıldırım gibi kullanarak bir zafer içinde yüzüyordu.
Cinayet, kötülük ve düzensizliği topuğuyla ezmiş, ışıl ışıl parıldıyordu.
Korkunç yüzlü Javer, şu anda hiç de tiksindirici değildi. Dürüstlük, içtenlik, inanç, görev ve sorumluluk duygusu aldıklarında korkunç olabilirler, ne var ki yine de yüceliklerinden birşey kaybetmezler.
Bu niteliklerin, bir tek kusuru varsa o da aldanmadır. Yanlış bir davaya inanan bir zalimin, acıma bilmez sevincinde, yine de saygı duygusu uyandıran bir parıltı sezilir.
"Çabuk gidelim," diyerek, öne bir adım bile atmamış, yalnızca Jan Valjan'a korkunç gözlerle bakmakla yetinmişti.
Javer'in bu feryadına Fantin yeniden gözlerini açtı. Vali bey yanındaydı kimden ve neden korkacaktı?
Javer odanın ortasına kadar ilerleyerek haykırdı:

— Hey baksana gelecek misin?
Mutsuz kadın çevresine bakındı, odada Rahibe Semplisi ve Vali beyden başkası yoktu. Javer, "sen" diye kime seslenebilirdi. Ancak kendisine...
Birden rüyasında görse, inanamayacağı kadar korkunç ve şaşırtıcı bir sahne gördü.
Casus Javer'in Vali beyi yakasından yakaladığını gördü. Birden sanki bütün dünyası yıkılmıştı.

— Vali bey, diye haykırdı zavallı adam.
Javer diş etlerine kadar gösteren o korkunç gülüşüyle güldü. Jan Valjan yakasındaki eli itmeye bile yeltenmeden:
— Javer, diye yalvardı. Javer:
— Beni Müfettiş bey diye çağır, emrini verdi.
— Mösyö sizden bir ricam var, yalnız bunu ancak size bildirebilirim. Başkalarının duymalarını istemem.
— Hayır efendim, benimle böyle fiskos edemezsin, benimle yüksek sesle konuşulur. Gizleyecek sırrım yok benim.
Jan Valjan ona yaklaştı ve çok yavaş bir sesle:
— Bana üç gün izin verin, dedi. Üç gün. Gidip şu zavallı kadının çocuğunu getireyim, istediğiniz kefaleti öderim, isterseniz siz de benimle gelebilirsiniz.
Javer ıslık gibi bir sesle haykırdı:
— Alay mı ediyorsun, olur şey değil, senin bu kadar budala olduğunu bilmezdim doğrusu. Benden izin istersin ha, hem de üç gün. Hem de ne için? Şu piçi getirmek için. Ha ha...
Fantin birden titremeye başladı:
— Çocuğum mu? Çocuğuma ne olmuş? Burada değil mi? Rahibe abla, ne olur bana cevap verin, Kozet nerede? Ben kızımı isterim. Mösyö Madlen, Mösyö Madlen.
Javer ayağıyla yere vurdu.

— İşte bir bu eksikti, öteki de başladı. Bana bak, kapa çeneni kaltak. Ne biçim memleket, kürek mahkûmları Vali oluyor, sokak kadınlarına tertemiz yataklarda, prensesler gibi bakılıyor.
Gözlerini Fantin'e dikti ve Jan Valjan'ı tekrar yakasından yakalayarak:
— Bana baksana sen, dedi. Burada M. Madlen, Vali bey diye birisi yok artık. Bunu kalın kafana iyice sok. Burada bir hırsız, bir eşkıya, bir pranga kaçağı var. Jan Valjan adındaki bu sefili yakasından yakaladım, işte bu!
Fantin birden yataktan kalkmak ister gibi, yerinden fırladı. Elleriyle yatağının kenarlarına tutunarak, bir Jan Valjan'a baktı, bir Javer'e baktı, kapıda duran rahibelere baktı, konuşmak için ağzını açtı, bir hırıltıdan başka bir ses çıkmadı. Telâşla kollarını uzattı sanki boğulan birisi gibi, bir yere tutunmak için ellerini açtı kapadı daha sonra başı yastığa düştü, gözleri açık ve sönüktü.
Ölmüştü!

