Bu dervişlik beratın okumadı müftiler,
Onlar ne bilsin onu, bu bir gizli varaktır.
Yunus Emre
Felsefe, mantık, matematik ya da müzik gibi disiplinlerde de olduğu gibi
ezoterizm ve mistisizmin de kendine özgü kavramları ve tanımları vardır. Günlük
bilinç ile ya da sadece içinde bulunduğumuz başka bir disiplinin kavramları ile
ezoterizme yaklaşmaya çalışmak, bu konuyu bize tümüyle kapatabileceği ve büyük
yanlışlarla sonuçlanabileceği için, önce birkaç tanım ve ayrım üzerinde durmak
yerinde olur.
Ezoterik Bilgi ve Okült Bilgi
Ezoterizm konusuna girmeden önce, bugün genellikle kullanıldığı anlamıyla
belirli ve sınırlı bir grup ya da kişilere açık olduğu ve yalnız onlar
tarafından anlaşılabildiği öne sürülen bir bilgi türünü işaret eden
“ezoterik/içrek bilgi” ile doğaüstü güçler edinmeye yönelik olduğu söylenen ve
gizli tutulan ve ancak belirli kişilere açılan “okült/gizli bilgi”yi birbirinden
ayırmak gerekir.
Ezoterik bilginin en son hedefi, kişinin dünyadaki bireyselliğinin Tanrı’nın
varlığında eriyerek onun içinde yok olması, kişinin kendi Tanrısal
bireyselliğine kavuşarak Tanrı ile birleşmesi ya da zaten bir olduğunu anlaması
(vuslat ya da damlanın denize kavuşması), bir diğer deyişle özne ve nesne
arasındaki uzaklığın geçici bir süre için de olsa ortadan kalkarak Tanrı
varlığının deneyimlenmesi iken, diğer tarafta, Okült bilgi, madde ve dünya
olayları üzerinde etkili birtakım güçler elde etmeye ve bunları uygulamaya
yöneliktir. Bu durum ise sözünü ettiğimiz özne ve nesne arasındaki uzaklığın,
zaman zaman yakınlaşmalar olsa bile, olduğu gibi korunması anlamına gelir.
Böylece, Semavi dinler ile büyü arasındaki büyük ayrıma gelmiş bulunuyoruz. Bir
tarafta “özne-nesne” uzaklığını koruyarak kişinin kendi dünyasının yargılarına
göre madde üzerinde etkili olmaya çabalaması, ki en uçta bizi “Büyü” kavramına
götürür; diğer tarafta da kişinin Tanrı’ya yönelip öznel dünyasından arınarak,
Tanrı ile arasındaki “özne-nesne” ilişkisini aşmaya çabalaması, teslimiyet ve
sonuçta da “vuslat” kavramı bulunur.
Öznel Dünya ve Nesnel Dünya
Ezoterik disiplinlere göre “Dünya” dendiği zaman, gerçekte, nesnel dünyanın
kişinin zihnindeki yansımaları, bunlar arasında kurduğu ilişkiler, kişisel
geçmişi ve beden süzgecinden geçerken kazandığı değerler ve heyecansal yükler,
kişilik yani öznel psikolojik gerçeklik anlaşılır. Geçmişte ve şimdi de büyük
yanlışlara neden olan bu noktanın iyi bilinmesi gerekir; çünkü, dünyadaki tüm
ezoterik disiplinler tarafından ısrarla öne sürülen ve hakikate ulaşma yolunda
“olmazsa olmaz” derecede bir öneme sahip olan “dünyadan soyunmak / terk-i dünya”
kavramı, yüzyıllar içinde bulanarak birçok çevre tarafından esas anlamından
sapmış bir biçimde kullanılmaya ve uygulanmaya başlamıştır.
Diğer tarafta, “Nesnel Dünya / Arz” ise, kişinin psikolojik süzgecinden bağımsız
olarak dışta varolan nesnel gerçekliktir. Kişinin kendi öznel dünyasından
kurtularak gözünü açacağı dünya, işte bu nesnel gerçeklik bilinci ile göreceği
dış dünyadır. Manevi yolculuğunun bir evresinde, Hz. Muhammed’in Tanrı’ya eşyayı
olduğu gibi görebilmek için yakarması, bu nesnel gerçeklik özlemini ve bir yönü
ile bilimsel bilgiyi de işaret eder.
Bilimsel Bilgi ve Ezoterik Bilgi
Felsefedeki bilgi kuramı bağlamında akılcılık ve deneycilik tartışmasına hiç
girmeden ve her iki bakışın birbirinden ayrılamaz bir bütün oluşturduğunu kabul
ettiğimizi belirttikten sonra, bilimsel bilginin en önemli özelliğinin herkese
açık olması, deneye dayanması, herkes tarafından deneylenebilir olması ve
varılan sonuçların aynı koşullar altında başkaları tarafından da gerçeklenebilir
olması olduğunu söyleyebiliriz. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, bilimsel
bilginin ilk adımda “duyu verileri”ne dayanarak yola çıkmasıdır, ki bu da bizi
gözlemcinin iç özellikleri sorununa getirir.
Ezoterik disiplinlere göre, insan duyu verileri açısından giderilmesi gereken
iki önemli içsel sorun ile karşı karşıyadır:
Birinci içsel sorun, bilimsel bilgiden ayrı olarak, kişinin yaşantısı içinde
dünyayı algılama ve onunla ilişki kurma biçimiyle ilgilidir. Kişinin varoluş
düzlemine ait bu birinci sava göre, duyu verileri sürekli olarak kişinin
psikolojik varlığı içinden süzülerek yorumlanmakta ve yargılanmakta, bu yüzden
de kişi, eşyayı olduğu gibi, yani nesnel bir bilinç ile görememektedir.
