II
Araş posta arabaları imparatorluk devrinden kalma modası geçmiş, aşınmış
arabalardı. O gece Montröy sür Mer istikametine gelen bir posta arabası, bir
kavşakta iki tekerlekli bir araba ile çarpışmıştı. Bu küçük arabada, paltosuna
sarılmış orta yaşlı bir erkek vardı. Araba bir hayli hırpalanmış, posta
arabasının sürücüsü yolcuya durmasını öğütledi, ancak yabancı adam onu
dinlemeden yoluna devam etti.
Böyle acele yoluna devam etmek isteyen bu yolcu acınacak bir adamdı. Nereye
gidiyordu, bilemezdi? Neden acele ediyordu? Onu da bilmiyordu. Herhalde Aras'a
gidiyordu, belki de başka yere gidiyordu.
Bir uçuruma saplanır gibi dalmıştı bu karanlık geceye. Kendisini iten bir şeyin,
varlığından haberli idi.
Aslında daha henüz hiçbir karar almamıştı.
Neden gidiyordu Aras'a?
Sonuç ne olursa olsun, duruşmada bulunmak, kendi yerine mahkûm edilecek adamı
görmek istemişti. Evet belki o sefil hırsızı gördükten sonra onun yerini
almadığını anlayarak daha da rahatlayabilirdi.
Kaderine hakim olduğunu bilmek kendisini güçlendiren bir düşünceydi. Aras'a
gitmese de olurdu. Yine de gidiyordu.
Bu arada atını kamçılıyor, arabasını daha hızlı sürmeye çalışıyordu. Gün
doğarken açık kırlarda olduğunu gördü. Montrey sür Mer kentini bir hayli ardında
bırakmıştı. Bir kış sabahının şafağın hayret dolu gözlerle baktı. Sabahleyin de
geceleyin olduğu gibi hayaletler dolaşır, ancak yolcu bunları görmüyordu.
Yol kıyısında tek tük çiftliklerin önlerinden geçerken kendi kendine o evlerde
uyuyan saf ve mutlu insanların olduklarını tekrarlıyordu.
Atın nal sesleri, koşumun çıngırakları yollarda tekerlek gürültüsü tatlı ve tek
düze bir ses çıkartmaktaydı.
Hesdin köyüne geldiğinde iyice gün doğmuştu. Bir han önünde durarak atına nefes
aldırdı ve ona azıcık arpa yedirdi.
At iyi bir cinsti. Görünüşü pek güzel olmamakla beraber en dayanıklı beygir
soyundandı. İki saatte bir hayli yol almış olmasına rağmen, terlememişti bile.
Yolcu arabasından inmişti. Atına arpa getirmiş olan seyis birden sordu:
— Uzağa mı gidiyorsunuz? Yolcu dalgın dalgın cevap verdi:
— Neden sordunuz? Seyis yine sordu:
— Uzaklardan mı geldiniz?
— Bir hayli uzaktan, aşağı yukarı beş fersah yaptım. Fakat neden bana
soruyorsunuz bunları?
Seyis tekerleğe eğildi ve kendi kendine konuşur gibi söylendi.
— Belki bu tekerlek beş fersah yapmış olabilir, ancak ne var ki bundan sonra beş
dakika bile götürmez sizi.
Yolcu arabasından aşağı atladı:
— Ne dediniz dostum?
— Bana kalırsa bir hendeğe devrilmeden beş fersahlık yoldan gelmeniz bir mucize.
Baksanıza?
Tekerlek iyice çatlamıştı. Posta arabasıyla çarpışmak, onu hemen hemen ikiye
bölmüştü, ancak bir iki santimlik bir yerde tutuyordu.
Adam sordu:
— Dostum buralarda bir araba tamircisi bulunur mu?
— Elbette.
— Nerede?
— İki adımlık mesafede, bakın.
Gerçekten araba tamircisi Burgayar usta kapısının eşiğinde bekliyordu. Geldi
tekerleği muayene etti. Yolcu sordu:
— Bana şu tekerleği hemen onarır mısınız?
— Olur beyim.
— Ne zaman yola çıkabilirim?
— Yarın, efendim.
— Ne... Yarın mı?
— Bu tekerleğin üzerinde bir günlük iş var. Yoksa efendinin acelesi mi var.
— Evet, en çok bir saat sonra, yeniden yola çıkmalıyım.
— İmkânı yok efendim.
— İstediğiniz kadar bol para veririm.
— Olamaz.
— Hiç değilse iki saate kadar hazır olsun.
— Bugüne yetiştiremem, tekerleği onarmak yeni baştan yapmak gibidir. Yarın sabah
yola çıkabilirsiniz.
— İşim yarını beklemez, onaracağınız yere, bir yenisini taksanız olmaz mı?
— Hazır tekerleğim yok, hem iki tekerlek birden yapmam gerekir ki, bu da bütün
günümü alır.
— Kasabada sizden başka araba tamircisi yok mu?
— Hayır efendim.
Seyis ve araba tamircisi bir ağızdan cevap vermişlerdi. Birden yolcu, derin bir
sevince kapıldı. Bu erteleme Tanrının bir lûtfu idi. Kendisi bir masumu
kurtarmak için elinden geleni yaptığı halde talih buna izin vermiyordu. Kadere
karşı gelinmezdi. Javer'le görüştüğü günden bu yana, ilk olarak rahat bir nefes
aldı. Kalbini çevreleyen demir çember sanki gevşemişti.
Tanrı kendisini koruyordu.
Tam geri dönmeye hazırlanıyordu ki, karşısına ihtiyar bir kadınla bir çocuk
çıktı.
— Beyzadem, dedi kocakarı. Çocuktan duyduğuma göre, bir araba istermişsin? Benim
bir arabam var.
