Yıllar önce düşünce geleneğimizde "dilin kutsallığı" ve "kutsal dil" (lingua
sacra) konusunu incelemiş ve klasik metinlerde geçen tanıklıkları toplayarak
okura bu konuyla ilgili geniş bir seçki sunmaya çalışmıştım.
(Bu çalışmamın yer aldığı kaynak için bkz. "Anlamın Buharlaşması ve Kur'an/Hermeneutik
Bir Deneyim II", İstanbul, 2005, Kaknüs Yayınları)
"Kutsal dil" denince, akla insanoğlunun ilk dili geliyordu ister istemez: İlk
dil...
İnsanoğlunun macerası, bir diğer deyişle evveliyatı cennet'e kadar geri
gittiğinden, bu "ilk dil", bir çırpıda "cennette konuşulan dil" anlamı kazanmış
ve bu konuda bazı siyasî hâdiselerin de etkisiyle kutsal dil'i, ilk dil'i,
cennet dilini belirlemek, uzun asırlar boyunca üstesinden gelinmesi gereken bir
mesele haline dönüşmüştü.
Kur'an'ın dili Arapça'ydı; pek tabii ki Efendimizin (s.a) dili de... Dolayısıyla
'kutsal', yani 'ilk' dil sözkonusu olduğunda Arapça'nın akla gelmemesi
düşünülebilir miydi? Elbette hayır!
Bakınız rivayet mecmuaları bu sorunu nasıl halletmek yoluna gitmişler?
— Hz. Adem'in cennet'teki dili Arapça idi. Ancak Adem isyan edince, Allah ondan
Arapça'yı aldı, o da Süryanice konuşmak durumunda kaldı. Tevbe edince de Allah
tekrar ona Arapça'yı verdi.
— Cennet ehlinin dili Arapça'dır, onlar Allah'ın huzurunda Arapça konuşurlar.
— Arapları üç sebepten ötürü seviniz: Ben Arabım, Allah'ın Kelâmı Arapçadır ve
cennet ehlinin dili Arapçadır.
Bu rivayetlere mukabil İranlılar dururlar mı, onlar da hemen Arap ve Arapça
karşıtı rivayetler üretmişler:
— Arş'ı taşıyan melekler, bir inci gibi zarif olan Fars dilini konuşurlar.
— Allah, içinde kolaylık bulunan birşeyi murad ettiğinde, onu mukarreb
meleklerine bir inci gibi zarif olan Farsça'yla vahyeder.
— Arş'ın etrafında konuşulan dil Farsça'dır. Allah, içinde kolaylık bulunan
birşey vahyedeceği vakit, onu Farsça vahyeder, eğer içinde zorluk bulunan birşey
vahyedecekse bu sefer Arapça vahyeder.
— Allah gazab ettiğinde vahyini Arapça, râzı olduğunda ise Farsça inzâl eder.
— Allah bir kavme rahmet göndermeyi murad ettiğinde, onu Mikâil ile birlikte
Farsça gönderir. Bir kavme belâ göndermeyi murad ettiğinde ise, onu Cibril ile
birlikte Arapça gönderir.
Bazıları da ikisinin ortasını bulmayı denemişler:
— Cennet ehlinin dili, Arapça ile bir inci gibi zarif olan Farsça'dır.
İranlıların bu rivayetlerine karşı Arapça yanlısı olanlar da tekrar karşı
saldırıya geçmişler:
— Allah'ın en nefret ettiği dil Farsça'dır. Şeytanlar Huzistanlıların,
Cehennemlikler Buharalıların [Türklerin], Cennetlikler ise Arapların dilini
konuşurlar.
— Allah'ın en nefret ettiği dil Farsça'dır.
— Arapça'yı güzel konuşabilenleriniz, sakın Farsça konuşmasınlar! Aksi takdirde
nifaka vâris olurlar.
— Farsça konuşan kimsenin fesatçılığı artar, mürüvveti azalır.
Araplar ve İranlılar meydanı alır da Türkler dururlar mı, onlar da Türkçe'nin
üstünlüğü için rivayetlere sığınmışlar. Nitekim Kaşgarlı Mahmud, Divanu Lugat'it-Türk
adlı eserinin girişinde şöyle diyecektir:
— And içerek söylüyorum, ben, Buhara'nın —sözüne güvenilir— imamlarından
birinden ve başkaca Nisaburlu bir imamdan işittim, ikisi de senedleriyle
bildiriyorlar ki: Yalvacımız [Peygamberimiz] Kıyamet belgelerini, âhir zaman
karışıklıklarını ve Oğuz Türklerinin çıkacaklarını söylediği sırada "Türklerin
dilini öğrenin; çünkü onlar için uzun sürecek egemenlik vardır." Bu hadîs sahih
ise —sorgusu kendilerinin üzerine olsun— Türk dilini öğrenmek gerekli bir iş
olur; yok, bu söz doğru değilse, akıl da bunu emreder.
"Dilsizlere dil veren" Muhyî-i Gülşenî'nin icad ve keşf ettiği, bilinen ilk
yapma dil olan "Bâleybelen" de bu kutsallık mücadelesinde kendi hakkını arayan
dillerdendir. Ve bir "şifre dil" olmak itibariyle insanlık tarihinde hâlâ
emsalsizdir.
Değerli ilim adamı Mustafa Koç'un hayranlık uyandırıcı gayretlerle ve büyük
fedakârlıklarla yayıma hazırladığı "Bâleybelen: İlk Yapma Dil" (İstanbul,
Haziran 2006) adlı muhteşem eser, bu konunun meraklılarının susuzluğunu
giderecek denli büyük bir okyanus; yani hem geniş, hem derin.
Mustafa Koç'u heyecan ve hararetle tebrik ediyor ve memleketimizde hâlâ
böylesine deli sevdaların peşinden koşacak denli âşık-ı sâdıklar bulunduğu için
Hakk'a şükrediyorum.
Yenişafak
09/07/2006