Ezoterizme göre ikinci içsel sorun ise insanın bilinen duyu organları dışında en
azından bir ya da daha fazla duyu organı ya da duyum işlevine sahip olduğu ve
bunların bugünkü insanlıkta henüz kapalı, örtülü bulunduğu, bu nedenle algımızın
sınırlı olduğu ve bu duyu ve işlevlerin fazladan çalışmalar yapılarak açılması
gerektiği savıdır.
Ezoterik Bilgi ve Nesnellik Sorunu
Yukarıdaki savları doğru kabul ettiğimiz takdirde, eğer fazladan bir çaba
gösterip belirli çalışmalar yaparak bugün kapalı ya da uykuda olan başka duyu
organlarımızı ya da işlevlerimizi çalışır duruma getirebilirsek, o zaman iç ve
dış dünyayı daha geniş bir açıdan ve nesnel bir bilinçle görebilir ve
yaşayabilir bir duruma gelebileceğimizi rahatlıkla söyleyebiliriz.
Peki şimdi, herhangi bir kişideki böyle bir durumun gerçek mi yoksa kişisel bir
vehim mi olduğuna bizler nasıl karar vereceğiz? Ezoterik disiplinlere göre, bu
çalışmaların içinden geçerek sonuca ulaşmamış olanlar bu kararı asla veremezler;
kişinin sözü edilen süreci tamamladığına ancak aynı süreci daha önce tamamlamış
olanlar karar verebilir. Bu nedenle, ezoterik disiplinlerde bir kişinin bu
süreci tamamlayıp tamamlamadığına dair dış dünyada da tanıklık gerekir.
Eğer bu sav da doğru ise, o zaman, duyu verileri ve algı açısından ezoterizme
göre, belirli sayıdaki bir grup insan için bizim bildiğimiz nesnelliği de içine
alan daha geniş bir nesnellik alanı varolduğu sonucu çıkar, ki bu da bizim
nesnellik alanımızın, algımızın bu daha geniş nesnellik alanınına göre bir alt
küme olması demektir. Böylece, ezoterizmdeki “seçkin grup” ve “örtülü bilginin
üstünün açılması” kavramlarının da buradan kaynaklandığı kolayca anlaşılabilir.
Demek ki, ortada apaçık olan daha geniş bir gerçeklik alanı var; bu gerçeklik
birileri ya da bir güç tarafından gizli tutulmuyor, ama belirli çalışmalar
yapılıp da şimdi uykuda olan duyular devreye sokulamadığı için bu gerçeklik
bizler için örtülü ya da gizli kalmaktadır.
“Belirli kişilere açık olduğu söylenen bu çeşit bir bilgi (irfan), bir alt
düzlemdekilere nasıl aktarılacak ve onlar bunu nasıl gerçekleyecek?” diye
sorulduğunda da bunun ezoterik disiplinler tarafından verilen evrensel yanıtı,
bu bilginin akıl yolu ile aktarılamayacağı, bu işin bir “akıl bilgisi (ilim)”
değil, doğrudan deneyimlenen bir “gönül / aşk” deneyimi ve bilgisi (irfan)
olduğudur. Kişi, bu süreci daha önce tamamlamış bir kişinin kılavuzluğunda
belirli uygulamaları yapmalı ve bu durumu doğrudan deneyimleyerek bizzat kendi
içinde gerçeklemelidir. Bu nedenle “Tatmayan bilmez!” ilkesi gerekli koşul
olarak kişinin karşısına daima çıkar. Bu ayrım için verilen örneklerden bir
tanesi, kendisi de kadın olan bir kadın-doğum uzmanı doktorun, gebeliğin ve
doğumun tüm evrelerini akıl yoluyla bilebilmesine karşın, kendisi de bizzat gebe
kalıp bir çocuk doğurmadıkça anne olamayacağı ve annelik duygusunu
yaşayamayacağıdır.
Ezoterik Bilgi ve Felsefe
Kavramsal bilgi ile doğrudan deneyimden kaynaklanan bilgi arasında böylesine bir
ayrım yapılınca, “Tasavvuf Felsefesi” diye bir kavramın ezoterizm gerçeğini
kişiye aktarmaktan ne kadar uzak olduğu doğal olarak ortaya çıkmış olur.
Ezoterizme göre, Tasavvuf felsefesi, dünyadaki ezoterik disiplinler tarafından
bir alt düzlemdeki kişilere aktarılan dolaylı bilgilerden oluşur ve bu da
ezoterik bilginin egzoterik/dıştaki yönüne aittir ve her zaman için eksik bir
bilgidir. Diğer bir deyişle, tasavvuf felsefesi, tasavvuf gerçeğinin felsefe,
akıl düzlemindeki bir izdüşümüdür. İkisi arasındaki ayrım, karnı aç olan bir
kişiye okuması için yemek tarifi vermeye benzer. Yemek tarifini okumak nasıl
kişinin karnını doyurmazsa, tasavvuf felsefesini bilmek de kişinin kendi içinde
gerçekleşmesi gereken değişiklikleri oluşturmaktan o kadar uzaktır.
Burada belirtilmesi gereken ikinci bir nokta daha vardır. Ezoterik bilginin bu
dışa açık, dile getirilen yanı (egzoterik), ezoterik disiplinlerin bu bilginin
ne kadarını, kime aktarmak istediği ile de sınırlıdır; çünkü, ezoterik bilgi,
akıl düzleminde bile herkese kolayca açılmamalıdır.
Burada ezoterik disiplinlerin, kendilerine ait bilginin bir alt derecedeki
düzleme aktarma konusunda, Hindu yolları ve uygulamaları, Buda’nın yolu ve Hz.
