Giriş
Ortadoğu kökenli din ve inanışlar içinde kan fenomenine sıkça rastlanmakta, bazı
hallerde bu fenomenin söz konusu din ve inanışların odağına kadar taşındığı
görülmektedir.1 Örneğin Eski Mısır mitolojisinde kan, gök tanrıçası Nuth'un her
sabah güneş tanrısı Re'yi doğurmasına eşlik eden tan kızıllığı olarak
yorumlanmaktaydı. Güneşin doğuşu sırasındaki kızıllık, Re'nin doğumu sırasında
akan kan olarak görülüyordu.2
Öte yandan Sümer yaratılış mitosu Enûma Eliş'te tanrı kanının, insanın
yaratılışında temel öğe olarak kullanıldığı görülmektedir: Yarattıklarından
sıkılarak onları yok etmek isteyen “ilk öncel” tanrı Apsu'nun, tanrı Ea
tarafından öldürülmesi üzerine Apsu'nun eşi Tiamat, Ea'ya karşı gelecek, Ea'nın
Apsu'dan olan oğlu Marduk bunun üzerine Tiamat'ı öldürerek onun bedeninden yeri
ve göğü yaratacaktır. Bunun üzerine Marduk, insanoğlunun yaratılması için,
Tiamat'a bağlı olup da artık köle durumuna düşmüş olan tanrılardan birinin
kurban edilmesini isteyecektir. Kurban edilmesine karar verilen ve Ea'nın
hükmüyle damarları kesilerek öldürülen tanrı Kingu'dur: “Bağladılar Kingu'yu,
Ea'nın önünde tuttular; ceza verdiler ona, keserek kanını(n ana damarlarını).
Kanından yarattılar insan soyunu” (Tablet VI).3
Destanda ifade edildiği şekliyle “insan soyu”nun tanrı kanından, yerin ve
göğünse tanrı bedeninden yaratılması, dünyevi ve insani varoluşun tanrısal özünü
yansıtması bakımından son derece dikkat çekicidir.4 Özellikle insanın kandan
yaratılmış olması, nakledilmiş en eski Ortadoğu mitoslarından birisi olan Enûma
Eliş'te dahi “kan” fenomeninin insan varlığıyla ne kadar özdeş tutulduğunun bir
göstergesidir. İnsan-kan ya da varlık-kan özdeşliğinin özellikle Yahudilikte
dini akide noktasına kadar çıkartılması, bu açıdan bakıldığında şaşırtıcı
gelmemektedir.
Yahudilikte Kan
Yahudilikte “kan”ın (dam) fıtri öncelliği, Enûma Eliş'teki kadar aşikâr bir
metin/ayet halinde nakledilmemişse de İbrani Kitabı Mukaddesi'nde (Tanah) kanla
ilgili hükümler, bu öncelliğin önemini gayet açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu
bağlamda Tevrat'ta (Tora) kan, canlılara yaşam veren öğe olarak ifade
edilmektedir: “Çünkü canlılara yaşam veren kandır. Bundan dolayı İsrail halkına,
hiçbir etin kanını yemeyeceksiniz, dedim. Çünkü her canlıya yaşam veren kandır.
Onu yiyen halkın arasından atılacaktır” (Levililer/Vayikra 17: 14).5 Bu hükmü
tamamlayan ikinci bir emir, Yasa'nın Tekrarı/Devarim'de yer almaktadır: “Ama kan
yememeye dikkat edin. Çünkü ete can veren kandır. Etle birlikte canı
yememelisiniz” (Yasa'nın Tekrarı/Devarim 12: 23).
Bu iki emirden elde edilebilecek dinsel doktrini şu şekilde özetlemek mümkündür:
• Tüm canlılara yaşam veren kandır.
• Ete can veren kandır.
• Etle birlikte can yenmemelidir.
• Et (beden) ile can (kan) arasında fıtri bir fark, varlıksal bir ayrım vardır.
• Fıtri ayrımın yaratıcısı Tanrı'dır.
• Kanın ve canın sahibi Tanrı'dır.
Çıkarsanan bu son akide, Kayin ve Evel/Habil anlatısında bir hüküm şeklinde
ifade edilmiştir: “Kayin, kardeşi Evel'e (bir şey) söyledi. Sonra, kırdayken
Kayin, kardeşi Evel'e karşı kalktı ve onu öldürdü. Tanrı Kayin'e ‘Kardeşin Evel
nerede?' diye sordu. ‘Bilmiyorum' diye cevap verdi (Kayin). ‘Kardeşimin bekçisi
miyim ben?' Tanrı ‘Ne yaptın?' dedi. ‘Kardeşinin kanının sesi topraktan Bana
doğru haykırıyor. Şimdi sen, kardeşinin kanını senin elinden almak için ağzını
açan topraktan daha da lanetlisin. Toprağı işlediğin zaman, artık sana kuvvetini
vermeyecek. Dünyada göçebe ve yalnız olacaksın' ” (Yaratılış/Bereşit 4: 8-12).
Buna ek olarak: “Diğer yandan; kendi yaşamınızın kanının hesabını soracağım.
[Ayrıca bu tür bir] Hesabı her vahşi hayvanın elinden soracağım. [Her bir] İnsan
hayatının hesabını, insanın elinden – [hatta] insanın kendi kardeşinin [bile]
elinden – soracağım. İnsan kanı döken kişinin kanı, [yine] insan tarafından
dökülecektir, çünkü Tanrı, insanı Kendi görüntüsünde yapmıştır” (Yaratılış/Bereşit
9: 5-6).