Jan Valjan bir silkinişle kendisini kurtardı, sonra polise dönerek:
— Onu öldürdünüz, dedi. Javer bayağı sinirlenmişti:
— Haydi artık buna bir son verelim, dedi. Burada senin saçmalıklarını dinlemeye gelmedim. Nöbetçiler aşağıda derhal yürü yoksa karışmam.
Odanın bir köşesinde hastayı bekleyen hemşirelerin geceleyin uzanmaları için eskice bir demir karyola vardı. Jan Valjan yatağa yürüdü göz açıp kapayıncaya kadar demir karyolayı parçaladı sonra bir demir çubuk parçasını kaparak Javer'in üzerine yürüdü. Javer kapıya kadar geriledi. Valjan gibi kuvvetli adaleleri olan bir adam için bunu yapmak çok kolay olmuştu.
Jan Valjan elindeki demirle Fantin'in yatağına yaklaştı ve sonra başını çevirerek Javer'e müthiş gözlerle baktı, duyulmayacak kadar kısık bir sesle:
— Şu anda beni rahatsız etmenizi tavsiye etmem, dedi. Aslında Javer korkudan titriyordu.
Bir ara aşağı inip nöbetçileri çağırmayı düşündü, sonra Jan Valjan'ın bu andan faydalanarak kaçabilme ihtimalini göze alamazdı. Bundan böyle elinde bastonu, sırtını kapıya dayayarak bekledi.
Jan Valjan ölü kadının üzerine eğildi ve onun kulağına bir şeyler mırıldandı. Ne dedi? Dünyanın en çileli adamı olan Jan Valjan az önce ölen bu kadına, neler söyledi? Kimse duymadı.
Belki ölü duymuş olacaktı. Sahnenin tek şahidi Rahibe Semplisi, inanılmayacak birşey gördüğünü sonra anlattı. Jan Valjan, Fantin'in kulağına eğilip onunla konuştuğu anda, kadının soluk dudaklarında hafif bir gülümseyişin belirdiğini ve ölümün donuklaştırdığı gözlerde, bir sevinç ifadesi ışıldadığını Rahibe görmüştü.
Jan Valjan, şefkat dolu bir jestle ölü kadını yastığına yatırdı, geceliğinin yakasının kurdelelerini bağladı, saçlarını başlığının içine soktu ve sonra gözlerini eliyle kapattı.
Fantin'in yüzü birden nurlanmıştı.
Fantin'in eli yataktan sarkmıştı. Jan Valjan eğildi bu eli tuttu, yavaşça kaldırdı ve saygıyla öptü.
Sonra birden yerinden kalkarak Javer'e döndü.

— Haydi, bundan böyle artık emrinizdeyim, dedi. Javer, Jan Valjan'i kentin cezaevine teslim etti.
M. Madlen'in tutuklanması, "Möntrey sür Mer"de bir bomba gibi patlamıştı, Ne yazık ki, onun sabıkalı bir kürek mahkûmu olduğunu duyanlar iki saat sonra onu terketmişlerdi. "O bir mahkûmdu" yıllardan beri kasabayı kalkındırması, yaptığı iyilikler, refaha kavuşturduğu aileler hiç biri, hiç biri, artık onun adını anmayacaktı. Bütün gün kentte şöyle konuşmalar süre gitti:
— Biliyor musunuz? Ayol olur şey değil, süresini tamamlamamış bir kürek mahkûmuymuş. Kim? Kim olacak, Vali. Hem de adı Madlen değilmiş. Şöyle korkunç bir ad, Bejan mı? Bojan? Bajan mı? Aman Tanrım yakalanmış. Tutuklandı mı? Elbette, cezaevinde. Daha sonra onu başka yere gönderirler. Yıllar önce, yol keserek yapmış olduğu bir eşkıyalık için, ağır ceza mahkemesinde yargılanacak. Vallahi kardeş ben kuşkulanıyordum doğrusu, fazla iyi idi. Bu kadar mükemmel adamların geçmişi, daima karışık olur. Kendisine sunulan madalyaları geri çevirmesi, yolda rastladığı her serseri yumurcağa avuç dolusu para vermesi, midemi bulandırmıştı. Bunun altının çapan oğlu çıkacağından emindim, inan olsun.
İşte Madlen, adını taşımış bir hayalet, böylesine kısa bir zaman sonra tamamıyla unutulacaktı. Montrey sür Mer'de, onun anısına üç dört kişi sadık kaldı. Kendisine hizmet eden yaşlı kadın, bunların arasındaydı.