İbrahim geleneğinden kaynaklanan dinler boyunca neredeyse binlerce yıllık bir
deneyime sahip olduğunu ve kendine özgü ilkelere de sıkı sıkıya bağlı
bulunduklarını ve bu ilkelerin çoğunun da insanın yapısından zorunlu olarak
kaynaklandığını belirtmekte yarar vardır.
Ezoterik eğitim, her şeyden önce, bu eğitimi talep eden öğrencinin lehine
uygulanması gereken pedagojik bir siyaset gerektirir. Bu siyaset nedeniyle, bir
alt düzleme aktarılan kavramsal bilgiler, diğer bir deyişle ezoterik bilginin
egzoterikleşmiş yönü, hiçbir zaman bir üst düzlemin yapısal ve işlevsel bilgisi
değildir. Dışa açılan bilgi daima yolda yürüyecek kişinin işini kolaylaştıracak
bir biçimde verilir. Örneğin, hastaya önce ilaç verilir ve tedavi edilir.
Hastanın tıp okuyacak ve kendi hastalığına tanı koyup kendi kendisini sağaltacak
zamanı yoktur. Ancak iyileştikten sonra isterse tıp eğitimi alır ve neyin
içinden geçmiş olduğunu öğrenebilir.
O zaman, bizim bu durumumuzla hiçbir zaman içine giremeyeceğimiz, ama kendisini
isterse bize açan ve yine kendisini bize kanıtlamak zorunda olmayan, ama tam
tersine, bizim kendimizi kendisine kanıtlamamız gereken bir disiplin ve bir
gerçeklikle mi karşı karşıyayız? Bu bağlamda, tasavvufun, “İsteyene değil, kendi
istediklerine verirler” sözünü anımsamakta yarar vardır.
Ezoterizm Bir İcat mıdır Yoksa Bir Keşif mi?
Ezoterik bilgi ile felsefi bilgi arasındaki bir diğer önemli ayrım da felsefe
bilgisinin ve yaklaşımlarının büyük bir çeşitlilik göstermesine, geniş bir
yelpaze oluşturmasına karşın, ezoterik bilginin dışlaşmış yönünün, dünyanın
farklı yerlerinde ve zamanlarında hep aynı savları öne sürmüş olmasıdır.
Tarihsel, kültürel ve coğrafyaya ait ek ayrıntılar ortadan kaldırıldığında tüm
büyük dinlerin ve yolların içindeki ezoterik yaklaşımların hep aynı ilkeleri
vurguladığını ve hep aynı hedefi gösterdiğini görürüz.
Felsefe tarihine baktığımız zaman gördüğümüz felsefe sayısı kadar filozof
olabilir, ama ezoterik bilgiye ulaşmış kişi sayısı kadar farklı ezoterik
disiplin olamaz. Bu bize ezoterizmin yapısal temelini gösterir. Hindistan’da
hazırlanan bir anatomi kitabı ile Türkiye’de hazırlanan bir anatomi kitabı,
derinlik ayrımı gösterseler bile, aynı gerçekleri anlatacaktır, çünkü
tanımladıkları yapı aynıdır. Bu nedenle, dünyanın farklı yerlerinde ve farklı
zamanlarında ortaya çıkmış olan ezoterik disiplinler ve büyük gizemciler
arasındaki ortak ilkeleri, özellikleri, uygulama ve yaklaşımları “yayılma
kuramı” ile açıklamak doğru değildir; bunlar insanın bedensel ve psikolojik
yapısından kaynaklanan zorunluluklardır. Bu nedenle, dünyanın farklı din, tarih
ve coğrafyalarında ortaya çıkmış bütün büyük mistikler hep aynı
kilometretaşlarını göstermişlerdir.
Ezoterik Bilgi ve İslam Tasavvufu
İslam dini içinde de bir ezoterik gelenek bulunduğu ve bunun bir yönünün
egzoterik bir biçimde “Tasavvuf Anlayışı” olarak dışarıya açıldığını biliyoruz.
Burada “Sufizm” sözcüğü üzerinde kısaca durmakta da yarar var. Daha çok Batılı
oryantalistler tarafından kullanılan bu sözcük, İslam ezoterik disiplinini akıl
yolu ile anladıkları ya da kendi anlayışları içindeki bir kategoriye
oturtabildikleri yanılgısı ile birlikte yan yana bulunur. Batılılar tarafından
bazı İslam gizemcilerine Sûfî dendiği, hatta bazı büyük İslam gizemcilerinin
kendilerini zaman zaman Sûfî olarak nitelendirdikleri de doğru olmakla birlikte,
tarihte hiçbir zaman “Sûfilik” diye başlı başına bir akım, bir yol, bir din ya
da ezoterik okul varolmamıştır. “Sûfî“ sözcüğünün bazı yerli kaynaklar
tarafından da kullanılmış olması, sosyolojik din ile aralarındaki anlayış
farkını İslam dışı odaklara, onların anlayabilceği bir biçimde daha yumuşak bir
tutumla anlatabilmek ya da aktarabilmek kaygısından kaynaklanmış olabilir.
İslam Tasavvufunun Başlangıcı ve Sonrası
Yaygın görüşe göre İslam tasavvufu Hz. Muhammed ve onun sofasında topladığı
yakınları, başka bir deyişle ezoterik çalışmalar için en uygun ve olgun bulduğu
kişiler ile yaptığı sohbetlerle başlamıştır. Yeni dinin ilkelerine ve
kurallarına göre, bir yandan dışarıdaki toplum ve insan ilişkilerine yeni bir
düzen getirilirken, diğer taraftan da içerdeki bu kişilere egzoterik dinin
ezoterik yönü ve hedefi ile kutsal kitabın ezoterik anlamı ve uygulamaları
açıklanmıştır.