Tanrı'nın insanı kendi suretinde yaratması ile kardeş kanı dökmenin, yani insan
öldürmenin, cezasının ölüm olması arasındaki ilişki, Yaratan ile Yaratılan
arasındaki ousia (töz) özdeşliğine işaret etmektedir ki, bu özdeşliği en ileri
noktasına kadar götürüp işleyen Hıristiyanlıktaki homoousia (eştözlülük) akidesi
olacaktır. Bu konuya Hıristiyanlık bahsinde geri dönülecektir.
Kayin ile Evel anlatısından çıkarsanabilecek inanç akideleri, teolojik açıdan
son derece yoğundur. Yukarıdaki dinsel doktrin sıralamasının sonuncusu olan
“kanın ve dolayısıyla canın sahibi Tanrı'dır” hükmü, bu anlatının birinci ve
doğrudan sonucudur. Ancak anlatıdaki vurgular ve sözcük seçimleri bu sahnenin
önem ve ciddiyetini bir o kadar artırmaktadır. Göze çarpan ilk husus, Kayin'in
Evel'i öldürmesinden sonra Tanrı'nın Kayin'e yönelttiği sorudur: “Kardeşin Evel
nerede?” (4: 9). Evel'in katledilmiş olduğunu bilememe gibi bir durum
olamayacağına göre Tanrı, burada Kayin'den âdeta hesap sormaktadır. Buradan
çıkarsanacak olan, Tanrı'nın her şeyi bilmesine karşın, insan edim ve
davranışlarının hesabını sorması, insanı edimlerinden sorumlu tutmasıdır.
Kayin'in bu soru karşısındaki cevabı kaçamak ve yalandır: “Bilmiyorum” (4: 9).
Oysa Kayin, Evel'e ne yaptığını pekâlâ bilmektedir, çünkü onu kasten
öldürmüştür. Buradan çıkarsanak diğer bir nokta, her edim ve davranışın
kaydedileceği, hesap vermekten kaçınmanın imkânsız olacağıdır.
Bu kısa sorgulama faslından sonra Tanrı'nın verdiği tepki son derece ilginç ve
önemlidir: “Ne yaptın?” (4: 10). Sorunun içerdiği dehşete düşmüşlük ve inanamama
duygusu, Kayin'in işlediği günahın boyutlarını yansıtır niteliktedir. Kardeş
katili Kayin'in yaptığı, Tanrı'nın dahi dehşete düşmesine neden olmaktadır.
Çünkü insanın insanı öldürmesi, tüm yaratılış planına ters olduğu gibi,
yaratılış içerisinde böyle bir seçeneğin bulunması ve Âdem'in oğullarından
birinin diğerini öldürmesi, yani bir katlin “daha” ikinci insan neslinde
gerçekleştirilmesi, bu planda hesap vermenin de bulunması gerektiğinin
göstergesidir. Zaten bunun özetini, Tanrı'nın sarf ettiği ikinci cümle
vermektedir: “Kardeşinin kanının sesi topraktan Bana doğru haykırıyor” (4: 10).
Tanrı'nın bedene can vermesi için yarattığı ve Kayin'in akıttığı kan, insan
fıtratının bir diğer öğesi olan toprak (“Tanrı, adamı toprağın tozundan
şekillendirdi”; 2: 7a) tarafından kabul edilmemekte ve buradan Tanrı'ya
haykırmaktadır. Buradan çıkan sonuç, yaratılan her şeyin bir ahenk içinde
olduğu, bu ahenk ya da bütüne ters bir edim veya harekette, yaratılanın buna
karşı Tanrı'ya haykırdığı, ona “ses”lendiğidir. Buradaki ses, ontolojik
bütünlüğün ahenginin çağrısıdır. Bu açıdan bakıldığında, “toprağın seslenişi” ve
“kanın sesinin topraktan haykırması” imgesi son derece çarpıcı bir metafordur.
İnsan kanının toprağa akıtılmasıyla toprağa ve Tanrı'ya karşı işlenen suç
dolayısıyla toprak insanoğlu için artık lanetlenmiştir.
Anlatıda bunun ifadesi,
“Şimdi sen, kardeşinin kanını senin elinden almak için ağzını açan topraktan
daha da lanetlisin”dir (4: 11). Toprağın “ağzını açması” çarpıcı bir imgedir:
Toprak yutucudur, ama yuttuğu şey, ete can veren kan olduğu için insanoğlu
lanetlenecektir. Toprağın yutuculuğu, kayıtsız bir emicilik değildir. Yukarıda
sözü edilen öğelerin ahengi dikkate alınacak olursa, insan kanının toprağa
karışması, toprağın ve dolayısıyla Tanrı'nın lanetini doğurmaktadır. Bu lanet
iki boyutludur: Birincisi, insanın topraktan elde ettiği geçiminin artık
zorlaşmasıdır (“Toprağı işlediğin zaman, artık sana kuvvetini vermeyecek”; 4:
12). Bilindiği gibi, Adam ile Hava anlatısında “Eden Bahçesinden Kovulma”yla
sonuçlanan “Yasak Meyveden Yeme Edimi”, beraberinde insanoğlunun geçimini
zorlaştıran bir laneti de getirmişti: “Adam'a ise ‘Eşini dinlediğin ve sana
özellikle emrederek Ondan Yeme! dediğim ağaçtan yediğin için, toprak senin
yüzünden lanetli olacak' dedi. ‘Hayatının tüm günlerinde ondan (topraktan)
ıstırapla yiyecek çıkartacaksın. Senin için diken ve çalı yeşertecek ve sen
yabani ot yiyeceksin. Toprağa geri dönene kadar ekmeğini alnının teriyle
yiyeceksin; çünkü sen ondan (topraktan) alınmıştın; çünkü tozsun sen ve toza
geri döneceksin' ” (Yaratılış/Bereşit 3: 17-19). Kayin'in kardeşini öldürmesiyle
toprak bir kez daha lanetlenmiş, babası Adam'ın lanetlenmesine ek olarak daha
şiddetli bir cezaya mahkûm edilmiştir. Bu ceza, toprakla insanoğlu arasındaki
ilişkinin tamamıyla yabancılaşması anlamına gelecektir.