Aynı günün akşamı, aynı zamanda kapıcılık yapan bu iyi kalpli kadın, robot gibi fazla düşünmeden M. Madlen'in evine döndüğü saatte yerinden kalktı, onun anahtarı her zaman aldığı çiviye taktı, sonra mumunu yakarak şamdanı da oracığa koydu. Bu her akşam yaptığı töreni hiç düşünmeden tekrarlamıştı. Sonra birden aklına acı gerçek gelince, kadıncağız gözlerinden yaşlar süzülerek kendi kendine, "Aman Yâ Rabbim ne kadar budalayım M. Madlen dönecek gibi, onun mumunu yaktım," diye söylendi.
Tam o anda kapıcı locasının camı açıldı, bir el uzanarak, anahtarı ve yanan mumu aldı.
Kadın bu kolu, bu eli çok iyi bilirdi. M. Madlen geri dönmüştü.
Bir süre konuşmadı, sanki dili tutulmuştu, nihayet haykırdı:

— Aman Yâ Rabbi Vali Bey, oysa ben sizi...
Birden sustu saygısızlık etmek üzere bulunduğunu anlamıştı, Jan Valjan onun için daima "Vali Bey" olarak kalacaktı. Adam onun düşüncesini tamamladı:
— Cezaevinde olduğumu söylemek isterseniz, evet oradaydım. Demir çubuklardan birini kırdım ve damdan atlayarak kaçabildim. Haydi koş, bana Rahibe Semplisi'yi çağır.
Bir kâğıt aldı ve üzerine şu kelimeleri yazdı:
“Az önce mahkemede sözünü ettiğim küçük Jerve'den çalmış olduğum kırk metelik ve budaklı sopamın demirden uçlan.”
Bu kâğıdı masanın üzerine bıraktı. Öyle ki odaya girenlerin gözlerine ilk çarpan bu demir parçalarıyla, madenî para olacaktı. Bir dolaptan eski bir gömlek çıkardı, gümüş şamdanları bu gömleğe sardı. Bu arada hiç de acelesi yokmuş gibi, ağır ağır yapıyordu, avucundaki kara ekmekten birkaç lokma ısırdı. Bu herhalde, kaçarken cezaevinden almış olduğu oranın ekmeği olacaktı.
Kapı tıkırdadı.
Gelen Hemşire Semplisi idi.

Kadın sararmış, gözleri kızarmıştı elinde tuttuğu mumu titrek bir ışık saçıyordu.
Günün heyecanları, kendisine dinine adamış bu Rahibeye, kadın olduğunu hatırlatmıştı. O ağlamıştı, titriyordu.
Jan Valjan kapıda karaladığı, birkaç kelimeyi rahibeye uzatarak:
— Hemşire, dedi. Lütfen bu kâğıdı Papaz efendiye verin. Şunları yazmıştı:
"Burada bıraktıklarımı size emanet ediyorum Papaz efendi. Paramın bir kısmı, mahkeme masraflarını, diğeri şu zavallı kadının gömülmesine harcansın, geri kalanını yoksullara bırakıyorum."
Rahibe konuşmak istedi fakat ancak şu sözleri kekeleyebildi:
— Vali Bey, şu mutsuz kadını, son bir kez görmek istemezler mi?
— Hayır, dedi. Beni kovalıyorlar, onun odasında yakalanmak istemem, huzurunu kaçırmış olurum.
Henüz sözlerini bitirmişti ki, merdivenlerde bir şamata koptu. Ayak sesleri duyulmuştu, kapıcı kadın, cırtlak cırtlak haykırıyordu.
— İyi kalpli beyim, size yemin ederim ki bütün gün ve gece yukarı odaya kimse girmedi. Kapı önünden bir saniye bile ayrılmadım.
Bir erkek sesi cevap verdi:
— Şu yukarı odada ışık var. Javer'in sesini tanıdılar.
Oda öylesine yapılmıştı ki, kapı açıldığında duvarın bir açısını gizliyordu. Jan Valjan mumu söndürdü ve bu açıya girdi.
Rahibe Semplisi masanın önüne diz çökerek ellerini kavuşturdu. Kapı açıldı, Javer girdi.
Aşağıdan birçok karışık erkek seslerine kapıcı kadının itirazları karışıyordu.

Rahibe gözlerini kaldırmadı dua ediyordu.