Bu uygulamaların hedefi hiç kuşkusuz ki başka disiplinlerde de “Nirvana”
“Yeniden Doğuş” “Aydınlanma” “Kalp Gözünün Açılması” “Arınma” ve “Kavuşma” gibi
değişik adlarla tanımlanan ezoterik dönüşümün yeni din içinde de
gerçekleştirilmesiydi. Hz. Muhammed’in ilk vahyini 40 yaşında aldığı ve 53
yaşında da Tanrı katına yükseldiği, yani mirac ettiği söylendiğine göre, bu
dönüşüm sürecinin onun bizzat kendisi için 13 yıl sürmüş olabileceği
söylenebilir.
Böylece Hz. Muhammed ile başlayan bu ezoterik dönüşümü yaşamış insanlar zinciri
(Velayet), bir görüşe göre sadece Hz. Ali, başka bir görüşe göre de Hz. Ali ve
Hz. Ebu Bekir ve onların ardılları ile günümüze kadar sürmüştür.
İslam dininin dört halife dönemi ve sonrasındaki siyasal nedenlerden dolayı ilk
ezoterik okulları oluşturan çekirdek ya da çekirdeklerin Arap yarımadasından
Orta Asya’ya taşınmak zorunda kaldıklarını ve oradan da Anadolu’ya gelmiş
olduklarını ileri süren görüşler de vardır. Böylece, özellikle onikinci ve
onüçüncü yüzyıllardan sonra İslam ezoterik anlayışının en önemli merkezi Anadolu
olmuştur. Tarih boyunca, bütün bu değişik coğrafya ve kültürler içinde başka
başka görünüşlere bürünen ezoterik okullar dışta da toplumsal birer kuruma
dönüşen “yolları” (tarikat) oluşturmuş ve sonunda bugüne kadar gelinmiştir.
Yalnız burada hemen belirtmek gerekir ki, bazı gizemcilere göre, temelde
Ortaçağa ait toplumsal bir kurum olan tarikatların dönemi günümüzden 100 yıldan
daha fazla bir zaman önce çoktan kapanmış ve ezoterik disiplinler açısından
artık bireysel döneme geçilmiştir. Yani, içinde bulunduğumuz dönemde, ezoterik
eğitim artık kitlesel düzeyde değil, bireysel düzeyde, teke tek verilmektedir.
Bu görüşe göre günümüzde hâlâ varlıklarını biçimsel olarak sürdüren yolların ise
hemen hepsinin içi boşalmış ve birer Ortaçağ kalıntısına dönüşmüştür. Bunların
biçimsel olarak bile geleneği sürdürdüğü kuşkuludur. Başlarında ezoterik bir
dönüşüm geçirmemiş kişiler bulunmaktadır. Ezoterik disiplinin gereklerini
bırakmışlar ve dıştaki dine ait siyasal akımlara dönüşmüşlerdir, ki bu konuya
daha sonra, Tarikat Sonrası Dönem ve Tartışma bölümünlerinde tekrar döneceğiz.
Ezoterizmin Dışta Sunduğu Ön Kabuller ve Bakış Noktası
Ezoterik bakışa göre “insan” büyük evren ve bir bütün, dışımızdaki evren ise
küçük evren ve parçalardır. İnsanın, aslında büyük evren ve bir bütün olduğu ve
Tanrısallığı içinde barındırdığı görüşünden hareket etmeyen hiçbir bakış açısı,
ezoterik bakış açısı olarak kabul edilemez.
Ezoterik çalışmanın hedefi ise kişiyi şimdi içinde bulunduğu, kendisini dıştaki
parçalar ile özdeşleştirdiği durumdan kurtararak kendi bütünselliğine döndürmek
ve böylece evrensel bilinci, Tanrısal bilinci deneyimleyebilmek için bir
olasılık yaratmaktır.
Kutsal kitaplar, Tanrı’nın insanı kendi biçiminde, en güzel biçimde yaratmış
olduğunu ve ona ruhundan üflediğini söylemektedir. Bu nedenle de Tanrı’nın evi
insandır; ama bu bakış, insanın Tanrı olduğu anlamına gelmez. Nasıl aynadaki
görüntü kendi başına varolamazsa, insan da aynı biçimde Tanrı olmadan kendi
başına varolamaz.
Tanrı’nın insanda olduğu gerçeği ve insanın bunu deneyimleyebilmesi için gerekli
duyu organları ve beyin işlevleri, günlük bilinç içinde perdelenir, örtülür (Küfr)
ve bizler bundan habersiz, adeta bir uyku içinde yaşarız. Yapmamız gereken de bu
perdeyi ortadan kaldırarak öznel bilincimize ölmek, böylece nesnel bilince
doğmak ve bütünselliği, evrensel bilinci deneyimlemektir, ki bu, “Ölmeden önce
ölmek” olarak adlandırılır. Böylece kişi, sözcüklerin ezoterik anlamıyla
örtülülük (küfr) durumundan, yani kâfirlikten, açıklık, içi dışı bir olma
(müminlik) durumuna geçmiş olur. “Ölmeden önce ölmek” biyolojik ölümden önce
deneyimlenmesi gereken bir durumdur, ki buna “Yeniden Doğmak” ya da “Uyanmak” da
denir.
Kişinin, biyolojik ölümü gerçekleşmeden önce, “Uyanma” deneyimi yaşanmazsa, yani
ezoterik dönüşüm tamamlanmazsa, ölümden sonra bilinç devam ettiğinden dolayı,
kişi, perdesinin kalınlığı oranında kendisini çeşitli sorunlar içinde bulur.
Diğer tarafta, bu tanımıyla “uyanma” ya da ezoterik dönüşümün, bu çalışmaları
yapan herkeste gerçekleşeceği gibi bir kesinlik de bulunmadığı için, kişi
yaşarken en azından bu yönde bir çaba göstermelidir ki biyolojik ölüm sırasında
perdesi ince olsun ve ölüm sonrası birçok sorun ile karşılaşmasın.
