Bazıları alın terinden tuzlu okyanuslar yaratır. Bazılarıysa önemsiz bir adam
olarak ölüp dokuz tahta altında sıcaktan çürüyen etlerini, soğukta zangır zangır
titreyen kemiklerini seyrederek hiçliğin kederinin keyfini çıkarır. Ben ikinci
gruba giriyorum.
Adım Mustafa. Takriben otuz sene evvel Demirspor’da “İmparator Fatih Terim”le
birlikte top oynamıştım. Bilmem anımsar mı? Bir büyük rakı içip kendi kaleme gol
attıktan sonra takımdan kovuldum.
Fatih’le benim kaderim, biri gökyüzünü ihtirasla yırtmak istercesine karanlığı
delip süratle yukarı tırmanırken, diğeri tüm hiddetini kara toprağa zerk edip
sükûnete ermek ister gibi yeryüzüne inen iki ayrı yıldırım çizgisini andırır. Bu
iki yıldırım havada çarpışıp öylece asılı kaldı ve koskoca bir çarpı işareti
oluşturdu yıllar önce.
Şimdi yağmurlu, fırtınalı kış gecelerinde, sırtüstü yattığım yerden -bu sessiz
sedasız mezardan- gökyüzüne bakınca biteviye çakan şimşeklerin hep aynı yerine
takılıyor gözlerim. Çarpının göbeğine, yani benim makûs talihimle imparatorun
görkemli evreninin kesiştiği o günlere...
Demirspor’dan kovulduktan sonra hiçbir iş yapmadım. Akranlarım okul okurken, top
koştururken ya da hiç olmazsa mobilya verniklerken, araba yıkayıp yağlarken,
ezcümle bir işe yararken, ben uzun zaman önce terkedilmiş harabe evlerde, emekli
edilmiş tren vagonlarında, müteveffa yakınlarının, kabirlerin üzerindeki çimleri
gözyaşı damlaları ile suladığı mezarlıklarda Derdalan şarabı içerdim.
Anlayacağın ben bir proleter bile değildim Fatih. Hiçlikle var olmak arasında
belli belirsiz salınan bir gölgeydim sadece. Canlı bir gölgeydim. Bir tür insan
oksimoronu...
Çalışmadım, kazanmadım ve neticede başarısız, önemsiz oldum. Tek yapabileceğim
komünizme inanmaktı. Fabrikatör oğlu olduğu halde işçi hareketini destekleyen
Engels’e minnet duydum. Fotoğrafını görünce ona olan hayranlığım bir kat daha
arttı. Cenab-ı Allah ne haşmetli pos bıyıklar bahşetmişti ona.
Bir ara bu eşitsizlik meselesini kendi muhakememle çözmeye karar verdim. Doğrusu
eğer param olsaydı ben de eşitlik istemezdim. Birinin başarısı, mutluluğu,
diğerinin başarısızlığına ve mutsuzluğuna bağlı olduğuna göre (tıpkı Fatih’le
benim hikâyemde olduğu gibi) bağırıp çağırmanın âlemi yoktu. Böylece sustum.
Bir gün kitapçı vitrininde Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar”ını gördüm. Rus
olduğu için yazarı komünist sanıp kitabı çaldım. Meğer alâkasız şeylerden
bahsediyormuş. Gene de okudum ve mutsuz oldum.
Şimdi mezardan, yeraltından, kendi bilinçaltımın notlarını yazıyorum Fatih.
Bilincim burada da akıp duruyor. Kimi zaman kurbanlık koyunların boynundaki
kanlar gibi ılık ve cansız, usul usul... Kimi zaman da hiddetli şelaleler gibi
yaygarayla gümbürdeyerek...
Yenildim Fatih. Ben ayranımı senin gibi alın terimle tuzlamadım. Filhakika ayran
da içmedim. Çünkü topluluk önünde ayran içemeyecek kadar komünisttim Fatih.
Hayır, beni izleyen proleter yoldaşlarımın nefsini tahrik etmemek için değil,
her defasında fırça bıyıklarıma yapışan beyaz köpükler yüzünden...
Ama sen, sen kardeşim, Marks gibi Alman Yahudilerinin değil, İstanbul’u fetheden
dedenin göğsünü kabarttın.
Geçmişe dönüp bakıyordum da, sen başından beri hodbindin Fatih. Bense komüncü ve
de bedbindim. Okudukça komüncülük oynamaktan vazgeçtim gerçi, ama daha fazla
bedbin oldum.
Uzun lafın kısası, ıskaladım, teğet geçtim Fatih. Senin Çınarlı’dan başlayıp
İstanbul’da ve seksi karı çizmelerine benzetilen o memlekette devam eden hayat
hikâyenle, benim Cemalpaşa’da başlayıp Cemalpaşa’da biten hayatımın kesiştiği
biricik noktada ipin ucunu yakalayamadım işte, lanet olsun.
Fakat sen bir imparator oldun. Çocukluğumuzda bizi sürekli motive eden, çok et
yedikleri için aslanlar gibi cesur ve hırçın fellah dolmuş şoförlerinin yüzünü
ağarttın.
Sen alın terinden tuzlu okyanuslar yarattın ey Fatih! Canım kardeşim benim.
Büyük iş başardın. Lakin başarı bir şeytanı laindir. Hep daha fazlasını yapmaya
zorlar insanı. Hep daha fazla ter akıtman gerekir, okyanusu doldurmak için...
Terledikçe alkışlanırsın Fatih, terledikçe kırbaçlanırsın.
Ve bir kez kaybettin mi, senden kötüsü yoktur. Millileri Dünya Kupası’na
götüremedin, hazırlık maçlarında berabere kaldın, yenildin diye, ne asabiliğin
kaldı, ne maçoluğun, ne de Adanalılığın... Boşver, bazen hayatta yenilmek de
gerekir. Hem yenilince biraz beni de anlarsın.
Ne olursa olsun, seni dingin bir gururla ve
serinkanlılıkla izliyorum mezarımdan.
Beni merak etme, çok mutluyum ben. Var olmadığım için mutluyum. “Büyücü”nün
Oxford mezunu Urfe’sinin kız arkadaşı Alison gibi... (Karıştırma Fatih, Urfa’nın
tashihlisi değil, adamın adı Nicholas Urfe’dir. ‘Urfa’da Oxford vardı da biz mi
okumadık’ vecizesini hesaba katarak uyarayım.)
Ben temelden çözdüm meseleyi ve yok oldum. Milenyuma; toprağa kesif bir koku
salan çürümüş etlerimle ve kemiklerimin içindeki iliklerimi dahi un ufak edip
yiyen küçük yeraltı böcekleriyle birlikte girdim.
O da bir şey mi! Başarısızlığımı bile yediler Fatih, benim şu tuz kokulu alın
terimi...