Şamdan şöminenin üzerinde olduğundan, fazla ışık saçmadı.
Javer, Rahibeyi görünce olduğu yerde çivilenmiş gibi kaldı. Polisin karakterinin özünün, otoriteye saygı olduğunu romanımızın başında söylemişti. Dini otorite onun için en başta gelirdi. Aslında Javer her şeyde olduğu gibi dinde de şöyle âdet yerini bulsun diye inançlıydı, fakat örnek olmak gayesiyle, asla dinsel görevlerini ihmal etmezdi. Onun gözünde bir Rahip, bir rahibe asla aldanmayan ve günâh işlemeyen kişilerdi. Onları ruhları, bu dünyaya kapalı ruhlardı, tek bir kapı açıktı ki, ondan da ancak gerçek çıkardı.
Rahibeyi görünce, önce oradan çekilmeyi düşünmüştü. Şu var ki kendisine buraya getiren görevini de unutamazdı bundan böyle basma kalıp bir soru sormaktan çekinmedi.
Karşısında, hayatında asla yalan söylememiş olan Rahibe Semplisi idi, Javer bunu bilir ve özellikle kadına karşı büyük saygı duyardı.
— Hemşire, dedi. Bu odada yalnız mısınız?
Uzun bir sessizlik oldu, bu arada yukarı çıkan kapıcı kadın, baygınlıklar geçiriyordu. Rahibe başını kaldırdı ve renksiz bir sesle cevap verdi.
— Yalnızım.
Javer sözüne devam etti:
— Israrlarımı bağışlayın hemşire bu akşam birisini görmediniz mi? Bir erkek? Kaçtı onu aramaktayız. Şu Jan Valjan adındaki sabıkalıyı, onu kovalıyoruz. Görmediniz mi?
Hemşire yeniden:
— Hayır, dedi.
Yalan söyledi. İki kez üst üste hiç duraksamadan kendisini ateşe atar gibi yalan söyledi.

Javer:
— Beni bağışlayın sayın hemşire, diyerek onu saygılı bir şekilde eğilerek selâmladıktan sonra geri çekildi.
Hemşirenin sözü Javer'e yetmişti öyle ki masanın üzerinde söndürülmüş bir mumun tütmesindeki acayipliği bile farketmedi.
Bir saat sonra, koşarcasına yürüyen bir adam, Paris istikametine doğru yol alıyordu. Bu adam Jan Valjan'dı.

Kendisine yolda rastlayan arabacılar sorguya çekildiklerinde bu acele giden adamın kolunun altında ağır bir paket ve sırtında rengi atmış mavi bir gömlek olduğunu gördüler.
Kısa bir süre sonra Jan Valjan yine yakalanacaktı. Bu acıklı tutuklanmanın tüm ayrıntılarından vazgeçerek gazetelerde yayınlanan bazı satırları buraya geçirmekle yetineceğiz. 1923 yılının 25 Temmuz tarihli "Ak Bayrak" gazetesi şöyle yazmıştı:

"Pa dö Kale ilinin bir kasabası, korkunç bir olaya sahne oldu. Kasabada M. Madlen adında yabancı birisi, yıllardan beri kendi uyguladığı metotlar sayesinde kentte siyah boncuk ve cam ziynet eşyalarının yapımını kolaylaştırmış ve yepyeni bir endüstrinin gelişmesine sebep olmuştu. Büyük bir servet kazanırken, kasabayı dâ kalkındırmıştı. Hizmetlerine mükâfat olarak onu kente Vali atamışlardı.
Oysa, Madlen adını taşıyan adamın eski bir kürek mahkûmu olduğunu polis keşfetti. Tutuklanmasından az önce Paris'teki Lafit Bankası'nda biriktirdiği yarım milyonu aşan servetini tümüyle geri çektiğini öğrenmiş bulunuyoruz. Tulon zindanına kapatılan Jan Valjan'ın bu serveti nereye gizlediğini öğrenemedik."
Aynı tarihteki "Paris" gazetesi daha ayrıntılara girmişti:

"Yıllardan beri serbest bırakılmış, eski bir sabıkalı Jan Valjan, Var ilinin ağır ceza mahkemesinde yargılanıp hüküm giymiş bulunuyor."
"Bu sinsi adam polisi bile aldatmıştı, adını değiştirmiş ve Kuzey kentlerimizden birinin Valisi olmuştu. Bu kasabada hatırı sayılır bir ticaret kurmuştu. Nihayet yakalanmış ve tutuklanmıştır. Bunu da Milli Emniyetin sistemli çalışmalarına borçluyuz. Genel kadınlardan birisini metres olarak tutuyordu, kadın, dostunun tutuklanacağını öğrenince heyecandan öldü. İnsanüstü bir güce sahip olan bu haydut, bir kez daha kaçmasını başarmıştı, ne var ki kaçmasından üç dört gün sonra polislerimiz onu Paris'te Montferney posta arabasına binerken yakalanmasını başardı. Bu üç dört gün zarfında, biriktirmiş olduğu oldukça yüklü bir serveti bankadan çektiği söyleniyor.