Ezoterik Yolculuk
Yaygın olarak kabul görmüş bir sınıflamaya göre kişi, dört kapısız kapıdan
geçerek ezoterik bilgiye ulaşır. Bu kapıların her birinden diğerine geçmek için
kendi bulunduğu yerin koşullarını yerine getirmiş olması ve orayı gerektiği gibi
bilmiş olması gerekir.
Bu bağlamda, İslam tasavvufu üç değişik bilgi biçimi tanımlayarak yola çıkar:
1) Duyarak Bilmek: Futbolun adını bile duymamış bir kişi
düşünelim. Bu kişinin bir arkadaşı başka bir ülkeye gider ve ona bir mektup
yazarak bu futbol oyununu ve kurallarını ona uzun uzun anlatır.
2) Görerek Bilmek: Bu kişinin arkadaşı kendi
ülkesine dönerken beraberinde futbol ile ilgili fotoğraflar ve filmler getirir
ve bu kişiye gösterir ve futbolun kurallarını öğretir.
3) Olarak Bilmek: Bu kişi de futbolun
oynandığı o ülkeye giderek kendisi de futbol oynamayı öğrenir ve bir futbolcu
olarak sahalara çıkar.
Görüldüğü gibi, bu sınıflamadaki ilk iki bilgi biçimi egzoterik, sonuncusu ise
“olmak” yolu ile elde edilen doğrudan bilgidir, ki ezoterik yaklaşımın konu
ettiği de bu bilgi türüdür.
Böylece kişi, “duyarak”, “görerek” ve “olarak” aşağıdaki kapısız kapılardan
geçmelidir:
1) Toplum Yasaları: Ezoterik bilgiyi isteyen kişinin
diğer insanlarla ilişkisinde evrensel hukuk yasalarına göre bir terslik
bulunmamalıdır. Yani, adam öldürme, hırsızlık, başkasının hakkını yemek vs. Hz.
Musa’nın getirdiği belirtilen “10 Emir”deki suçlarla ilgili görülecek bir hesabı
bulunmamalıdır. Dinsel bir terim kullanacak olursak, büyük günahlar işlemekten
uzak olması ya da sonradan uzaklaşmış olması gerekir > Şeriat.
2) Yol: Kişi, ezoterik dönüşümü bizzat yaşayarak kılavuzluk yapabilme
niteliği kazanmış birisini bularak onun verdiği eğitimi almaya başlar. Eskiden
bu çalışmaların bir bölümü, toplu olarak tekkelerde yapılırdı. Bu eğitim, genel
dinsel bir uygulama ile başlayabileceği gibi, kişiye özel, esnek bir özellik de
taşıyabilir > Tarikat.
3) Doğaüstü Deneyimler: Kişi bu çalışmalarda derinleştikçe, birtakım
doğaüstü deneyimler yaşamaya başlayabilir ki burası, Okült Bilgi ile Ezoterik
Bilgi’nin bir bakıma kesişebileceği bir yerdir. Ne var ki kişi arınma sürecini
daha tamamlamadığı için bu evrede ortaya çıkabilecek doğaüstü deneyimler
genellikle ezoterik disiplinler tarafından istenmez ve öğrencinin bunların
içinden hızla geçmesi ya da geçirilmesi gerekir. Öğrenci buraya takılırsa,
ezoterik bilgiye ulaşabilmesi olanaksız derecede zorlaşacaktır > Marifet.
4) Ölmeden Önce Ölmek: Kişi arınma basamaklarını tamamlayarak ezoterik
dönüşümü gerçekleştirmiş, hakikat ile arasındaki perdeden kurtulmuş ve adeta
yeniden doğmuş, öznel dünyadan nesnel dünyaya gelmiştir > Hakikat .
Ezoterizme göre ancak bu dönüşümü tamamlamış bir kişi, hayvansal sıfatları
üzerinde egemenlik kazanabilmiş ve “Olgunlaşmış İnsan / İnsan-ı Kâmil” olmuştur;
geri kalan büyük çoğunluk ise, bu sürecin ister ayrımında olsun ister olmasın,
bunu evetlesin ya da evetlemesin, insanlaşma sürecinin daha henüz
başlangıcındadır.
Ezoterik Anlamlandırma
İnsanın tek başına “Büyük Evren” ve bir bütün olduğu gerçeği tüm ezoterik
anlamlandırmaların çıkış noktasıdır ve kutsal kitaplar da dahil olmak üzere her
şey buna göre yorumlanır.
Örneğin, iki denizin arasında bir perdenin bulunduğu ve birisinin suyunun tatlı,
diğerininkinin de acı ya da tuzlu olduğu ve bu iki denizin suyunun birbirine
karışmadıklarını söyleyen bir Kur’an ayeti vardır. Kaptan Cousteau, Cebelitarık
Boğazı’nda böyle bir durumu keşfettiği zaman, egzoterik din anlayışı bu buluşu,
sözü geçen ayetin dış dünyadaki bir kanıtı olarak görmüştür. Oysa ki, ezoterik
anlamlandırmaya göre tüm kutsal kitapların sadece dışta değil, tek bir insan
üzerinde ve içte değerlendirilmesi ile de farklı derinliklerdeki anlam
katmanlarına ulaşılır, ki ezoterik bilginin dışta gösterilen kaynak yerlerinden
birisi de burasıdır.
Tek bir insanın biyolojik yapısı ele alındığında, tuzlu olan kan ile tatlı olan
beyin-omurilik sıvısı arasında bir kan-beyin seddi vardır ki bunlar da asla
birbirlerine karışmazlar.