İhtiyar kadının hasır örtülü kaba saba bir arabası vardı. Seyis ve araba
tamircisi, temiz müşteriyi elden kaçırmamak için araya girdiler:
— Bu araba, sizi iki adım ileride bırakır inan olsun. Öylesine eski ki, yolda
dağılır.
Evet adamlar haklıydılar, ne var ki bu korkunç araç, tekerlekleri olan ve
kendisini Aras'a ulaştırabilecek bir araba idi. Yolcu kendi beyaz atını yeni
kiraladığı arabaya koşturdu, ötekisini araba tamircisine bıraktı, dönüşte
uğrayıp alacağım bildirdi, daha sonra yeniden yola koyuldu.
Henüz birkaç adım ilerlemişti ki, bir sesin kendisine seslendiğini duyarak umuda
benzeyen bir sevinçle yuları kıstı.
İhtiyar kadının oğlu, soluk soluğa:
— Mösyö, diyordu. Bu arabayı size ben buldum!
— Eee, ne olmuş?
— Bahşişimi vermediniz.
Herkese bol keseden dağıtan M. Madlen Baba çocuğun bu isteğini pek yersiz, hatta
korkunç buldu.
— Seni gidi haylaz oğlan, sana metelik koklatmam, dedi.
Hesdin'de çok vakit yitirmişti arabayı acele sürmek istedi. Fakat şubat ayında
olduklarından yollar kaygandı, hem de bu araba önceki iki tekerlekli araba kadar
hafif değildi, zor ilerliyordu.
Hesdin'den Sent-Pol'a tam dört saatte vardı. Kasaba yolu üzerindeki ilk hana
girdi, hanın önünde indi, atına yem yedirirken kendisi başında durdu. Bu arada
hancının eşi kendisine yemek isteyip istemediğini soruyordu.
— Elbette, dedi. Hatta çok aç sayılırım.
Güleç yüzlü genç kadının peşinden basık tavanlı çiçeklerle süslenmiş yemek
salonuna girdi:
— Yalnız servis çabuk olsun, acelem var, dedi.
Şişman bir Felemenk kızı, sofrayı kurdu. Kızın sevimli yüzü insanın içini
açıyordu. Yolcu düşündü "Herhalde açlıktan bozulmuştu asabım."
Yemeği getirdiklerinde, ekmeğe sarıldı, bir lokma ısırdıktan sonra masa üzerine
bıraktı. Bitişik masada yemek yiyen bir arabacıya sordu:
— Neden ekmekleri bu kadar acı?
Müşteri Alman olduğundan, onun sözlerini anlamamıştı, cevap veremedi.
Önündekilere el sürmeden ahıra atının yanına döndü. Bir saat sonra Sent-Pol'da
ayrılmış, Aras'a beş fersahlık mesafede olan Tink kasabasının yolunda
ilerliyordu.
Bu yol esnasında neler düşünmedi? Sabahleyin yaptığı gibi, gözlerinin önünde bir
şerit gibi çözülen peyzaja, ağaçlara, samanla örtülü damlara, sürülmüş tarlalara
ve her dönemeçte değişen görüntüye bakıyordu. Seyahat etmek, her an doğup ölmek
gibidir. Belki de yolcu bu değişen ufuklarla insan hayatı arasında bir
yakınlaşma yapıyordu. Hayatta daima bir çok şey bizden kaçmaktadır. Gölgeler
aydınlığı kovalar. İnsan bakar, koşar durmak ister, el uzatır fakat geçenleri
yakalayamaz. Her olay bir yol kavşağı gibidir. Birden insan kendisini yaşlanmış
bulur, her yer kararmıştır. Bizi sürükleyen hayatımızın, kara atı, birden durur
ve peçeli ve bilinmeyen birinin atı gölgelerde süzülerek uzaklaştığını dehşetle
görürüz.
Gün batımı yaklaşmıştı, okuldan çıkan çocuklar yabancı yolcunun kasabaya
girdiğini gördüler. Adam henüz sınırın dışına çıkmıştı ki yolda çalışan bir işçi
başını kaldırarak:
— Atınız pek yorgun görünüyor, dedi. Yoksa Aras'a mı gidiyorsunuz?
— Evet.
— Bu tempoda giderseniz geceleyin yolda kalırsınız. Yolcu atını durdurarak
sordu:
— Araş buraya kaç fersah çeker?
— En azından yedi.
— Fakat nasıl olur? Yol haritası beş fersah gösteriyordu.
— Evet, ancak ana yol onarılıyor, bundan böyle, bir çeyrek sonra soldaki Karensy
yoluna sapıp, ırmak boyunu izleyeceksiniz, yol da uzayacak.
— Fakat ben buraların yabancısıyım yolumu kaybederim.
— Bakın beyzadem; dedi işçi. Haddim olmayarak size bir akıl vereyim. Atınız
yorgun, gelin Tink'e dönüp, geceyi handa geçirin yarın erken yola koyulursunuz.
— Olmaz, bu gece Aras'a varmalıyım.
— Öyleyse yine hana dönün ve başka bir at alın, seyis size kestirme yolları
gösterir.
Adam işçinin öğütlerini tuttu. Yarım saat sonra, yanında atın seyisi aynı yoldan
son sürat geçtiler. Artık kaybedecek vakti olmadığını anlamıştı. Gece iyice
bastırmıştı, yol gittikçe bozuluyordu, hendeklere bata çıka ilerliyordu.
Yolcu, seyise:
— Hızlı sür, bahşişini iki katına çıkartırım, dedi.
Tam o arada bir çıtırdı duyuldu, arabanın falakası kırılmıştı. Seyis:
— Beyim bu durumda yola devam etmek tehlikeli olur. Tink'e dönüp konaklayalım,
yarın sabah gün doğmadan yola çıkarız.