Söylentilere göre bunu hiç kimsenin bulamayacağı bir köşeye gömmüş olmalı. Herneyse, "Var Mahkemesi" kendisini sekiz yıl önce küçük bir Savuyah çocuğun yolunu keserek parasını çalmakla yargıladı. Haydut savunmaktan vazgeçerek, suçunu itiraf etti. Jan Valjan'ın güneyi kasıp kavuran eşkıyalarla işbirliği yaptığını da ispat etti. Bundan böyle, suçlu bulunan Jan Valjan ölüm cezasına çarptırıldı. Ancak şu var ki, çok âdil Kralımız onun cezasını müebbet küreğe çevirmiş bulunmaktadır.
Jan Valjan, Tulon cezaevine yollandı."

Bu arada Montrey sür Mer'de kurulan siyah boncuk endüstrisi de, gittikçe kötülüyordu. Düşman firmalar birbirleriyle dalaşırken, ustabaşıları kendilerini fabrikatör sanmış ve Madlen'in atölyeleri kapatılmıştı. Fabrikalar işletilmedi, işçiler kasabadan ayrıldılar. Meğer ki bütün bu endüstrinin ruhu Madlen imiş. Kısa bir zaman sonra, kasaba eski sefaletine geri dönmüştü.
Bu arada Montferney köyünde çok acayip bir olay görüldü.

Kasabanın acayip bir efsanesi vardı. Çok eski zamanlardan bu yana şeytanın Montferney ormanlarının hazinelerini gizlemek için seçtiğini söylerlerdi. Hatta koca nineler, gün batarken ıssız korularda oduncu kılığına girer esmer bir adamın, çukur kazdığını gördüklerine yemin ederlerdi. Bu adamın başlık yerine başında boynuzlarının olduğunu gözleriyle görmüşlerdi.
Jan Valjan'in Montferney dolaylarında dolaştığı sıralarda, aynı köyün ihtiyarlarından bir oduncunun ormanda durmadan hendekler kazması dikkati çekti. Köylüler adamı konuşturmak amacıyla bir akşam meyhanede hem de Tenardiye'nin hanında, bol bol içirdiler. Ne var ki "Bulatrüel" adındaki bu yol işçisi, gerçekten ketum herifti. Ağzından doğru dürüst laf almanın imkânı yoktu. Fakat onu öylesine zorlamışlardı ki herifin, iyice zom olduktan sonra, anlattıklarından Tenardiye ve okul öğretmeni şu anlamı çıkardılar.

Bir sabah yine yolda taş kırmaya giden Bulatürel, koruda bir ağaç dibinde bir kürekle kazmanın saklanmış olduğunu görerek, bundan kuşkulanmıştı. Sonra bunun köye su getiren saka Sifur Babanın, küreği olduğunu düşünerek üzerinde durmamıştı. Fakat aynı günün akşamı, bir yabancının ormana girdiğini görünce, kendisi de kalın bir ağacın ardına gizlenerek onu izlemişti. Adam dört köşe bir kutu ve kolunun altında bir paket taşıyordu. Birkaç dakika sonra Bulatürel, bu yabancıyı izlemişti. Fakat tam vaktinde davranamadığından, adamı gözden kaçırmıştı. O gece ayın ondördü olduğundan, koru başında, nöbet tutup adamın çıkmasını beklemesini akıl etmişti. Gerçekten iki üç saat sonra yabancı ormandan çıkmıştı, bu kez kutusunu ve paketini taşımıyor, elinde bir kürekle bir kazma vardı. Bulatürel, adama yanaşmaya cesaret edememişti.