Büyük gizemcilerden Niyazi-i Mısri de İrfan Sofraları adlı yapıtında aynı ayetin
başka bir ezoterik anlamını göstermekte, sadece dışta yaşayan kişiler (suyu acı
olan deniz) ile hakikate ulaşmış kişilerin (suyu tatlı olan deniz) bir arada
yaşadıklarını, ama Tanrı’nın bu iki topluluk arasına bir sed çektiğini ve
hakikate ulaşanların asla dışta yaşayanlara doğrudan karışmadıkları yönünde bir
yorum yapmaktadır.
Bu anlamlandırma biçimine göre, başka bir örnek olarak Hz. Musa, Yahudi kavmi ve
Firavun arasında geçen olaylara bakacak olursak, kişi (ego) kendi iç hakikatine
(Hz. Musa’ya) uyarak Firavunun (nefsin / bedenin sonsuz isteklerinin) zulmünden
kavmini (bedenini ve psikolojisini) kurtarmalıdır; “Vadedilmiş Topraklar” da
dünya coğrafyası üzerindeki belirli bir yer değil, ezoterik dönüşümü tamamlamış
kişinin kendi içinde açılacak olan hakikat alanıdır. Hz. İsa bunu Göklerin
Krallığı olarak adlandırmakta ve bunun dışta değil, içte olduğunu bizzat kendisi
dile getirmektedir.
Dıştaki dine ait çevreler için günümüzün popüler konularından olan ve İslami
çevreler tarafından da tartışılmaya başlanan Hz. İsa’nın ikinci gelişi sorununa
yine ezoterik açıdan bakılırsa, dıştaki bu bekleyiş ve belirsizliğin, bir bilgi
ve anlayış eksikliğinden kaynaklandığı görülür. Göklerin krallığının dışta
değil, içte olduğunu ve dünyanın sonuna kadar insanlarla birlikte olacağını Hz.
İsa’nın zaten kendisi bizzat söylemişken, tarihsel Hz. İsa’nın dışta tekrar
ortaya çıkmasının ne anlamı olabilir? Böyle bir şey gerçekleşse bile yinelenecek
olan, tarihte olmuş olan değil midir? Ayrıca, kendisi zaten bu dünyayı terk
etmemiştir ki tekrar gelsin! Ama, bunu söylemek ne anlama gelir?
Ezoterik okumaya göre, Hz. İsa’nın ikinci gelişini kişi kendisi üzerinde,
bireysel düzlemde anlamalıdır. Hz. Muhammed’in deyişiyle kişinin “ölmeden önce
ölmesi” ya da Hz. İsa’nın deyişiyle “yeniden doğması”, yani herkese açık olan
“İsalık” makamını ve bilincini ezoterik dönüşüm içinde deneyimlemesi sonucunda
Hz. İsa o kişi için gelmiş olur, ki ikinci gelişin gerçek anlamı da budur.
Yukarıda verilen bu örneklerden kolayca anlaşılacağı gibi ezoterik disiplinler
bütün kutsal kitapları ve özellikle de Kur’an’ı Kerim’i, en azından yedi değişik
okunuş üzerine gelmiş olduğunun söylenmesinden de hareketle, egzoterik
anlayıştan farklı bir referans dizgesine göre yorumlamakta ve
değerlendirmektedir.
Tarihsel Görünüm
Hinduizm adı altında toplanan irili ufaklı bazı din grupları, Budizm anlayışı ve
Hz. İbrahim geleneğinden kaynaklanan dinler (Yahudilik, Hıristiyanlık ve
Müslümanlık) hep bir ezoterik çekirdek çevresinde bir bölümleriyle dışlaşmışlar
ve dinlerin toplumsal yönünü oluşturmuşlardır. Hatta, bir görüşe göre, tek bir
ezoterik anlayış olup, bu ezoterik çekirdek de dinleri doğurmuştur. Bu dinlerin,
herkese açılmayan ezoterik bir çekirdeği, bir de dıştaki toplum kurallarını,
insan ilişkilerini düzenleyen toplumsal yüzü vardır. İdeal olan, bu ezoterik
çekirdek içindeki özel bilginin, tarih boyunca bir zincir biçiminde (silsile)
kuşaktan kuşağa aktarılmasıdır. Ne var ki, bu zincir, tarih içinde zaman zaman
kopmuş ve/veya dıştaki dini ilk kuranlar ortadan çekildikten sonra dıştaki din
kurumları hızla bozulmuş, çıkar grupları oluşmuş, ilk amacından sapmış, ezoterik
ilkelere uygunluğunu yitirmişlerdir. Buna göre, ezoterik içeriğini yitirmiş
dinlerin içlerinin de boşalmış olduğunu ve dinin özündeki ezoterik dönüşüm
programını uygulamaktan da uzak düştüğünü söyleyebiliriz.
Dışta kurulan dinler, tarih içinde toplumsal, ekonomik ve coğrafi nedenlerle
değişim gösterirken, ezoterik bilginin de insanlara dinin ilk kurulduğu
zamandaki koşullarından, katı kurallarından daha farklı ve daha esnek bir
biçimde iletilmesi gerektiği ortaya çıkmıştır. Böylece ezoterik yolların
toplumsal dış yüzünü oluşturan “tarikat” kurumu ortaya çıkmıştır. Tarikatta,
eğitim bir okul içinde ve toplu bir biçimde verilir. Belirli bir tekkede bir
araya gelen insanlar genellikle aynı mizaca sahiptirler ve bu bağlamda, herkesin
kendi mizacına uygun tarikatı seçtiği de söylenir.