Kayin'in işlediği cinayet dolayısıyla toprağın lanetlenmesinin ikinci boyutu,
insanoğlunun dünyadaki durumunu özetleyen yine son derece çarpıcı bir imgeyle
sunulmaktadır: “Dünyada göçebe ve yalnız olacaksın” (4: 12). Buradaki “göçebe ve
yalnız olacaksın” ifadesi, daha sonraları insanoğlunun “yersiz/yurtsuz”luğu
üzerinde duran çağdaş felsefi analizlerin söylemini (özellikle de Heidegger'in
unheimisch ve unheimlich kavramlarını ya da Deleuze/Guattari'nin “Kapitalizm ve
Şizofreni” çalışmasındaki “göçebebilim” çözümlemelerini) önceler niteliktedir.
“Göçebe ve yalnız” ifadesi, yerleşeceği sabit bir yurdu olmamak, yapacağı bir
şeyi olmamak, amaçsızca dolanmak, boş olarak dolaşıp durmak, yanında kimsenin
olmaması gibi anlamları dile getirdiğinden, kardeşi Evel'i öldürmesinden sonra
Kayin'in lanetlenen toprak üzerinde (yeryüzünde, dünyada) yaratılış amacından
çıkmış bir varoluşu sürdürmesi, savrulmuş bir oyalanma olarak burada var olması
ve vaktinin (ömrünün) geçmesini ve belki de tükenmesini beklemekten başka bir
çaresi olmamasını yansıtmaktadır.
İki cümle sonra Kayin'in “İşte bugün beni
toprağın üzerinden sürdün ve ben Yüzünden gizlenmek durumundayım” (4: 14a) diye
şikayet etmesi, dünyadaki yaşamda Tanrı'nın Yüzünden (iki anlamda: hem verdiği
huzur, dinginlik; hem de huzurda bulunmak, Tanrı'nın yanında olmak) uzak
olduğunu dile getirmektedir.6 Tanrı'nın Kayin'in bu yersiz/yurtsuzluğunu ortadan
kaldırmaması için onun öldürülmesini (ve belki de kendi canına kıymasını)
önlemek amacıyla sarf ettiği hüküm de, dünyadaki “lanetlenme sonrası varlığın”
bir ceza olarak korunmasına yöneliktir: “Tanrı ona ‘Bu yüzden Kayin'i her kim
öldürürse ...! (Kayin) Yedinci nesilde cezalandırılacaktır” (4: 15a).7
Kayin ve Evel anlatısındaki kan dökme hadisesinin arka planında, Yahudilikte kan
konusunun dini akidelere nasıl işlendiği, neden bu kadar önemli olduğu daha iyi
anlaşılacaktır.
Canı Tanrı bahşettiğinden can O'nundur (“Yüzünü gizleyince dehşete kapılırlar,
soluklarını kesince ölüp toprak olurlar. Ruhunu gönderince var olurlar,
yeryüzüne yeni yaşam verirsin”; Mezmurlar/Teilim 104: 29-30). Kanın özü can
olduğuna göre, kanın herhangi biçimde tüketilmesi (örneğin yenmesi ya da gıda
ürünü haline getirilmesi) yasaktır. Tora'da bunlarla ilgili hükümler açıktır:
“Hareketli her canlı size yiyecek olacaktır. [Artık] Size her şeyi, tıpkı
yeşillik ve bitkiler gibi verdim. Ancak yine de bir hayvanın etini, o
hayattayken yiyemezsiniz” (Yaratılış/Bereşit 9: 3-4). Buradaki “hayattayken”
ifadesinin karşılığı “kanı canında bulunan et” olduğundan, dünya üzerindeki
varoluşta etin nasıl yeneceğine dair bir sınırlama getirilmektedir. Etin
yenilebilir olması için, hayvan belli biçimde kesilip kanından arındırılması
gerekir (kaşer). Eti kandan arındırma tekniklerine (kaşerut) aşağıda
değinilecektir.