Yolcu sordu:
— Bıçağın ve azıcık ipin var mı?
— Evet efendim.
Yolcu ağaçların birinden bir dal kesip bir falaka yaptı.
Yine yirmi dakika boşa gitmişti fakat arabayı uçarcasına sürdüler. Adam,
soğuktan donuyordu, sekiz yıl önce Diny ovalarından kaçmasını hatırladı, sanki
dün gibi geldi kendisine. Uzak kiliselerden birinden saat çaldı, seyise sordu:
— Saat kaç.
— Yedi efendim, iki fersah kaldı, sekizde Aras'da oluruz. Gece daha da
bastırmıştı.
Saat sekizi az geçe arabaları kente giriyordu. Altı saatlik yolu tam on dört
saatte almıştı. Madlen Baba birden sevince kapıldı, herhalde 'duruşma sona
ermiş, buralara kadar boş yere gelmişti. Ertesi sabah geldiği yere dönerdi.
Fakat bilmediği bir sesin çağrısına uyar gibi kentin karanlık sokaklarında
yürümeye koyuldu. Bir ara, kasabalılardan bir ihtiyara rastladı, ona sordu:
— Adalet sarayı nerede? Adamcağız:
— Buralı olmadığınız anlaşılıyor beyim, dedi. Ben de o tarafa gidiyorum. Ancak
Polis Müdürlüğüne gideceksiniz. Adalet Sarayı onarılıyor duruşmalar Polis
Müdürlüğünün bulunduğu binada yapılmakta.
— Ağır ceza davalarına da, orada mı bakılır?
— Elbette beyim. Yalnızca duruşma için gecikmiş olmanızdan korkarım. Genellikle
oturumlar en geç saat altıda sona erer.
Konuşarak büyük meydana gelmişlerdi, kasabalı eliyle ışıklanmış pencereleri
göstererek sevinçle haykırdı:
— Valla beyim, şansınız varmış, dedi. Baksanıza bu kez uzun sürmüş. Bakın şu
aydınlık camlara, ağır ceza duruşmalarının görüldüğü salonda iş uzamış gece
oturumu yapıyor olmalılar. Tanık olarak mı geldiniz?
— Hayır yalnızca dava vekillerinden biriyle, konuşacaklarım vardı.
Rehberi:
— Oldu, dedi. Bakın efendim işte kapı, merdivenlerden çıkın karşınıza çıkacak
büyük salon.
Yolcu içeri daldı merdivenleri tırmandı, koridorda bir avukatla karşılaştı,
sordu:
— Mösyö duruşma ne merkezde?
— Bitti, dedi avukat.
— Ne bitti mi?
Öylesine yeisle haykırmıştı ki, avukat şaşırdı, sordu:
— Bağışlayın beyim yoksa sanık akrabalarınızdan mıydı?
— Yoo hayır, burada tanıdığım yok benim. Hüküm giydi mi?
— Evet suçlu küreğe mahkûm edildi. Adam kısık bir sesle sordu:
— Demek biçarenin kimliği ispat edildi? Avukat iyice afallamışti:
— Neler söylersiniz dostum, dedi. İspatlanacak kimliği de nereden çıkardınız,
suç bal gibi meydanda, iş çok basitti. Esasen canavar karı çocuğunu boğduğunu
itiraf etti. Onu ölünceye dek mahkûm ettiler.
— Ya demek suçlu bir kadındı?
— Elbette. Limozen adında günahkâr bir kız evlilik dışı çocuğunu kendi eliyle
öldüren bir sefil. Siz neler anlatmak istersiniz?
— Hiçbir şey bilmiyorum, ama duruşma bittiğine göre, salon neden aydınlık?
— Bu da iki saat önce başlayan başka bir duruşma. Korkunç suratlı bir herifin,
eski bir pranga mahkûmunun davası. Herif budala rolü oynuyor boş yere, o adam
olmadığına da ısrarla direniyor, oysa onu bir görmek, ne mal olduğunu anlamaya
yeter. Onun da az sonra prangaya yollanacağına kalıbımı basarım.
— Mösyö, salona girmek mümkün mü?
— Sanmam içerisi tıklım tıklım, fakat oturuma azıcık ara verildi bir deneyin.
Avukat yanından ayrıldı. Birkaç dakika içinde o bir yığın heyecan tatmıştı.
Adamın lafları buzdan iğneler ve ateşten korlar gibi kalbini deliyordu. Henüz
her şeyin bitmediğini öğrenince rahat bir nefes aldı. Fakat bu ferahlamanın,
neden ileri geldiğini şu anda, kendisi de bilmiyordu. Seviniyor mu, yoksa
üzülüyor muydu?
Koridorda konuşanlara rastladı, söylenenleri dinledi, sanık elma çalmakla
suçlanıyordu, ancak daha bunu bile ispat edememişlerdi. Aslında bir zamanlar
onun Tulon cezaevinde ağır kürek mahkûmlarının arasından yatmış olması başını
belâya sokuyordu. Soruşturma bitmiş, tanıklar dinlenmişti. Mahkûmların üçü de
Breve, Şenildiyö ve Koşpay, sanığın yıllar önceki hücre arkadaşlarından Jan
Valjan olduğunu bir kez daha ısrarla bildirmişlerdi. Adamın tutuklanması işten
bile değildi. Savcı kurbanlarına nefes aldırmayacak kadar güçlü bir kanun adamı
idi.
Duruşma salonunun kapısında bekleyen mübaşire sordu:
— Kapı ne zaman açılır:
— Açılmayacak.
— Nasıl olur, oturum yeniden başladığında açmayacak mısınız?
— Hayır.
— Ama neden?