Kuramsal olarak, bir yolun başındaki kişinin bu ezoterik dönüşümü önce
kendisinin tamamlamış olduğu, sonra da bu konuda başkalarına kılavuzluk yaptığı
kabul edilir. Ne var ki, tarikat kurumu da çok geçmeden, kendi içinde taşıdığı
söylenen ezoterik zincirin kopması, yani bu dönüşümü yaşamış kişilerin bu
gerçeği aktarabilecek kişiler bulamamaları nedeniyle, toplumsal olarak hızla
yozlaşma sürecine girmiştir. İçleri hızla boşalan tarikatlar, biçimsel
uygulamaları yaşatan, ama ezoterik dönüşümden habersiz çıkar gruplarına
dönüşmüştür.
İbn Arabî kendisinin 74 değişik öğretmenini bizzat kendisi anlatırken, bunların
içinde çok azının tarikat yapısı içinde bulunduğunu görürüz. Yunus Emre,
kendisinin Taptuk Emre’nin kapısında piştiğini söyler, ama kendi dönemindeki
tarikatları eleştirmekten hiç de geri kalmaz. Bu konuda açık açık ve en ağır
konuşan da Şems-i Tebrizi’dir. Makalât yakından incelendiğinde, Mevlânâ’ya
ulaşıncaya kadar o cüppeli ve sarıklı kişiler arasında bırakın ezoterik bilgiye
sahip yetkin bir kişi bulmayı, uygun bir öğrenciyle bile karşılaşamamış olduğu
görülür.
Böylece, tarih içinde olumlu birkaç örnek bulsak bile, genelde tarikat yapısının
ezoterik hedefi gerçekleştirmek konusunda toplumsal bir kurum olarak pek
başarılı olduğunu söylemek olası görünmemektedir. Ayrıca, tarikat eğitimi,
birçok yönüyle Ortaçağ insanına göre, yani bireye göre değil, tiplere göre
tasarımlanmıştır. Günümüzde, Ortaçağ’daki “tip”lerin yerini “birey”in alması
gerektiğine bakacak olursak, bugün herkese aynı tıraşı yaptırıp aynı elbiseyi
giydirip sokağa salmanın ne kadar yersiz olacağı kolayca görülür. O zaman,
günümüzdeki tarikatların sayısını ve özellikle de teknolojide ilerlemiş bazı
ülkelerdeki çoğalmayı nasıl açıklayacağız?
Teknolojide ilerlemiş birçok ülke, görünüşte “bireyler” yarattıklarını
söylemesine karşın, ekonomiye hâkim olmak için bireyi standartlaştırmak
gerektiği sonucuna varmış ve birey anlayışını da iki ya da daha çok marka
arasındaki seçime indirgemiş gibi görünmektedirler. Böylece günümüzde,
sözde-birey, ama gerçekte “tip”lerden oluşan bu ülkelerde tarikat anlayışı hızla
taraftar bulmaktadır.
Yurdumuzdaki tarikatların da bugünkü durumuna bakacak olursak, bunların bazıları
tarih içindeki yasal bir kaynaktan yola çıkmış olsalar bile, bugüne gelinceye
kadar çoktan içlerinin boşalmış olduğunu görürüz.
Diğer tarafta da, kendilerini ezoterik bir geleneğe dayandırma gereğini bile
duymayan ve gerçekte de dayanmayan din görünüşü altında siyasal çıkar
gruplarından oluşan sözde-tarikatlar ve din liderleri türemiştir.
Bu tarikatların ve din akımlarının bazılarının da çalıntı ve taklit bilgiler ile
kendilerini ezoterik bir bilgiye sahipmiş gibi gösterdiklerini, gerçekte
içlerinin bomboş olduklarını, günümüzün büyük bireyci mistikleri söylemekte ve
kendileri ile tarikatlar arasına kesin ve kalın bir çizgi çekmektedirler.
Bütün bu olumsuz örneklere bakarak belki tarihte de hep böyle olageldiğini
söyleyebilir miyiz? Yunus Emre, “Peygamber yerine geçen hocalar / Bu halkın
başına zahmetli oldu” derken büyük bir olasılıkla aynı gerçeği dile
getirmekteydi.
Tarikat Sonrası Dönem: Görünmeyen Yol
Bir dönemin geleceği ve toplumsal kurum olarak tarikatların yozlaşacağı,
hakikatin artık tekkelerde değil de evler ve kahvehanelerde konuşulup
tartışılacağının, ezoterizmin geçmişteki bazı bireyci büyük ustaları tarafından
önceden haber verilmiş olduğu gerçekten doğru ise, onların çoktan haklı çıktığı
bir döneme girmiş bulunduğumuzu bugün rahatlıkla söyleyebiliriz.
Bu görüşe göre, ezoterik bilgi artık tarikat gibi toplumsal kurumlar içinde
değil, halk içinde bireyden bireye aktarılmaktadır.
Bilindiği gibi, Orta Dönem Melamiliği’nden sonra da tarikatları dışlayan bir yol
izlenmiş ve bu durum onikinci yüzyıldan sonra Ahi örgütleri, yani meslek
loncalarının kurulması ile sonuçlanmıştı.
Bugün, tarikatları dışlayan ezoterik tutumun yepyeni bir yaklaşım türü mü
olduğuna yoksa Melamiliğin başka bir çeşitlemesi mi olduğuna ise tarih karar
verecektir.
Tartışma ve Sonuç
Kendine özgü bir deney alanından kaynaklandığı ve “kişiye özel” bir “doğrudan
bilgi” türü olduğu bizzat ezoterik disiplinler tarafından iddia edilen ezoterik
bilginin, bizim bugünkü bilimsel anlayışımız, beş duyumuz ve aklımız ile ele
alınamayacağı apaçık ortadadır; eğer alınabilseydi, o zaman, kendi tanımına göre
bu çeşit bilgiye “ezoterik / içrek” değil “egzoterik / dışrak) bilgi dememiz
gerekirdi. Ezoterik bilginin bize dışta aktardığı savlardan çıkan sonuca göre,
ezoterik boyut bize göre hep bir üst dizge olarak var olmakta ve bizim bugünkü
bilimsel deney ve gözlem yöntemlerimizin dışında bulunmaktadır.