Kaşer etle ilgili emrin ne kadar ciddi olduğu, İsrailoğulları'nın (Bene-Yisrael)
Filistinliler'i savaşta yenmesinden sonra onların tüm hayvanlarını kanlarını
akıtmadan yemesi üzerine Saul'ün Birinci Samuel/Şemuel'de aktarılan tepkisinden
de görülebilir: “O gün İsrailliler, Filistliler'i Mikmas'tan Ayalon'a kadar
yenilgiye uğrattılar. Ama İsrail askerleri o kadar bitkindi ki, yağmaladıkları
mallara saldırdılar; davarları, sığırları, buzağıları yakaladıkları gibi hemen
oracıkta kesip kanını akıtmadan yediler. Durumu Saul'a bildirerek, ‘Bak,
askerlerin kanlı eti yemekle RAB'be karşı günah işliyor!' dediler. Bunun üzerine
Saul, ‘Hainlik ettiniz!' dedi, ‘Hemen büyük bir taş yuvarlayın bana.' Sonra
ekledi: ‘Halkın arasına varıp herkesin öküzünü, koyununu bana getirmesini
söyleyin. Onları burada kesip yesinler. Eti kanıyla birlikte yiyerek RAB'be
karşı günah işlemeyin.' O gece herkes öküzünü getirip orada kesti” (Birinci
Samuel/Şemuel 14: 31-34). Birkaç cümle sonra Saul, söz konusu emrin ne kadar
ciddi olduğunu bir kez daha vurgular: “İsrail'i kurtaran yaşayan RAB'bin adıyla
derim ki, bu günaha yol açan oğlum Yonatan bile olsa kesinlikle öldürülecektir”
(Birinci Samuel/Şemuel 14: 39).
Yasa'nın Tekrarı/Devarim'de, etin nasıl yenmesi gerektiğine ilişkin hükümler
açıkça sıralanmıştır. Bunlar şöyledir:
• “Tanrınız RAB'bin sizi kutsadığı ölçüde, yaşadığınız kentlerde dilediğiniz
kadar hayvan kesip etini yiyebilirsiniz. Dinsel açıdan temiz ya da kirli kişi,
bu eti ceylan ya da geyik eti yer gibi yiyebilir. Ancak kan yemeyeceksiniz. Kanı
su gibi toprağa akıtacaksınız” (Yasa'nın Tekrarı/Devarim 12: 15-16).
• “Ama kan yememeye dikkat edin. Çünkü ete can veren kandır. Etle birlikte canı
yememelisiniz. Kan yememelisiniz; kanı su gibi toprağa akıtacaksınız. Kan
yemeyeceksiniz. Öyle ki, size ve sizden sonra gelen çocuklarınıza iyilik gelsin.
Böylece RAB'bin gözünde doğru olanı yapmış olursunuz” (Yasa'nın Tekrarı/Devarim
12: 23-25).
• “Sığır ve davarlarınızın içinde ilk doğan her erkek hayvanı Tanrınız RAB'be
ayıracaksınız. Sığırınızın ilk doğan öküzüyle iş yapmayacak, sürünüzün ilk doğan
koyununu kırkmayacaksınız. Siz ve aileniz her yıl Tanrınız RAB'bin önünde, O'nun
seçeceği yerde onları yiyeceksiniz. Bir hayvanın özürü varsa, topal ya da körse,
herhangi bir ciddi sakatlığı varsa, onu Tanrınız RAB'be kurban etmeyin. Bu
durumdaki hayvanları kentlerinizde yiyebilirsiniz. Dinsel açıdan temiz ya da
kirli kişi bunların etini ceylan ya da geyik eti yer gibi yiyebilir. Ancak kan
yemeyeceksiniz. Kanı su gibi toprağa akıtacaksınız” (Yasa'nın Tekrarı/Devarim
15: 19-23).
Yasa'nın Tekrarı/Devarim'in yanı sıra Levililer/Vayikra'da da bu hususta açık
hüküm ve emirler bulunmaktadır:
• “Hayvan yağı ve kan yemeyeceksiniz. Yaşadığınız her yerde kuşaklar boyunca bu
kural hep geçerli olacak” (Levililer/Vayikra 3: 17).
• “İsrail halkına de ki, ‘İster sığır, ister koyun ya da keçi yağı olsun, hayvan
yağı yemeyeceksiniz. Kendiliğinden ölen ya da yabanıl hayvanların parçaladığı
bir hayvanın yağı başka şeyler için kullanılabilir, ama hiçbir zaman yenmemeli.
Kim yakılan ve RAB'be sunulan hayvanlardan birinin yağını yerse, halkımın
arasından atılacak. Nerede yaşarsanız yaşayın, hiçbir kuşun ya da hayvanın
kanını yemeyeceksiniz. Kan yiyen herkes halkımın arasından atılacak' ” (Levililer/Vayikra
7: 23-27).
• “İsrail halkından ya da aralarında yaşayan yabancılardan kim kan yerse, ona
öfkeyle bakacağım ve halkımın arasından atacağım. Çünkü canlılara yaşam veren
kandır. Ben onu size sunakta kendinizi günahtan bağışlatmanız için verdim. Kan
yaşam karşılığı günah bağışlatır. Bundan dolayı İsrail halkına, sizlerden ya da
aranızda yaşayan yabancılardan hiç kimse kan yemeyecek, dedim. İsrail halkından
ya da aralarında yaşayan yabancılardan kim eti yenen bir hayvan veya kuş
avlarsa, kanını akıtıp toprakla örtecektir. Çünkü canlılara yaşam veren kandır.
Bundan dolayı İsrail halkına, hiçbir etin kanını yemeyeceksiniz, dedim. Çünkü
her canlıya yaşam veren kandır. Onu yiyen halkın arasından atılacaktır. Yerli
olsun, yabancı olsun ölü bulduğu ya da yabanıl hayvanların parçaladığı bir
hayvanın leşini yiyen herkes giysilerini yıkayacak, kendisi de yıkanacak, akşama
kadar kirli sayılacaktır. Ancak bundan sonra temiz sayılacaktır. Eğer
giysilerini yıkamaz ve yıkanmazsa suçunun cezasını çekecektir” (Levililer/Vayikra
17: 10-16).