— Neden olacak? Salon tepeleme dolu da ondan. Oturacak yer kalmadı ancak mahkeme
üyelerinin arkalarındaki koltuklar boş, bunlar da en yüksek rütbeli memurlar
içindir.
Yolcu yine merdivenlerden ters yüzü indi, başı önünde sanki çok önemli bir karar
verir gibi, yavaş yürüyordu. Yirmi dört saatten bu yana ruhunu kasıp kavuran
mücadele henüz sona ermemişti. Birden tırabzana dayanarak, kollarını göğsünde
kavuşturdu. Sonra ceketinin cebinden kâğıt, kalem çıkardı:
"Montrey sür Mer, Valisi M. Madlen," kelimelerini çizdi ve basamakları dörder
dörder çıkarak pusulayı mübaşire verdi:
— Bunu mahkeme reisine götürün, dedi.
Bir süre olduğu yerde kaldı, derin bir düşünceye dalmıştı. Birden saygılı bir
ses, kulağına:
— Beyefendi lütfen benimle gelmek zahmetine katlanır mısınız? diyordu. Bu az
önce kendisine yüz vermeyen, sırt çeviren mübaşirdi, herif yerlere kadar
eğilerek ona bir kâğıt uzattı.
Kâğıdı aldı şu kelimeleri okudu:
— Ağır Ceza Reisi M. Madlen'e saygılarını sunar."
Kâğıdı elinde buruşturdu ve mübaşirin peşinden yürüdü. Adam meşe lambrilerle
kaplı ufak bir çalışma odasına almıştı onu. Ayrılmadan önce:
— Beyefendi, dedi. Sizi Danıştay odasına getirdim, şu tokmağı çevirdiğinizde,
Reis beyin koltuğunun ardında, duruşma salonunun arkasında olursunuz.
Mübaşir onu yalnız bıraktı, korkunç an gelip çatmıştı. Ne var ki kaderinin son
perdesinin oynayacağı şu dört duvar arasında o dağılmış düşüncelerini
toplayamayacak kadar dalgın ve perişandı.
Yirmi dört saatten bu yana ağzına bir lokma koymamıştı. Araba sarsıntıları,
uykusuzluk onu harap etmişti. Fakat şu anda hiçbir şey duymuyordu ne açlığını,
ne de yorgunluğunu.
Siyah bir çerçeve içinde duvara asılı Paris Valisi Jan Nikola Paş'ın ihtilâlin
II inci yılı 9 Haziran tarihini taşıyan bir bildirisini belki defalarca okudu.
Vali bu belgede tutukladığı Bakan ve yüksek görevli memurların listesini
yollamıştı.
Yine görmeyen gözlerini kapının bakır tokmağına dikti. Önce durgun durgun bakan
bu gözler birden çılgın bir ifadeye büründü. Saçlarından fışkıran ter alnından
süzüldü.
Daha sonra birden yepyeni bir karara varmış gibi kapıyı açarak dışarı fırladı.
Gelmiş olduğu koridordan ters yüzü döndü ve sanki kendisini kovalıyorlarmış gibi
koşmaya başladı. Nefesi kesilmişti, durdu taş duvara yaslandı, dışarıya kulak
verdi. Çevresini hep aynı gölgeler ve aynı sessizlik sarıyordu. Bu karanlıkta
durdu ve düşündü. Bütün gece ve bütün bir gün düşünmüş olduğu gibi, düşündü.
Bir çeyrek saat daha böyle geçti, sonra geri döndü. Sanki çok ağır bir yük taşır
gibi, iki büklüm yürüyordu. Danıştay odasına tekrar girdi.
İlk gözüne çarpan şey, duruşma salonuna açılan kapının bakır yuvarlak tokmağı
oldu. Bir kaplanın karşısında ürken bir koyun gibi ürkek bakışlarını bu tokmağa
dikti. Arada birkaç adım atıyor kapıya yaklaşıyordu. Sonra kendisinin de nasıl
olduğunu anlamadan birden çevirdi tokmağı. Kapı açıldı.
Duruşma salonundaydı artık.
Bir köşede cübbeleri aşınmış bezgin bezgin esneyen yargıçlar tırnaklarını
kemiriyorlardı. Seyircilerin çoğunluğu paçavralar giymiş bir kalabalıktı.
Avukatlar, dürüst ve haşin yüzlü askerler, duruşmayı izlemekteydiler.
Onun salona girmesi kimsenin dikkatin çekmemişti. Mumların aydınlattığı tahta
bir sıranın üzerinde iki jandarma erinin ortasında, bir adam oturuyordu.
Bu, işte o adamdı.
Onu aramadan gördü, sanki o yüzü önceden tanır gibi gözlerini ona dikti.
Sanki kendisini görüyordu. Evet bu adamın ifadesi yıllar önce onun yüzünü saran
ifadeydi. Kalbinde kin ve nefret, sekiz yıl önce Diny'ye girdiğinde o da tıpkı
şu karşısındaki sanık gibi korkunç bir görünüşteydi. Evet, tam on dokuz yıl,
kürek mahkûmluğu sürdüren bir sabıkalının korkunç düşünceleri böyle tiksindirici
bir yüz yaratırdı. Ürpererek düşündü.
"Aman Yâ Rabbim, yine mi buna benzeyeceğim?" Birden kıpırdandı, yanındakiler
sanki kendisine yer vermek ister gibi geri çekildiler. Mahkeme başkanı, gelenin
Vali Madlen olduğunu görerek, onu başıyla gülümseyerek selâmladı. Kendisini
önceden tanıyan savcı da, saygıyla başını eğdi. Oysa hiçbir şeyin farkında
değildi, sanki büyülenmiş gibi bakıyordu çevresine. Yargıçlar, mahkeme yazmanı,
jandarmalar, gerçek yargıçlar et ve kemikten yapılmış insanlardı. Geçmişinin
korkunç hayaletleriyle, yine karşılaşmıştı, sanki önünde uçsuz bucaksız bir
uçurum açılıyordu.