“Önde gelenlerin ayaklarının kaydığı yer” diye de adlandırılan bu boyut, isterse
ve uygun gördüğü biçimde kendisini bize açtığını söylemekte, tam anladığımızı ya
da yakaladığımızı sandığımız bir anda belirsizleşmekte ve elimizden kayıp yok
olmaktadır. Ezoterik disiplinin açarken kapatmak ve kapatırken de açmak gibi bir
biçem özelliğine sahip olduğu hep söylenegelmiştir. Bu durumun psikolojik ve
yapısal bir zorunluluktan kaynaklandığını da yine ezoterizmin kendisi
söylemektedir. Gerçekte, birilerinden kaçırılan ya da gizli tutulan bir bilgi
yoktur ortada; tam tersine, bu bilginin bütün insanlığa aktarılması ve bütün
insanlığın bu dönüşümden geçmesi gerekmektedir. Ne var ki, ezoterik bilginin
niteliği ve bu bilgiyi alacak olanın iç özellikleri nedeniyle, bu hakikat
bilgisi herkese açılamamakta, gönderilen bilgi ile alınan bilgi hep farklı
olmaktadır. Bir ağaçtaki meyvelerin hepsi aynı anda olgunlaşmadığı için de
ezoterizm, önce olgun meyveleri toplamakta ve bu olgun meyvelerde, “ego”yu
yeniden düzenledikten sonra, yâni bilgiyi alacak olanı, bilgiyi alabilir duruma
getirdikten sonra, ancak böyle bir dönüşümü başlatabilmektedir.
Burada, “Böyle bir dönüşümün üzerinde niçin ısrarla durulduğu” da sorulabilir.
Unutmayalım ki Kur’an’ı Kerim’e göre, Hz. Muhammed, “İbrahim dini üzerine”
gönderilmiştir. Hz. İbrahim’in dini de “Hanif Dini,” yani, “insana kendi
doğasına uygun biçimde yaşamasını öğreten din” olduğuna göre, bu zorunluluğun
yapısal bir zorunluluktan kaynaklandığı sonucu çıkartılabilir. Kişi, içinde
yaşadığı kendi öznel dünyasından, zanlarından oluşturduğu dünyadan kurtulsun ki
nesnel dünya içinde kendi doğasına göre yaşayabilsin.
Bütün bu büyük iddialar karşısında ne söylenebilir ve insan ne yapabilir? Hiçbir
biçimde bizim bilimsel deney ve bilgi alanımızın içine girmeyen, neredeyse “adı
var, kendisi yok” bu kendi kendisini taşıyan disiplin hangi koşullar altında
kişinin ilgisini çekebilir? Toplumsal koşulları çoktan ortadan kalkmış ve
sunuluş biçimi de bu derecede bozulmuş ve buna tepki olarak da “Görünmeyen Yol”a
dönüşmüş böyle bir konu ile bugünün insanı niçin ilgilensin?
Bu soruya kendi açımızdan değil de, ezoterizm açısından yanıt verelim. Kişinin
hayatı boyunca vereceği vicdani kararları ve ahlak tutumu, onu bu konuya açık
bir duruma getirir ve bu disiplinin bir temsilcisi ile karşılaştırır. “Böyle bir
kişiyi nasıl bulacağım ya karşılaşırsam onu nasıl tanıyacağım?” diye sorulacak
olursa da, bunun yanıtı, bir önceki dinde Hz. İsa tarafından zaten verilmiştir:
“Arayın, bulacaksınız. İsteyin, size verilecektir. Kapıyı çalın, size
açılacaktır.”
Bundan sonrası iki taraflı bir ilişkinin başlaması için bir olasılık demektir.
Kişi seçilmiş midir, yoksa o noktaya kadarki edimleriyle kendisi mi kendisini
seçmiştir? Her iki durum da geçerlidir. Bu konu, o kişinin ilgisini çekiyorsa ya
da bu deneye girmeye kendisini hazır ve zorunlu hissediyorsa ve karşı taraf da
onu uygun buluyorsa, ilk adım atılır.
Burada bu konuyu, modern Türkçenin büyük mimarı ve büyük Türk mistiği Yunus
Emre’nin bir doğuşu ile bitirelim. Hakikate ermek isteyenler için gerekli dört
özelliği sıraladıktan sonra, son üç özelliğin tek başına ve yalnız yapılan bir
çalışma (halvet) ile öğrenileceğini söyleyip, kendisi de bakın nasıl susuyor!
Vuslat hâlin aydırasam vuslat halin bilenlere
Yedi türlü nişân gerek hakiykate erenlere
(Bu) yedisinden birisi eksik olursa olmaya
Bir nesne eksik gerekmez bu sarp yola varanlara
Evvel nişânı budurur yermeye cümle milleti
Yerenler yerini kaldı yer değmedi yerenlere
İkinci nişânı oldur kim nefsini semirtmeye
Zinhar siz ondan olmanız nefsine kul olanlara
Üçüncü nişânı budur cümle heveslerden geçe
Hevesler eri yolda kor yetemez yol varanlara
Dördüncü nişânı oldur dünyadan münezzeh ola
Dünya seni sayrı eyler ne kul kay(g)ısı sayrılara
Yunus yedi nişân dedi evet üçünü gizledi
Onu dahi deyiverem gelip halvet soranlara
[Yunus Emre Divanı / Abdülbâki Gölpınarlı: CCLXXXVI]
Cogito
Sayı: 46 Bahar 2006