Tüm bu hüküm ve emirler, yaşanan Yahudi dininde kaşerut'a, yani “Tora'ya ve
dinsel esaslara göre saptanmış çerçevede yer alan kurallara göre Museviler için
yenmesi mübah olan yemeklerin hazırlanmasında göz önünde tutulması gereken hüküm
ve gelenekler sistemi”ne8 dönüşmüştür. Kaşerut'a uygun olan gıdalara kaşer
gıdalar denmekte olup, kaşerut'un temelinde bulunan ve yenmesi yasaklanan
hayvanlar şunlardır:9
• Tüm sürüngen ve yumuşakçalar (suda ve karada);
• Pulsuz ve yüzgeçsiz balıklar;
• Kabuklu su hayvanları (ıstakoz ve karides gibi);
• Yırtıcı vahşi hayvanlar ve bunların öldürdüğü hayvanlar;
• Ayak toynakları yarık olan ve geviş getirmeyen hayvanlar (özellikle domuz);
• Geviş getiren fakat toynakları yarık olmayan hayvanlar (özellikle tavşan);
• Kaşer dahi olsa, hayvanların siyatik damarı gibi çıkarılması güç olan
damarlarına sahip olan arka bölümleri (bu nedenle bonfile kaşer değildir);
• Kanatlı hayvanların yirmi dört çeşidi (akbaba, kartal, kuzgun, baykuş, yarasa
gibi) ve bunların yumurtaları;
• Kan içeren her türlü yumurta;
• Kanatlı kanatsız tüm böcekler (sinek, arı, karınca gibi; çekirgeyle ilgili
bazı farklı uygulamalar söz konsudur);
• Kurtlanmış, böceklenmiş meyve, sebze, tahıl, bakliyat.
Şehita olarak anılan hayvan kesme işlemiyle et, kaşer hale gelir. Şehita'nın
belirli kuralları vardır. Şohet olarak isimlendirilen kasap, kalaf denilen çelik
bıçakla hayvanı gereksiz acı çekmemesi için tek darbede şah damarından boğazlar
ve damarlarındaki tüm kanın akıp toprağa karışmasını sağlar. Kesim sırasında
şohet, şehita duası okur. Kesilen hayvanın iç organları hastalıklı olup
olmadığını kontrol amacıyla incelenir. Sağlıklı bulunan hayvanların tüm kanı,
yağı, damarları ve bazı organları ayıklanarak kaşer damgası basılır. “Tora'ya
göre hayvanın kanı ‘can' olarak sayıldığından, kaşer etin dahi yenmeden evvel
kandan arındırılması gereklidir. Bunun için et önce yarım saat suya batırılır.
Sonra tuzlanarak bir süre bırakılır ve daha sonra tekrar yıkanır. Et yanlışlıkla
24 saat kadar suda kalırsa, kanla pişmiş olur ve kullanılamaz. Keza, kesimden üç
gün içerisinde suya batırılmadıysa, et tuzlamayla kaşerleştirilemez. Bu durumda
doğrudan ateş üzerinde yakılarak kandan arındırılır.”10
Öte yandan etli ve sütlü yiyeceklerin birlikte yenmemesi de kaşerut'un önemli
bir özelliğidir. Tora'da üç kez etli ve sütlülerin birlikte yenmemesi gerektiği
hükmünün bulunduğu göze çarpmaktadır: “Oğlağı anasının sütünde
haşlamayacaksınız” (Mısır'dan Çıkış/Şemot 23: 19b – Mısır'dan Çıkış/Şemot 34:
26b – Yasa'nın Tekrarı/Devarim 14: 21b).
Kan içeren etin yenmemesine ilişkin bu hüküm ve emirlere koşut olarak, kurban
olarak kesilen hayvanların kanının ritüel amaçlarla kullanılmasına yönelik de
çok sayıda emir bulunmaktadır. Örneğin kurban kanı:
• Tanrı'ya adanabilir (sunağa kan serpiştirilmesiyle: “Musa kanın yarısını
leğenlere doldurdu, öbür yarısını sunağın üzerine döktü”; Mısır'dan Çıkış/Şemot
24: 6);
• Bağışlanma ve günahtan aklanma için kullanılabilir (“Nitekim Kutsal Yasa
uyarınca hemen her şey kanla temiz kılınır, kan dökülmeden bağışlama olmaz”;
İbranilere Mektup 9: 22);
• Bir antlaşmanın tasdik edilmesi amacıyla ve bu sayede tarafların “kan kardeşi”
olması için kullanılabilir (“Musa gidip RAB'bin bütün buyruklarını, ilkelerini
halka anlattı. Herkes bir ağızdan, ‘RAB'bin her söylediğini yapacağız' diye
karşılık verdi. Musa RAB'bin bütün buyruklarını yazdı. Sabah erkenden kalkıp
dağın eteğinde bir sunak kurdu, İsrail'in on iki oymağını simgeleyen on iki taş
sütun dikti. Sonra İsrailli gençleri gönderdi. Onlar da RAB'be yakmalık sunular
sundular, esenlik kurbanları olarak boğalar kestiler. Musa kanın yarısını
leğenlere doldurdu, öbür yarısını sunağın üzerine döktü. Sonra antlaşma kitabını
alıp halka okudu. Halk, ‘RAB'bin her söylediğini yapacağız, O'nu dinleyeceğiz'
dedi. Musa leğenlerdeki kanı halkın üzerine serpti ve, ‘Bütün bu sözler
uyarınca, RAB'bin sizinle yaptığı antlaşmanın kanı budur' dedi”; Mısır'dan
Çıkış/Şemot 24: 3-8).
Kan kardeşliği, İsrailoğullarının insanlar arasında tahayyül edebilecekleri en
derin ilişkiyi temsil ediyordu.11 “Kan kardeşliği” konusunda İsrailoğulları'nın
kendi kavmine mensup herkesi kardeş sayması önemlidir.
Bu noktada kan, ayrıca nesep ve akrabalık kavramıyla da yakından ilgilidir.
Nesep ve akrabalık, ortak bir kana sahip olma olarak anlaşılmıştır. Evlenmeyle
ya da eş seçmeyle ilgili kuralların ve ensesti önlemeye yönelik uygulamaların da
söz konusu kan bağı dolayısıyla açıklanması gerekir. Genel bir kural olarak,
doğrudan kan bağı bulunanlar ve yakın akrabalar birbirleriyle evlenemezler:
“Hiçbiriniz cinsel ilişkide bulunmak için yakın akrabasına yaklaşmayacak. RAB
benim. Annenle cinsel ilişkide bulunarak babanın namusuna dokunmayacaksın. O
senin annendir. Onunla ilişki kurmayacaksın. Babanın karısıyla cinsel ilişki
kurmayacaksın. Babanın namusudur o. Annenden ya da babandan olan, ister seninle
aynı evde doğmuş olsun, ister olmasın üvey kız kardeşlerinden biriyle cinsel
ilişki kurmayacaksın. Kızının ya da oğlunun kızıyla cinsel ilişki kurmayacaksın.
Çünkü onların namusu senin namusundur. Babanın evlendiği kadından doğan kızla
cinsel ilişki kurmayacaksın. Çünkü o babandan olmadır, senin kız kardeşin
sayılır.
Halanla cinsel ilişki kurmayacaksın. Çünkü o babanın yakın akrabasıdır.
Teyzenle cinsel ilişki kurmayacaksın. Çünkü o annenin yakın akrabasıdır. Amcanın
namusuna dokunmayacaksın. Karısına yaklaşmayacaksın, çünkü o senin yengendir.
Gelininle cinsel ilişki kurmayacaksın. Çünkü oğlunun karısıdır. Onunla ilişki
kurmayacaksın. Kardeşinin karısıyla cinsel ilişki kurmayacaksın. Çünkü o
kardeşinin namusudur. Bir kadının hem kendisiyle, hem kızıyla cinsel ilişki
kurmayacaksın. Kadının kızının ya da oğlunun kızıyla cinsel ilişki
kurmayacaksın. Çünkü onlar kadının yakın akrabasıdır. Onlara yaklaşmak
alçaklıktır. Karın yaşadığı sürece onun kız kardeşini kuma olarak almayacak ve
onunla cinsel ilişki kurmayacaksın” (Levililer/Vayikra 18: 6-18).
Görüldüğü gibi, doğrudan kan bağı (nesep) olmadığı halde, akrabalık ve evlenme
dolayısıyla kurulan ilişkilerde bile (gelin, yenge, baldız gibi) evlenme
yasaklarının getirilmiş olması, “kan bağı” ve “kan kardeşliği” kavramının ne
kadar geniş biçimde anlaşıldığının göstergesidir.
Yine kan bağı kavramının bir uzantısı olarak “kan davası” (go'el ha-dam) konusu
da, İsrailoğullarının titizlikle koruduğu bir husus olmuştur. Buna göre,
öldürülen akrabanın kanı “yerde kalmayacak”, bunun intikamı alınacaktır. Çünkü
bir canı alan kimsenin canı mutlaka alınmalıdır, bu Tanrı hükmüdür. O halde
go'el ha-dam'ın icra edilmesi Tanrı'nın isteğini yerine getirmek anlamındadır.
Örnek olarak: “Avner Hevron'a dönünce, Yoav onunla özel bir görüşme yapmak
bahanesiyle, onu kent kapısına çekti. Kardeşi Asahel'in kanını döktüğü için,
Avner'i orada karnından vurup öldürdü” (İkinci Samuel/Şemuel 3: 27). Öte yandan
dökülen kanının intikamını almamak, Tanrı'nın gazabını beraberinde
getirmektedir: “Davut'un döneminde, üç yıl art arda kıtlık oldu. Davut RAB'be
danıştı. RAB şöyle yanıtladı: ‘Buna kan döken Saul ile ailesi neden oldu. Çünkü
Saul Givonluları öldürdü' ” (İkinci Samuel/Şemuel 21: 1). Buna göre,
Givonluların akan kanı yerde kaldığı için Tanrı, İsrail halkına üç yıl art arda
kıtlık belasını göndermiştir.12
“Kan parası” kavramının da yine aynı çerçeve içinde ele alınması gerekmektedir.
Ancak adam öldürmenin cezası ölüm olduğu için, adam öldürme karşılığında kan
parası ödenmesi gibi bir yola gidilememektedir: “Ölümü hak etmiş katilin canı
için bedel almayacaksınız; o kesinlikle öldürülecektir. Sığınak kente kaçmış
olan birinin başkâhinin ölümünden önce toprağına dönüp yaşaması için bedel
almayacaksınız” (Çölde Sayım 35: 31-32). Öte yandan örneğin azgın bir boğanın
saldırısına maruz kalıp ölen birisi için boğanın sahibi, eğer öldürülen tarafın
yakınları isterse kan parası ödeyebilmektedir: “Ama saldırganlığı bilinen bir
boğanın sahibi uyarılmasına karşın boğasına sahip çıkmazsa ve boğası bir erkeği
ya da kadını öldürürse, hem boğa taşlanacak, hem de sahibi öldürülecektir.
Ancak, boğanın sahibinden para cezası istenirse, istenen miktarı ödeyerek canını
kurtarabilir” (Mısır'dan Çıkış/Şemot 21: 29-30). Yine başkasına bir kaza sonucu
zarar verilmesi durumunda kan parası ödenebilmektedir: “İki kişi kavga ederken
gebe bir kadına çarpar, kadın erken doğum yapar ama başka bir zarar görmezse,
saldırgan, kadının kocasının istediği ve yargıçların onayladığı miktarda para
cezasına çarptırılacaktır” (Mısır'dan Çıkış/Şemot 21: 22).
Kanla ilgili bu hüküm ve emirlerin yanı sıra kanın “aklayan” ve “kirleten” bir
unsur olarak erkek (berit mila) ve kadınlara (nida) ilişkin Yahudi dininin
önemli bir veçhesini meydana getirdiği görülmektedir.
Yahudi erkek çocuklarında doğumu izleyen sekizinci gün icra edilen dinsel bir
ritüel ve bedensel bir müdahale olan berit mila (“sünnet akdi”, kısaca berit),
tarihte ilk kez İbrahim/Avraam'a Tanrı akdinin bir nişanesi olarak
emredilmiştir: “Sizinle ve ardından gelecek çocuklarınla aramdaki, korumanız
gereken Antlaşmam şudur: İçinizdeki her erkeği sünnet edeceksiniz. Fazlalık
derisini keseceksiniz. [Bu,] Sizinle aramdaki antlaşmanın işareti olacak.
Nesilleriniz boyunca, içinizdeki her erkek, [ayrıca] senin soyundan olmayıp,
gerek evde doğmuş, gerekse de bir yabancıdan parayla satın aldığın [her köle],
sekiz günlükken sünnet edilecek. İster evinde doğmuş, isterse de parayla satın
aldığın [her köle] kesinlikle sünnet edilmelidir. [Böylelikle] Antlaşmam
vücudunuzda, ebedi bir antlaşma olarak bulunacaktır. Fazlalık derisini kesmeyen
sünnetsiz bir erkeğin canı, halkının arasından kesilecektir – [çünkü] antlaşmamı
ihlal etmiştir” (Yaratılış/Bereşit 17: 10-14). “Avraam, oğlu Yitshak'ı,
Tanrı'nın kendisine emretmiş olduğu üzere sekiz günlükken sünnet etti”
(Yaratılış/Bereşit 21: 4). “Çocuk sekizinci gün sünnet edilmeli” (Levililer/Vayikra
12: 3).
Tora'daki bu açık hükümler çerçevesinde berit, İsrailoğulları ile Tanrı
arasındaki antlaşmanın bir işareti olup, sünnetsizlik (arel) dine ve Tanrı'ya
karşı geliş kabul edilmektedir. Sünnetsiz bir erkek kirli kabul edilir. Aynı
şekilde bir ağacın ilk üç yılında verdiği meyve de arel'dir ve bu yüzden yenmez:
“Kenan ülkesine girdiğinizde bir meyve ağacı dikerseniz, ilk üç yıl meyvesini
kirli ve yasak sayın, yemeyin. Dördüncü yıl ağacın bütün meyvesi şükran sunusu
olarak RAB için kutsal sayılacak. Beşinci yıl ağacın meyvesini yiyebilirsiniz” (Levililer/Vayikra
19: 23-25a).
Öte yandan sünnet ile kan arasındaki ilişki, oldukça karmaşık bir görünüm arz
etmektedir. Esasen sünnetin “kan dökme” anlamına gelmemesi, ancak sünnet
derisinin kesilmesi sırasında akan az miktarda kanın kutsal sayılması, berit
sırasında meydana çıkan kanla ilgili tartışmaların karmaşık olmasına neden
olmuştur. Sünnet, İsrailoğullarının milli şuurunun oluşmasının yanı sıra,
berit'in aklanma ritüeli olarak da görülmesi, tartışmanın boyutlarını daha da
genişletmektedir.13
Sünnet edimi ile sünnet sırasında akan kan arasındaki ilişkinin ne olduğuna
ilişkin eldeki en çarpıcı metinsel kaynak, Mısır'dan Çıkış/Şemot'taki şu sünnet
sahnesidir: “RAB yolda, bir konaklama yerinde Musa'yla karşılaştı, onu öldürmek
istedi. O anda Sippora keskin bir taş alıp oğlunu sünnet etti, derisini Musa'nın
ayaklarına dokundurdu. ‘Gerçekten sen bana kanlı güveysin' dedi. Böylece RAB
Musa'yı esirgedi. Sippora Musa'ya sünnetten ötürü ‘kanlı güveysin' demişti”
(Mısır'dan Çıkış/Şemot 4: 24-26). Bu sahnede, Sippora'nın Musa/Moşe'nin ayağına
oğlunun sünnet derisini değdirmesi ve derideki kanı onun ayağına sürmesi
sayesinde Tanrı'nın Musa/Moşe'nin canını esirgemesi, “kanlı güvey” olması,
sünnet sırasında meydana çıkan kanın kurtarıcı, aklayıcı, esirgetici bir
niteliği olduğunu göstermektedir. Burada akan kan, Yahudiliğin başlangıcı olarak
kabul edilir. Örneğin daha önce sünnet olmuşken Yahudilik dinine geçen
erkeklerin sünnet yerinden bir damla kanın akıtılması âdettir. Berit'te kanın az
da olsa akması esastır. Ayrıca sünnet derisinin kesilmesini bir tür kurban
olarak da değerlendirmek mümkündür.
Kanın kurtarıcı bir görev görmesi, yine Mısır'dan Çıkış/Şemot'ta anlatılan Fısıh
hadisesinde de açıkça görülmektedir. İsrailoğulları'nın Mısır'dan çıkmalarına
izin vermeyen Firavun'u cezalandırmak için bütün ilk doğanların öldürüleceği
gece, Musa/Moşe'nin Tanrı'nın emriyle kurban ettiği hayvanların kanını kapıların
yan ve üst sövelerine sürdürmesi, buradaki İsrailoğullarının canını
esirgetecektir: “Musa İsrail'in bütün ileri gelenlerini çağırtarak onlara şöyle
dedi: ‘Hemen gidin, aileleriniz için kendinize davarlar seçip Fısıh kurbanı
olarak boğazlayın. Bir demet mercanköşküotu alın, leğendeki kana batırıp kanı
kapılarınızın yan ve üst sövelerine sürün. Sabaha kadar kimse evinden çıkmasın.
RAB Mısırlıları öldürmek için gelecek, kapılarınızın yan ve üst sövelerindeki
kanı görünce üzerinden geçecek, ölüm saçanın evlerinize girip sizi öldürmesine
izin vermeyecek” (Mısır'dan Çıkış/Şemot 12: 21-23).
Kanın söz konusu aklayıcı ve kurtarıcı rolünün yanı sıra, onun kirli ve
sakınılması gereken bir niteliği bulunduğu da açıktır. Örneğin Tanrı'nın,
Firavun'un üzerine saldığı dokuz bela arasında kan belasının da bulunması bunun
bir göstergesidir: “Harun firavunla görevlilerin gözü önünde değneğini kaldırıp
ırmağın sularına vurdu. Bütün sular kana dönüştü. Irmaktaki balıklar öldü, ırmak
kokmaya başladı. Mısırlılar ırmağın suyunu içemez oldular. Mısır'ın her yerinde
kan vardı” (Mısır'dan Çıkış/Şemot 7: 20b-21).
Öte yandan kanın kirlilik olarak değerlendirilmesi en çok kadınların âdet
günleri açısından önemli olmuştur. Âdet gören kadınların “soyutlanması” anlamına
gelen nida, “kadının âdet döneminde kocasından ayrı olma durumunu ifade eder. Bu
durum, âdet süresinin bitiminden sonraki temiz yedi günü de içerdiğinden,
takriben on iki gün boyunca sürer ve kadının mikve'ye girişi ve tevilla
yapılmasıyla son bulur.”14 Nida'nın kökünde Levililer/Vayikra 15: 19 ve 15: 24
yatmaktadır: “Âdet gördüğü için kan kaybeden kadın yedi gün kirli sayılacak. Ona
dokunan da akşama kadar kirli sayılacak” (15: 19). “Âdet gören kadının kirliliği
onunla yatan adama da bulaşır. Adam yedi gün kirli kalır ve yattığı her yatak
kirli sayılır” (15: 24). Nida kadının sadece kocasından ayrı durması değil, Bet-Amikdaş
(Mabet) ve ritüel temizlik gerektiren diğer nesne ve gıdalardan da ayrı durması
anlamındadır. Levililer/Vayikra'nın on beşinci bölümü, âdet gören kadınlarla
ilgili olup, “ritüel kirliliğe” yol açan normal ve anormal genital akıntıları ve
arınmak için anormal vakalarda yapılması gereken, (takdimeler dahil) işlemleri
ele almaktadır. Âdet dönemleri arasında kanamalar ve normalden uzun kanama
dönemleri geçiren kadın, olağandışı bir durum yaşamaktadır.
Kadındaki anormal
akıntıya (zava) karşın; erkekteki anormal akıntıyı (zav) ise, Septuagint
(Tevrat'ın en eski Yunanca tercümesi) frenginin işareti olarak
nitelendirmektedir. Kullanılan lisanın linguistik tahlili, kadının normal âdet
akıntısı ile erkeğin normal boşalması arasında bir paralellik olduğunu ortaya
koymuştur. Levililer Kitabı'nda âdet akıntısı, dişilik tohumu olarak
görülmektedir. Cinsel birleşme neticesinde bulaşmış olan erkeklik tohumunun
yarattığı kirlilik hali, yıkanmak ve günün doğuşuna dek beklemek suretiyle
giderilebilir. Ancak gene aynı şekilde bulaşmış olan kadının âdet kanaması
durumunda hem erkek, hem de kadın için yedi gün geçmesi gerekir. Âdet halindeki
bir kadının yatağına veya oturduğu yere temas eden kişinin ise, sadece yıkanması
ve günbatımına dek beklemesi yeterlidir. [...] Kirli olma hali bir günah olarak
addedilmektedir.15 Günümüzde bu kuralların icrası açısından farklı uygulamalara
rastlanmaktadır. Örneğin hem muhafazakâr ve hem de reform Yahudilerinin çoğu
artık bunları tatbik etmemektedir.16
2.Bölümü Okumak için
tıklayın