Dehşete düşmüştü, gözlerini yumdu ve içinden and içti: "Asla asla geri
dönmeyeceğim bu cehenneme."
Kendisini çıldırtan bir rastlantı, kaderinin acı bir cilvesi hayatının dramı
oynandığında kendi rolünü bir başkası almıştı. "Jan Valjan" diye çağrılan bir
yabancı. Bir perdelik hayatını görüyordu ve bu oyunun aktörü, suçsuz, zavallı
bir adamdı.
İskemleye çöker gibi oturdu, yargıçların masasındaki evrakların ardına yüzünü
gizledi. Zamanla kendi kendisini toparladı, azıcık sakinleşti.
Jüri heyeti arasında, Montrey sür Mer kentsoylularından işsiz güçsüz Mösyö
Barmatabuva bulunuyordu. Bu Fantin'in sırtına kar doldurarak, onu yataklara
düşüren haylaz, gençti...
O, gözleriyle Javer'i aradı göremedi. Sanığın avukatı konuşmaktaydı duruşma üç
saatten beri sürüp gidiyordu. Bu uzun zamandan beri halk korkunç bir suçlamanın
yüküyle ezilen zavallı adamı seyrediyordu. Bu meçhul adam —bu sefil— bu serseri,
bulduğu kırık bir dalı götürürken yakalanmıştı. Onu bitişik meyve bahçesinin
çitini aşıp bu elmaları çalmakla suçluyorlardı. Kimdi bu adam? Ve savcı şöyle
haykırmıştı:
"Şu anda karşınızdaki adi bir hırsız, bir serseri değil. Eski bir kürek mahkûmu,
yıllardan bu yana aranan, bu korkunç suçlu sekiz yıl önce küçük Jerve adında
dağlı bir çocuğa saldırarak, onun yolunu kesmiş ve parasını çalmıştır.
Suçlunun avukatı onu savunmasında gevşek davranıyordu. Sanığın yeniden pranga
cezasına çarpılması işten bile değildi.
III
Duruşmanın sonu yaklaşıyordu. Başkan sanığa ayağa kaldırtmış ona geleneksel
soruyu soruyordu:
— Savunmanıza ekleyerek bir diyeceğiniz var mı?
Sanık tamamıyla sersemlemişti, elinde yünlü yırtık başlığını buruşturarak, boş
gözlerle çevresine bakındı. Başkan sorusunu tekrarladı, sanık bu kez anladığını
belirtti. Sanki yeni uyanan birisi gibi seyircilere, jandarmalara, avukatlara ve
jüriye baktı. Daha sonra, bakışlarını savcıya dikerek konuştu. İpe sapa
gelmeyen, abuk sabuk şeyler söyledi. Sanki uzun zamandan beri kendisini tutarmış
gibi kelimeleri bir sel gibi akmaktaydı:
— Diyeceğim şu ki ben Paris'te çalıştıydım. Araba tamiri yapardım. Hatta Mösyö
Balu'nin atölyesinde bile çalıştım. Bu zor iştir doğrusu, açık havada yapılır.
Patronlar iyi kalpli olursa hiç değilse başımızdan yağmur, kar yağmasın diye
üstü kapalı yanları açık hangarlarda çalıştırır öyle her yanı kapalı atölyede
yapılmaz ha, çünkü geniş yer, bol alan lâzım. Kışın insan öylesine donar ki
eller buz keser, ısınmak için kollarımızı sallarız, olduğumuz yerde tepiniriz.
Bu iş insanı çabuk yıpratır, zamanından önce ihtiyarlar gidersin, inan olsun.
Kırk yaşından sonra, bu işte işçi işe yaramaz. Oysa ben elli üç yaşındayım.
İşçiler de kötü kalpli oluyor ha! Yaşlanan ustalarına saygı beslemek ne gezer,
onu "Moruk, bunak" diye hor görürler. Patronlar beni yaşlı bulduklarından, bana
kıt gündelik verirlerdi. Bu arada kızıma da bakıyordum. O tazecik de ırmakta
çamaşır yıkardı. İkimiz kazandıklarımızı ekleyerek zar zor geçinirdik. Kışta,
kar kıyamette, bütün gün yarı beline dek su içerisinde çamaşır yıkardı. Bir ara
"Kızıl Çocuklar" çamaşırhanesine girmişti, orası kapalı yerdi, hem de kaynar su
musluklardan akarmış. Orada üşümezdi. Bu kez de kaynar su buharı gözlerini
bozdu. Akşamın yedisinde girerdi yatağına ne kadar da yorulurdu. Kocası da
döverdi onu. Öldü kızcağızımız, dayanamadı bu kadar cefaya. Hiç de mutlu olmadık
sayılır. Ne kadar uslu bir kızdı hiç ziyanı yoktu, baloya bile gitmemişti
gençliğinde. Hiç unutmam bir karnaval yortusunda geceleyin saat sekizde
yatmıştı. Evet inan olsun yalanım yok, bir sorsanız yeter. Ancak neye ve kime
soracaksınız ki? Paris bir uçurum gibi yutar oturanları. Kim kime, dum duma? Kim
hatırlar Şampamatyö Babayı? Evet bir kez Mösyö Balu'dan sorun beni. Benden ne
istersiniz ki, alıp veremediğiniz ne var ki?
Adam susup bekledi. Bütün bu sözleri kısık acı ve hırslı bir sesle sıralamıştı.
Saf ve vahşi bir öfkeye kapıldığı anlaşılıyordu. Sustuğunda dinleyiciler
kahkahalarla gülmeye başladılar. Sanık da ne olduğunu anlamadan onların
gülüşlerine katıldı.
Tam o sırada, sabırlı ve iyi bir insan olan mahkeme başkanı, sesini yükseltti.
Jüri heyetine sanığın eski patronu, Bay Balu'nin bulunmadığını hatırlattı. İflâs
eden eski arabacı, atölyesini kapatmıştı. Daha sonra sanığa yeniden sordu:
— En ciddi suçlamalarla karşı karşıyasınız iyi düşünün ve bana cevap verin. Önce
Piyeron'un meyve bahçesinin çitini kırıp içeri girerek elmaları çaldınız mı?
Daha sonra, şunu cevaplandıracaksınız, sekiz yıl önce serbest bırakılan pranga
mahkûmu Jan Valjan mısınız?
Sanık iyice anlamamış gibi birkaç kez kafa salladı, ağzını açarak başkana döndü:
— İlkönce, diye söze başladı. Sonra bir elinde başlığı, şaşkın şaşkın tavana
bakarak sustu.
Savcı insanın kanını donduran bir sesle:
— Sanık sorgularımıza saçma cevaplar veriyor, en akla gelmez şeyleri
söylüyorsunuz, dedi. Heyecanınız sizi ele veriyor, sizin Şampamatyö olmayıp, Jan
Valjan olduğunuzu biliyoruz.
Sanık oturmuştu, savcı sözünü bitirince biçare, adam hırsla yerinden kalktı:
— Yağmur yağmış, dere taşmıştı, tarlalarda rastgele yürürken yerde üzeri pıtrak
gibi elmalarla dolu, kırık bir dal gördüm. Düşünmeden eğilip aldım, başıma bu
kadar belâ açacağını bilsem tövbe elimi bile sürmezdim. Üç aydır kodeste
yatıyorum. Durmadan bana aynı soruyu soruyorlar. İyi çocuk olan jandarma bile
"Haydi söylesene," diye beni dirsekliyor. Ne söyleyeyim? Benim okumam yazmam yok
ki. Ben fakir adamın biriyim. Kimse bunu anlamak istemiyor. "Jan Matiyö" diyor "Jan
Valjan" diyorsunuz. Ben o adamları tanımam bile. Kimdir bu adlarını
sıraladığınız herifler? Benim gibi yoksul köylüler mi? Ben Hastane Bulvarı'nda
oturan Bay Balu'nin atölyesinde çalıştım. Adım da Şampamatyö. Çocukluğumda beni
"Küçük" diye çağırırlardı oysa artık şimdi de "İhtiyar" diyorlar. Evet
Overnaya'da bulundum. Faverol'a gittim, bu da mı suç? Şu kılıksız herifler
durmadan benim de kendileri gibi kürek mahkûmu olduğumu söyler dururlar. Beni
kime benzetirler ki? Anlayamadım inan olsun. Yemin ederim ki, ben asla haram
mala el sürmem, hiçbir şey çalmadım, yerdeki elmaları aldım, fırtınadan kırılan
daldaki elmaları topladım. Hem de adım Şampamatyö Baba, benden ne alıp
vermediğiniz var?
Savcı ayağa kalkmıştı, başkana dönerek:
— Reis beyefendi, sanık kurnazca inkârlar sayesinde kendisini boş yere geri
zekâlı yerine koymak ister. Bir kez daha Breve, Koşpay ve Şenildiyö adındaki
mahkûmları yüksek huzura çağırmanızı rica edeceğim. Bu arada polis şefi Javer'i
de bir daha dinlemek isteriz.
Mahkeme başkanı:
— Savcı bey, polis Javer'in soruşturması sonunda mahkemeyi terk edip Möntrey sür
Mer kentine döndüğünü hatırlatmak isterim.
— Haklısınız Reis beyefendi, ancak Mösyö Javer'in yokluğunda, jüri üyelerine
onun gitmeden önce söylemiş olduklarını da ben hatırlatmak isterim. Javer,
amirlerinin saygısını ve güvenini kazanmış, görevine bağlı dürüst bir memurdur.
Tanıklığını şöylece özetledi: "Sanığı görür görmez tanıdım. Bu adamın adı
Şampamatyö değildir. Kendisi çok zorlu ve tehlikeli bir haydut olup, adı Jan
Valjan'dır.
Hırsızlık suçuyla prangaya mahkûm edilmiş, birkaç kez kaçmak istemiş bu yüzden
cezası uzayarak on dokuz yıl yatmıştır. Tahliye edildikten sonra ocak
temizleyicisi olan küçük Jerve'nin parasını çaldığı gibi mübarek bir din adamı
olan Diny piskoposunun evinde hırsızlık yapmış olduğundan kuşkuluyum.
Tulon'da gardiyan muavinliği yaptığım günlerden tanırım, ben onu.
Bu kesin ifade, halkı ve jüriyi çok etkilemişti. Savcı, Javer burada
bulunmadığına göre, öteki üç tanığın yeniden dinlenmelerini önerdi. Başkan'ın
mübaşire bir işareti üzerine Tanıklar Odası'nın kapısı açıldı. Mübaşir bir
jandarma yardımıyla, Breve adındaki mahkûmu içeri soktu. Başkan şöyle söze
başladı:
— Breve, bir kürek mahkûmu olmanız nedeniyle yemin etme hakkından yoksunsunuz.
Breve altmış yaşlarında sinsi suratlı bir mahkûmdu. Başkanın bu sözlerini
gözleri yerde, dinledi. Reis devam etti:
— Bu saatte, sizin bu yüksek duygularınıza sesleniyorum. Söyleyecek tek bir
yanlış kelime bir adamın hayatına, özgürlüğüne mal olabilir. Bir sözünle, onun
kaderini değiştirebileceğinizi unutmayın. Sanık ayağa kalkın, Breve sanığa iyice
bakın ve hatıralarınızı iyice toplayın, bu adam sizin eski zindan arkadaşınız
Jan Valjan mı? Evet mi, hayır mı?
Breve tanığa baktı, sonra başkana dönerek:
— Evet Reis bey, dedi. Aslında onu ilk tanıyan ben oldum. İddialarımda ısrar
ediyorum. Bu adam Jan Valjan'dır. 1796 yılında Tulon cezaevine girdi ve 1815
yılında çıktı. Ben de ondan bir yıl sonra serbest bırakılmıştım. Onu kuşkusuz
tanıdım.
— Oturun, dedi Başkan. Sanık siz ayakta bekleyin.
Şenildiyö getirildi. O ömür boyunca ceza yemişti, kırmızı kazağı ve yeşil bonesi
bunu açıklıyordu. Tulon cezaevinde, tutukluydu. Buraya tanıklık etmesi için
getirilmişti. Aşağı yukarı elli yaşlarında kara kuru ufak yapılı bir adamdı.
Gözlerinden sonsuz bir kudret seziliyordu. Başkan az önce Breve'ye
söylediklerini ona da tekrarladı. Kendisinden tanığı tanıyıp tanımadığını sordu.
Şenildiyö şeytani bir kahkaha ile cevap verdi:
— Tanımaz olur muyum hiç? Beş yıl aynı zincire bağlı yaşadık. Hey neden
somurtuyorsun dostum? Bana kafa tutma.
— Yerinize oturun, dedi Başkan.
Öteki mahkûm Koşpay getirildi. O da Pirene dağlarının bir köyünde doğmuştu,
aslında dağ ayısını andıran görüntüsü vardı. Başkan ona da aynı soruyu
tekrarladı.
Koşpay:
Evet bu herif Jan Valjan'dır, dedi. Buna kalıbımı basarım. Halin çok güçlü
olduğundan onu Kriko Jan diye çağırırdık.
Sanık aptallaşmış gibi, bu suçlamaları dinlemişti. Nihayet başkan kendisine:
— Sanık duydunuz, bu suçlamalara karşı vereceğiniz bir cevap var mı? diye
sorduğunda adam:
— Valla bundan iyisi, can sağlığı, dedi.
Adamın hapı yuttuğunu anlamak için kâhin olmak gerekmezdi.
Başkan:
— Mübaşir, dedi. Salonda sessizlik sağlayın, duruşmayı kapatıyorum.
Tam o anda Reis'in yanıbaşında bir kıpırdanma oldu. Bir ses duyuldu:
— Breve, Şenildiyö, Koşpay bu yana baksanıza...
Bu sesi duyanlar iliklerine kadar ürperdiler. Bu çok acıklı ve iç paralayıcı bir
haykırıştı. Bütün gözler o yana çevrildi. Reis'in hemen arkasında oturanlardan
biri kalkmış, mahkeme üyelerini salondan ayıran bölmeyi iterek salonun ortasına
kadar ilerlemişti.
Başkan, savcı ve M. Bamatabuva ve yirmi kişi daha onu tanımışlardı. Hep bir
ağızdan:
— Mösyö Madlen. Vali Bey, diye haykırdılar.
Zabıt kâtibinin lâmbası yüzünü iyice aydınlatıyordu. Şapkası elinde, üstü çok
derli toplu idi. Redingotu da çenesine kadar özenle iliklenmişti. Yüzü çok
solgundu. Azıcık titriyordu. Aras'a geldiğinde gri olan saçları şu bir saat
içinde bembeyaz olmuştu. Bütün başlar dikleşti. Birden bir anlık bir kararsızlık
oldu. Ses çok acıklı çıkmıştı, oysa karşılarındaki adam çok sakindi. Önce kimse
bir şey anlayamadı. Kimin haykırmış olduğunu kestiremediler. Bu soğukkanlı
adamdan böyle iç sızlatıcı bir feryat kopmuş olmasına, ihtimal veremediler.
Bu kararsızlık ancak birkaç dakika sürdü. Başkan ve Savcı bir kelime bile
söylemeden henüz M. Madlen adını verdikleri adam tanıklara yaklaştı.
— Beni tanımadınız mı? diye sordu.
Üçü de ağızlarını açmış, sersem sersem bakıyorlardı ona. Birer baş işaretiyle
onu tanımadıklarını bildirdiler. Hatta çok heyecanlanan Koşpay elini başlığına
götürerek, askeri bir selâm bile çaktı.
M. Madlen, jüriye döndü:
— Ey saygıdeğer beyler, dedi. Sanığı serbest bıraktırın, başkan bey beni
tutuklayın. Aradığınız adam o değildir. Aradığınız mahkûm benim. Ben Jan
Valjan'ım.
Herkes nefesini tutuyordu. Önce şaşkınlığı daha sonra bir mezar sessizliği
izlemişti. Bu salonda bir çeşit dinsel dehşet vardı, bu çok yüce bir olayın
karşısında dinleyiciler büyük bir sessizlik içinde kıpırdamaktan bile
korkuyorlardı.
Oysa, Başkanın yüzünü bir keder ve acıma dalgası sarmıştı, savcı ile
işaretleşmişler ve yanındakilere yavaş sesle bir şeyler mırıldandıktan sonra,
halka sormuştu:
— Aranızda bir hekim var mı?
Herkes onun ne demek istediğini anlamıştı. M. Madlen'de, Başkan ile savcının
üzgün üzgün bakışmalarından kuşkulandığından, hemen söze başladı:
— Çok teşekkür ederim sayın Başkan, ben deli değilim. Keşke deli olsaydım. Az
önce büyük ve düzeltilemeyecek kadar önemli bir hata işlemek üzereydiniz. Şu
adamı serbest bırakın, ben büyük bir görevi yerine getirmekteyim. Evet o sefil
sabıkalı benim. İçinizde olanları olduğu gibi gören ve bilen bir ben varım. Oysa
elimden geleni yapmıştım.
Başka bir ad altında gizlenmiş, zengin olmuş, Vali olmuştum, namuslular arasına
katılmak istiyordum, ne yazık ki kısmet değilmiş. Tüm hayatımı burada anlatacak
değilim, fakat günün birinde öğrenirsiniz. Evet o saygıdeğer Piskoposun
gümüşlerini çaldığım doğru, küçük Jerve'nin yolunu kesip parasını aldığım da
doğru. Jan Valjan'ın çok kötü ve tehlikeli bir sefil olduğunu söyleyenler
yanılmadılar. Ne var ki, belki de tüm suç onda değildi. Dinleyin beni, Başkan
bey, sözlerime kulak verin jüri heyeti benim kadar alçalmış bir adamın sosyeteye
verecek öğüdü yoktur belki, fakat beni bu denli düşüren sizler oldunuz. Bir
ekmek —aç kalan yeğenlerim için tek bir ekmek— çalmak yüzünden tam on dokuz yıl
süründüm zindanlarda. Orada daha da kötü oldum. Hapse girmeden önce akılsız ve
sersem köylüydüm. Beni hapishane hayatı değiştirdi, budalalıktan sıyrılıp kötü
oldum. Daha sonra haksızlığın ve sertliğin böyle kötüleştirdiği adamı, iyilik
kurtardı. Evet bugün arlık Meleklerin arasında yerini almış olan "Monsenyör
Bienvenü Myriel'in" anlayışı değiştirdi beni. Onun sayesinde dürüst bir adam
oldum ve yine onun sayesinde bugün, bir masumu kurtarmak için, burada
bulunmaktayım. Evimde ocağın külleri arasında küçük Jerve'den çalmış olduğum
kırk metelik madenî parayı bulabilirsiniz Fakat hepiniz baş sallıyor M. Madlen
aklını oynattı diyorsunuz. Ah Tanrım, hiç kimse beni tanımayacak mı? Ah keşke
Javer burada olsaydı, o beni tanımakta gecikmezdi.
Bu sözleri insanın ta içine işleyen, içten ve hüzün dolu bir tondan söylemişti.
Birden kürek mahkûmlarına döndü:
— Ben hepinizi de pek güzel hatırladım. Breve, baksana sen. Hapiste satranç
tahtası gibi kareli bir hırka giyerdin, unuttun mu?
Breve birden şaşkınlıktan yerinden sıçradı ve hayret dolu gözlerini çevirdi.
Madlen sözlerine devam etti:
— Şenildiyö. Sağ omzunda dövmeli olan T.F.P. harflerini silmek için birgün
mangalın üzerine yatmıştın hatırladın mı? Doğru, yanılıyor muyum?
— Doğru, cevabını verdi Şenildiyö. Madlen en son Koşpay'a döndü:
— Koşpay kolunda dirseğinin tam iç kısmında imparatorun Kan'a ayak bastığının
tarihin mavi harflerle dağlatmıştın. Bu tarih 1 Mart 1815 aç kolunu.
Koşpay kol yenini sıyırdı, bütün bakışlar ona çevrilmişti jandarma lâmbayı
yaklaştırdı. Dövme oradaydı.
Zavallı adam dinleyicilere döndü yüzünde zaferin fakat en büyük üzüntü ve
ıstırabın belirtileri olan çok acıklı bir gülümseyişle:
— Görüyorsunuz ya? Gerçek Jan Valjan olduğumu, diye mırıldandı.
Artık bu salonda yargıç ya da suçlayan jandarma ve kanun adamları yoktu. Yaşlı
gözler, üzgün kalpler vardı. Kimse oradaki görevini hatırlamıyordu. Hatta savcı
bile suçlamak için bulunduğunu unutmuş göründü. Böyle yüce görüntüler, görenleri
şaşırtır, herkes hayrete kapılmış, büyük bir nurun karşısında gibi gözlerinin
kamaştığını hissediyorlardı.
Karşılarındakinin Jan Valjan olduğundan artık hiçbirinin şüphesi kalmamıştı.
Mahkûm ışıl ışıl yanıyordu. Az önceye kadar basit ve adi bir macera olan dava,
birden bambaşka bir niteliğe bürünmüştü. Bütün bu kalabalık, yerine bir
başkasının ceza giymesine razı olamayacağı için kendisini ele veren bu üstün
adamın, etkisinde kalmıştı.
Ne yazık ki, bu izlenimi hepsi az sonra unutacaklardı.
Jan Valjan bu kez, daha tok bir sesle:
— Mahkemeyi daha fazla oyalamak istemem, dedi. Madem ki beni tutuklamadınız,
şimdilik gidiyorum. Düzenleyecek önemli işlerim var. Savcı beyefendi beni
nereden bulacaklarını bilirler.
Çıkış kapısına yöneldiğinde, ne bir ses yükselmiş, ne de bir jest yapılmıştı.
Kapıya geldiğinde bunu açılmış buldu, kimsenin açtığını görememişti tekrar
salona dönerek:
— Sayın savcı daima emrinizdeyim, dedi. Daha sonra dinleyicilere seslendi:
— Siz ki buradasınız içinizden hepiniz bana acımaktasınız değil mi? Hey Tanrım,
oysa ben yapmak üzere olduğum şeyleri düşündükçe kendime imreniyorum, keşke
bunların hiçbiri olmasaydı.
Bir saat sonra jüri kararıyla, Şampamatyö serbest bırakıldı. Adamcağız hepsini
deli sanıyor ve başına gelenlerden hiçbir şey anlamamakta devam ediyordu.
Devamı Haftaya