Önce onu çok heybetli bulmuş, hem de kazmalı olduğundan ondan uzak durmuştu. Ne var ki, pek de budala olmayan Bulatürel, ertesi sabah o çalının dibine koşmuştu, ne yazık ki kazma ile küreğin yerinde, yeller esiyordu. Bundan böyle yol işçisi, yabancının ormanda bir hendek kazıp kasasını oraya gömdüğünü anlamıştı. Fakat adam ne gizlemiş olabilirdi? Kasa bir ceset gizleyemeyecek kadar ufaktı, demek içinde para bulunuyordu.
Bulatürel günlerce koruyu ormanı kazmış, delik deşik etmiş, ne yazık ki hiçbir şey bulamamıştı.
İşçinin bu hikâyesine koca nineler başlarını sallayarak:

"Vah, vah," demişlerdi. "Bunun da şeytanın işi olduğu besbelli. Tanrı bizleri korusun."
Aynı yılın, ekim ayında Tulon halkı limanlarına okul gemisi olarak kullanılacak "Orion" savaş gemisinin onarım için girdiğini gördüler.
Gemi bir hayli zarar görmüş olmasına rağmen, Tulon limanına girdiğinde halkı bir hayli etkilemişti.
Her gün sabahtan akşama kadar rıhtım meraklılarla dolup taşıyordu. Bu işsiz güçsüz insanlar sırf Orion gemisini seyre gelirdi.
Yine bir sabah, geminin onarımını izleyen, halk bir kazaya şahit oldu.
Tayfalar yelkenleri sarmaya çalışıyorlardı ki, flok yelkeninin köşesini tutan gabyacı, birden dengesini kaybetti. Denizcinin sendelediği görüldü, dalgakıran üzerine birikmiş seyircilerin ağızlarından birden tek bir çığlık koptu.

Tayfanın başı ağır gelmişti, adam yuvarlanmak üzereydi, bir de elleriyle yelkenin çevresine tutunmak için çabaladı düşeceği sırada, can havliyle ip merdivenlere yapıştı. Oraya asılı kaldı. Denizle arasında öylesine baş döndürücü bir mesafe vardı ki, buradan yuvarlanmak muhakkak bir ölümdü. Yakalarken halatı iyice sarsmıştı, zavallı adam, bu ipin ucunda asılmış gidip geliyordu.
Onun yardımına koşmak korkunç bir tehlikeye atılmak demekti. Tayfalardan ve kıyıdaki balıkçılardan hiçbiri böyle tehlikeli rizikoya atılmaya cesaret edemiyorlardı. Ne var ki, zavallı gabyacı artık bir hayli yorulmuştu. Kolları gerilmişti, yukarı çıkabilmek için yaptığı her gayret halat merdiveninin daha ziyade sallanmasına yol açıyordu. Gücünü ziyan etmemek için haykırmaya bile korkuyordu. Kıyıdaki halk onun ipi bırakacağı anı bekliyorlardı.

Birden geminin direğine bir adamın tırmandığı görüldü. Yaban kedisi gibi çevir tırmanıyordu. Kırmızılar giyen adamın bir kürek mahkûmu olduğunu gördüler, çanaklığa çıktığında rüzgâr yeşil başlığını uçurunca kar gibi beyaz saçları meydana çıktı. O genç bir adam değildi.
Gemide kullanılan bu mahkûm, olayı görür görmez nöbetçi subaya koşmuş ve izin verildiği takdirde kendisinin adamı kurtarabileceğini söylemişti. Komutanın başını eğdiğini görünce, bir keserle ayağındaki zinciri kırmış ve sonra beline bir ip sararak direk halatlarına koşmuştu. O anda bu zincirin, ne denli kolaylıkla parçalandığını kimse farketmemişti. Çok daha sonraları bunu hatırlayacaklardı.
Bir saniye sonra adam direğin tepesindeydi, bir an için durmuş ve bakışlarıyla mesafeyi ölçmüştü. Aşağıdan bu tüyler ürpertici sahneyi seyredenlere, bu birkaç dakika yüzyıllar kadar uzun geliyordu. Nihayet mahkûm gözlerini göklere kaldırarak, ileri bir adım attı. Kalabalık rahat bir nefes aldı. Uç kısma geldiğinde ipin bir ucunu oraya bağladı ve diğer ucunu sarkıttı sonra elleriyle bu ip boyunca inmeye koyuldu. Bu arada bakanların kalpleri daha da sıkıştı, deniz üzerinde sallananların sayısı birden ikiye çıkmıştı. Sanki bir sineği kapmaya bir örümcek gelmişti. Ne var ki, bu kez örümcek ölümü değil, hayatı getiriyordu.

Herkes nefesini tutmuştu, sanki nefes alırlarsa esinti rüzgâra eklenerek bu zavallıları düşüreceklermiş gibi hareketsiz duruyorlardı.
Bu arada mahkûm tayfanın yanına varmıştı. Tam zamanında yetişmişti, bir dakika daha gecikse bitkin adam ellerini koyuvererek uçuruma yuvarlanacaktı. Mahkûm bir eliyle ipe tutunarak öbür eliyle adamı halata bağladı nihayet onun direğe çıkarak tayfayı oraya çektiğini gördüler. Daha sonra onu kucağına aldı ve aşağıya indirdi.
Sonra, kaza geçiren tayfayı arkadaşlarının uzanan kollarına bıraktı.
Tam o anda, kalabalık onu alkışladı, hatta yaşlı deniz kurtları ağladılar, kadınlar kucaklaştı ve bütün sesler hep bir ağızdan: "Bu adam bağışlansın, bu kahraman mahkûm serbest bırakılsın," diye haykırdılar.

Oysa mahkûm, işine geri dönmek için inmeye koyulmuştu, daha çabuk ulaşmak için alçaktaki serenlerden birinin üzerinde koşmaya başladı. Bütün bakışlar onu izliyordu, bir an korktular, adamın yorgunluktan ya da baş dönmesinden sendelediği görüldü. Birden seyirciler acı çığlıklar kopardılar, mahkûm denize düşmüştü.
Bu çok tehlikeli bir düşüş oldu Orion'un yakınında bir zırhlı demirlemişti, zavallı mahkûm iki gemi arasına yuvarlanmıştı.
Dört gemici, bir sandala atladılar, halk onları yüreklendirmek için haykırıyordu. Bütün kalpler yine endişeliydi. Adam yüzeye çıkmamıştı.
Sanki bir pire zeytinyağına düşmüş gibi denizde bir kırışık bırakmadan sulara gömülmüştü. Boş yere daldılar, aradılar. Akşama kadar boş yere araştırdılar.
Ertesi gün Tulon gazeteleri şu havadisi yayınlıyorlardı:

"17 Kasım 1823.

Dün Orion savaş gemisinde, onarım işlerinde çalıştırılan bir mahkûm direğe asılı kalan tayfalardan birini, kurtarırken, denize düştü ve boğuldu.
Bütün araştırmalar boşa çıktı. Onun tersane kazıklarından birine saplanmış olmasından korkuluyor. Bu adam 9430 numaralı mahkûm, adı Jan Valjan'dı.
 

 

Devamı Haftaya


 
İlgili Bağlantılar
· Daha fazla Öykü - Roman
· Haber gönderen karakutu


En çok okunan haber: Öykü - Roman:
GENÇ WERTHER'İN ACILARI- ikinci Kitap SON


Haber Puanlama
Ortalama Puan: 5
Toplam Oy: 1


Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:

Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü


Seçenekler

blink it

tag on del.icio.us

digg this

Wi Live

furl it

reddit this

search technorati

Save to YahooMyWeb 
Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa

 
Bu Haberi Arkadaşına Gönder Bu Haberi Arkadaşına Gönder




 ADnet Reklamları

Siz de reklam verin »


İlgili Haberler

Genç Siviller’in sesi: Sözün başladığı yer...
Gençlik Kokuları
Genç Subaylar Rahatsız
GENÇ WERTHER'İN ACILARI- ikinci Kitap SON
GENÇ WERTHER'İN ACILARI- ikinci Kitap Bölüm-2
GENÇ WERTHER'İN ACILARI- ikinci Kitap Bölüm-1
Tiyatro ve İkinci Yüzü
İkinci yenicilerden hangisi sizin şairiniz?
Satranç Dersleri -İkinci Bölüm-
Hüküm Giymiş Bir Kitap İçin Yazıt
Hangi kitaptan sinemaya uyarlanırdınız?
Kitaplar
King Crimson - Epitaph
Haşmet Babaoğlu: Son kez Venedik!
Avni Özgürel: Bir asır sonra aynı tartışma

"Les Miserables-Sefiller 6.Bölüm" | Hesap Aç/Yarat | 0 yorum
Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden karakutu.com sorumlu tutulamaz.

Anonim kullanıcı yorum yazamaz, lütfen kayıt olun
 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com RSS uyumludur RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke