Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama

Google


Online üyeler
Şu an sitemizde, 180 Üye Adayı ve 7 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 İsimler
 Cemil Meriç
 SULUKULE
 Gelenek
 Birleşik Devletler'e ait bazı coğrafik bilgiler
 Dilemmalara, tekliğe, vahdete dair
 CEZA ve Rap
 Töremeyesiceler...
 tahammül
 köy
 eskimiş bir dosta
 J.J.ROUSSEAU ve EMİLE
 Berat Kandili
 Keşke hiç yaşamasalardı!..
 Dilemma
 SANAT'IN TARİHİ
 TNT'ye Kafa Atmak
 4 ağustos
 Reklam Edilen Ve Ötesi

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Victor Hugo: Les Miserables-Sefiller 5.Bölüm
Tarih: 02.07.2006 Saat: 16:09 Gönderen: karakutu
 

II

Araş posta arabaları imparatorluk devrinden kalma modası geçmiş, aşınmış arabalardı. O gece Montröy sür Mer istikametine gelen bir posta arabası, bir kavşakta iki tekerlekli bir araba ile çarpışmıştı. Bu küçük arabada, paltosuna sarılmış orta yaşlı bir erkek vardı. Araba bir hayli hırpalanmış, posta arabasının sürücüsü yolcuya durmasını öğütledi, ancak yabancı adam onu dinlemeden yoluna devam etti.

Böyle acele yoluna devam etmek isteyen bu yolcu acınacak bir adamdı. Nereye gidiyordu, bilemezdi? Neden acele ediyordu? Onu da bilmiyordu. Herhalde Aras'a gidiyordu, belki de başka yere gidiyordu.



Bir uçuruma saplanır gibi dalmıştı bu karanlık geceye. Kendisini iten bir şeyin, varlığından haberli idi.
Aslında daha henüz hiçbir karar almamıştı.
Neden gidiyordu Aras'a?

Sonuç ne olursa olsun, duruşmada bulunmak, kendi yerine mahkûm edilecek adamı görmek istemişti. Evet belki o sefil hırsızı gördükten sonra onun yerini almadığını anlayarak daha da rahatlayabilirdi.
Kaderine hakim olduğunu bilmek kendisini güçlendiren bir düşünceydi. Aras'a gitmese de olurdu. Yine de gidiyordu.
Bu arada atını kamçılıyor, arabasını daha hızlı sürmeye çalışıyordu. Gün doğarken açık kırlarda olduğunu gördü. Montrey sür Mer kentini bir hayli ardında bırakmıştı. Bir kış sabahının şafağın hayret dolu gözlerle baktı. Sabahleyin de geceleyin olduğu gibi hayaletler dolaşır, ancak yolcu bunları görmüyordu.
Yol kıyısında tek tük çiftliklerin önlerinden geçerken kendi kendine o evlerde uyuyan saf ve mutlu insanların olduklarını tekrarlıyordu.
Atın nal sesleri, koşumun çıngırakları yollarda tekerlek gürültüsü tatlı ve tek düze bir ses çıkartmaktaydı.

Hesdin köyüne geldiğinde iyice gün doğmuştu. Bir han önünde durarak atına nefes aldırdı ve ona azıcık arpa yedirdi.
At iyi bir cinsti. Görünüşü pek güzel olmamakla beraber en dayanıklı beygir soyundandı. İki saatte bir hayli yol almış olmasına rağmen, terlememişti bile.
Yolcu arabasından inmişti. Atına arpa getirmiş olan seyis birden sordu:

— Uzağa mı gidiyorsunuz? Yolcu dalgın dalgın cevap verdi:
— Neden sordunuz? Seyis yine sordu:
— Uzaklardan mı geldiniz?
— Bir hayli uzaktan, aşağı yukarı beş fersah yaptım. Fakat neden bana soruyorsunuz bunları?
Seyis tekerleğe eğildi ve kendi kendine konuşur gibi söylendi.
— Belki bu tekerlek beş fersah yapmış olabilir, ancak ne var ki bundan sonra beş dakika bile götürmez sizi.
Yolcu arabasından aşağı atladı:
— Ne dediniz dostum?
— Bana kalırsa bir hendeğe devrilmeden beş fersahlık yoldan gelmeniz bir mucize. Baksanıza?
Tekerlek iyice çatlamıştı. Posta arabasıyla çarpışmak, onu hemen hemen ikiye bölmüştü, ancak bir iki santimlik bir yerde tutuyordu.
Adam sordu:

— Dostum buralarda bir araba tamircisi bulunur mu?
— Elbette.
— Nerede?
— İki adımlık mesafede, bakın.
Gerçekten araba tamircisi Burgayar usta kapısının eşiğinde bekliyordu. Geldi tekerleği muayene etti. Yolcu sordu:
— Bana şu tekerleği hemen onarır mısınız?
— Olur beyim.
— Ne zaman yola çıkabilirim?
— Yarın, efendim.
— Ne... Yarın mı?
— Bu tekerleğin üzerinde bir günlük iş var. Yoksa efendinin acelesi mi var.
— Evet, en çok bir saat sonra, yeniden yola çıkmalıyım.
— İmkânı yok efendim.
— İstediğiniz kadar bol para veririm.
— Olamaz.
— Hiç değilse iki saate kadar hazır olsun.
— Bugüne yetiştiremem, tekerleği onarmak yeni baştan yapmak gibidir. Yarın sabah yola çıkabilirsiniz.
— İşim yarını beklemez, onaracağınız yere, bir yenisini taksanız olmaz mı?
— Hazır tekerleğim yok, hem iki tekerlek birden yapmam gerekir ki, bu da bütün günümü alır.
— Kasabada sizden başka araba tamircisi yok mu?
— Hayır efendim.

Seyis ve araba tamircisi bir ağızdan cevap vermişlerdi. Birden yolcu, derin bir sevince kapıldı. Bu erteleme Tanrının bir lûtfu idi. Kendisi bir masumu kurtarmak için elinden geleni yaptığı halde talih buna izin vermiyordu. Kadere karşı gelinmezdi. Javer'le görüştüğü günden bu yana, ilk olarak rahat bir nefes aldı. Kalbini çevreleyen demir çember sanki gevşemişti.
Tanrı kendisini koruyordu.

Tam geri dönmeye hazırlanıyordu ki, karşısına ihtiyar bir kadınla bir çocuk çıktı.
— Beyzadem, dedi kocakarı. Çocuktan duyduğuma göre, bir araba istermişsin? Benim bir arabam var.
İhtiyar kadının hasır örtülü kaba saba bir arabası vardı. Seyis ve araba tamircisi, temiz müşteriyi elden kaçırmamak için araya girdiler:
— Bu araba, sizi iki adım ileride bırakır inan olsun. Öylesine eski ki, yolda dağılır.
Evet adamlar haklıydılar, ne var ki bu korkunç araç, tekerlekleri olan ve kendisini Aras'a ulaştırabilecek bir araba idi. Yolcu kendi beyaz atını yeni kiraladığı arabaya koşturdu, ötekisini araba tamircisine bıraktı, dönüşte uğrayıp alacağım bildirdi, daha sonra yeniden yola koyuldu.
Henüz birkaç adım ilerlemişti ki, bir sesin kendisine seslendiğini duyarak umuda benzeyen bir sevinçle yuları kıstı.
İhtiyar kadının oğlu, soluk soluğa:

— Mösyö, diyordu. Bu arabayı size ben buldum!
— Eee, ne olmuş?
— Bahşişimi vermediniz.
Herkese bol keseden dağıtan M. Madlen Baba çocuğun bu isteğini pek yersiz, hatta korkunç buldu.
— Seni gidi haylaz oğlan, sana metelik koklatmam, dedi.
Hesdin'de çok vakit yitirmişti arabayı acele sürmek istedi. Fakat şubat ayında olduklarından yollar kaygandı, hem de bu araba önceki iki tekerlekli araba kadar hafif değildi, zor ilerliyordu.
Hesdin'den Sent-Pol'a tam dört saatte vardı. Kasaba yolu üzerindeki ilk hana girdi, hanın önünde indi, atına yem yedirirken kendisi başında durdu. Bu arada hancının eşi kendisine yemek isteyip istemediğini soruyordu.

— Elbette, dedi. Hatta çok aç sayılırım.
Güleç yüzlü genç kadının peşinden basık tavanlı çiçeklerle süslenmiş yemek salonuna girdi:
— Yalnız servis çabuk olsun, acelem var, dedi.
Şişman bir Felemenk kızı, sofrayı kurdu. Kızın sevimli yüzü insanın içini açıyordu. Yolcu düşündü "Herhalde açlıktan bozulmuştu asabım."
Yemeği getirdiklerinde, ekmeğe sarıldı, bir lokma ısırdıktan sonra masa üzerine bıraktı. Bitişik masada yemek yiyen bir arabacıya sordu:
— Neden ekmekleri bu kadar acı?

Müşteri Alman olduğundan, onun sözlerini anlamamıştı, cevap veremedi.
Önündekilere el sürmeden ahıra atının yanına döndü. Bir saat sonra Sent-Pol'da ayrılmış, Aras'a beş fersahlık mesafede olan Tink kasabasının yolunda ilerliyordu.
Bu yol esnasında neler düşünmedi? Sabahleyin yaptığı gibi, gözlerinin önünde bir şerit gibi çözülen peyzaja, ağaçlara, samanla örtülü damlara, sürülmüş tarlalara ve her dönemeçte değişen görüntüye bakıyordu. Seyahat etmek, her an doğup ölmek gibidir. Belki de yolcu bu değişen ufuklarla insan hayatı arasında bir yakınlaşma yapıyordu. Hayatta daima bir çok şey bizden kaçmaktadır. Gölgeler aydınlığı kovalar. İnsan bakar, koşar durmak ister, el uzatır fakat geçenleri yakalayamaz. Her olay bir yol kavşağı gibidir. Birden insan kendisini yaşlanmış bulur, her yer kararmıştır. Bizi sürükleyen hayatımızın, kara atı, birden durur ve peçeli ve bilinmeyen birinin atı gölgelerde süzülerek uzaklaştığını dehşetle görürüz.
Gün batımı yaklaşmıştı, okuldan çıkan çocuklar yabancı yolcunun kasabaya girdiğini gördüler. Adam henüz sınırın dışına çıkmıştı ki yolda çalışan bir işçi başını kaldırarak:

— Atınız pek yorgun görünüyor, dedi. Yoksa Aras'a mı gidiyorsunuz?
— Evet.
— Bu tempoda giderseniz geceleyin yolda kalırsınız. Yolcu atını durdurarak sordu:
— Araş buraya kaç fersah çeker?
— En azından yedi.

— Fakat nasıl olur? Yol haritası beş fersah gösteriyordu.
— Evet, ancak ana yol onarılıyor, bundan böyle, bir çeyrek sonra soldaki Karensy yoluna sapıp, ırmak boyunu izleyeceksiniz, yol da uzayacak.
— Fakat ben buraların yabancısıyım yolumu kaybederim.
— Bakın beyzadem; dedi işçi. Haddim olmayarak size bir akıl vereyim. Atınız yorgun, gelin Tink'e dönüp, geceyi handa geçirin yarın erken yola koyulursunuz.
— Olmaz, bu gece Aras'a varmalıyım.

— Öyleyse yine hana dönün ve başka bir at alın, seyis size kestirme yolları gösterir.
Adam işçinin öğütlerini tuttu. Yarım saat sonra, yanında atın seyisi aynı yoldan son sürat geçtiler. Artık kaybedecek vakti olmadığını anlamıştı. Gece iyice bastırmıştı, yol gittikçe bozuluyordu, hendeklere bata çıka ilerliyordu.
Yolcu, seyise:
— Hızlı sür, bahşişini iki katına çıkartırım, dedi.
Tam o arada bir çıtırdı duyuldu, arabanın falakası kırılmıştı. Seyis:
— Beyim bu durumda yola devam etmek tehlikeli olur. Tink'e dönüp konaklayalım, yarın sabah gün doğmadan yola çıkarız.
Yolcu sordu:

— Bıçağın ve azıcık ipin var mı?
— Evet efendim.
Yolcu ağaçların birinden bir dal kesip bir falaka yaptı.
Yine yirmi dakika boşa gitmişti fakat arabayı uçarcasına sürdüler. Adam, soğuktan donuyordu, sekiz yıl önce Diny ovalarından kaçmasını hatırladı, sanki dün gibi geldi kendisine. Uzak kiliselerden birinden saat çaldı, seyise sordu:
— Saat kaç.

— Yedi efendim, iki fersah kaldı, sekizde Aras'da oluruz. Gece daha da bastırmıştı.
Saat sekizi az geçe arabaları kente giriyordu. Altı saatlik yolu tam on dört saatte almıştı. Madlen Baba birden sevince kapıldı, herhalde 'duruşma sona ermiş, buralara kadar boş yere gelmişti. Ertesi sabah geldiği yere dönerdi. Fakat bilmediği bir sesin çağrısına uyar gibi kentin karanlık sokaklarında yürümeye koyuldu. Bir ara, kasabalılardan bir ihtiyara rastladı, ona sordu:
— Adalet sarayı nerede? Adamcağız:
— Buralı olmadığınız anlaşılıyor beyim, dedi. Ben de o tarafa gidiyorum. Ancak Polis Müdürlüğüne gideceksiniz. Adalet Sarayı onarılıyor duruşmalar Polis Müdürlüğünün bulunduğu binada yapılmakta.
— Ağır ceza davalarına da, orada mı bakılır?
— Elbette beyim. Yalnızca duruşma için gecikmiş olmanızdan korkarım. Genellikle oturumlar en geç saat altıda sona erer.
Konuşarak büyük meydana gelmişlerdi, kasabalı eliyle ışıklanmış pencereleri göstererek sevinçle haykırdı:
— Valla beyim, şansınız varmış, dedi. Baksanıza bu kez uzun sürmüş. Bakın şu aydınlık camlara, ağır ceza duruşmalarının görüldüğü salonda iş uzamış gece oturumu yapıyor olmalılar. Tanık olarak mı geldiniz?
— Hayır yalnızca dava vekillerinden biriyle, konuşacaklarım vardı.
Rehberi:

— Oldu, dedi. Bakın efendim işte kapı, merdivenlerden çıkın karşınıza çıkacak büyük salon.
Yolcu içeri daldı merdivenleri tırmandı, koridorda bir avukatla karşılaştı, sordu:
— Mösyö duruşma ne merkezde?
— Bitti, dedi avukat.
— Ne bitti mi?

Öylesine yeisle haykırmıştı ki, avukat şaşırdı, sordu:
— Bağışlayın beyim yoksa sanık akrabalarınızdan mıydı?
— Yoo hayır, burada tanıdığım yok benim. Hüküm giydi mi?
— Evet suçlu küreğe mahkûm edildi. Adam kısık bir sesle sordu:
— Demek biçarenin kimliği ispat edildi? Avukat iyice afallamışti:
— Neler söylersiniz dostum, dedi. İspatlanacak kimliği de nereden çıkardınız, suç bal gibi meydanda, iş çok basitti. Esasen canavar karı çocuğunu boğduğunu itiraf etti. Onu ölünceye dek mahkûm ettiler.

— Ya demek suçlu bir kadındı?
— Elbette. Limozen adında günahkâr bir kız evlilik dışı çocuğunu kendi eliyle öldüren bir sefil. Siz neler anlatmak istersiniz?
— Hiçbir şey bilmiyorum, ama duruşma bittiğine göre, salon neden aydınlık?

— Bu da iki saat önce başlayan başka bir duruşma. Korkunç suratlı bir herifin, eski bir pranga mahkûmunun davası. Herif budala rolü oynuyor boş yere, o adam olmadığına da ısrarla direniyor, oysa onu bir görmek, ne mal olduğunu anlamaya yeter. Onun da az sonra prangaya yollanacağına kalıbımı basarım.
— Mösyö, salona girmek mümkün mü?

— Sanmam içerisi tıklım tıklım, fakat oturuma azıcık ara verildi bir deneyin.

Avukat yanından ayrıldı. Birkaç dakika içinde o bir yığın heyecan tatmıştı. Adamın lafları buzdan iğneler ve ateşten korlar gibi kalbini deliyordu. Henüz her şeyin bitmediğini öğrenince rahat bir nefes aldı. Fakat bu ferahlamanın, neden ileri geldiğini şu anda, kendisi de bilmiyordu. Seviniyor mu, yoksa üzülüyor muydu?
Koridorda konuşanlara rastladı, söylenenleri dinledi, sanık elma çalmakla suçlanıyordu, ancak daha bunu bile ispat edememişlerdi. Aslında bir zamanlar onun Tulon cezaevinde ağır kürek mahkûmlarının arasından yatmış olması başını belâya sokuyordu. Soruşturma bitmiş, tanıklar dinlenmişti. Mahkûmların üçü de Breve, Şenildiyö ve Koşpay, sanığın yıllar önceki hücre arkadaşlarından Jan Valjan olduğunu bir kez daha ısrarla bildirmişlerdi. Adamın tutuklanması işten bile değildi. Savcı kurbanlarına nefes aldırmayacak kadar güçlü bir kanun adamı idi.
Duruşma salonunun kapısında bekleyen mübaşire sordu:
— Kapı ne zaman açılır:
— Açılmayacak.
— Nasıl olur, oturum yeniden başladığında açmayacak mısınız?
— Hayır.
— Ama neden?

— Neden olacak? Salon tepeleme dolu da ondan. Oturacak yer kalmadı ancak mahkeme üyelerinin arkalarındaki koltuklar boş, bunlar da en yüksek rütbeli memurlar içindir.
Yolcu yine merdivenlerden ters yüzü indi, başı önünde sanki çok önemli bir karar verir gibi, yavaş yürüyordu. Yirmi dört saatten bu yana ruhunu kasıp kavuran mücadele henüz sona ermemişti. Birden tırabzana dayanarak, kollarını göğsünde kavuşturdu. Sonra ceketinin cebinden kâğıt, kalem çıkardı:
"Montrey sür Mer, Valisi M. Madlen," kelimelerini çizdi ve basamakları dörder dörder çıkarak pusulayı mübaşire verdi:
— Bunu mahkeme reisine götürün, dedi.
Bir süre olduğu yerde kaldı, derin bir düşünceye dalmıştı. Birden saygılı bir ses, kulağına:
— Beyefendi lütfen benimle gelmek zahmetine katlanır mısınız? diyordu. Bu az önce kendisine yüz vermeyen, sırt çeviren mübaşirdi, herif yerlere kadar eğilerek ona bir kâğıt uzattı.
Kâğıdı aldı şu kelimeleri okudu:

— Ağır Ceza Reisi M. Madlen'e saygılarını sunar."

Kâğıdı elinde buruşturdu ve mübaşirin peşinden yürüdü. Adam meşe lambrilerle kaplı ufak bir çalışma odasına almıştı onu. Ayrılmadan önce:
— Beyefendi, dedi. Sizi Danıştay odasına getirdim, şu tokmağı çevirdiğinizde, Reis beyin koltuğunun ardında, duruşma salonunun arkasında olursunuz.
Mübaşir onu yalnız bıraktı, korkunç an gelip çatmıştı. Ne var ki kaderinin son perdesinin oynayacağı şu dört duvar arasında o dağılmış düşüncelerini toplayamayacak kadar dalgın ve perişandı.
Yirmi dört saatten bu yana ağzına bir lokma koymamıştı. Araba sarsıntıları, uykusuzluk onu harap etmişti. Fakat şu anda hiçbir şey duymuyordu ne açlığını, ne de yorgunluğunu.
Siyah bir çerçeve içinde duvara asılı Paris Valisi Jan Nikola Paş'ın ihtilâlin II inci yılı 9 Haziran tarihini taşıyan bir bildirisini belki defalarca okudu. Vali bu belgede tutukladığı Bakan ve yüksek görevli memurların listesini yollamıştı.

Yine görmeyen gözlerini kapının bakır tokmağına dikti. Önce durgun durgun bakan bu gözler birden çılgın bir ifadeye büründü. Saçlarından fışkıran ter alnından süzüldü.
Daha sonra birden yepyeni bir karara varmış gibi kapıyı açarak dışarı fırladı. Gelmiş olduğu koridordan ters yüzü döndü ve sanki kendisini kovalıyorlarmış gibi koşmaya başladı. Nefesi kesilmişti, durdu taş duvara yaslandı, dışarıya kulak verdi. Çevresini hep aynı gölgeler ve aynı sessizlik sarıyordu. Bu karanlıkta durdu ve düşündü. Bütün gece ve bütün bir gün düşünmüş olduğu gibi, düşündü.
Bir çeyrek saat daha böyle geçti, sonra geri döndü. Sanki çok ağır bir yük taşır gibi, iki büklüm yürüyordu. Danıştay odasına tekrar girdi.

İlk gözüne çarpan şey, duruşma salonuna açılan kapının bakır yuvarlak tokmağı oldu. Bir kaplanın karşısında ürken bir koyun gibi ürkek bakışlarını bu tokmağa dikti. Arada birkaç adım atıyor kapıya yaklaşıyordu. Sonra kendisinin de nasıl olduğunu anlamadan birden çevirdi tokmağı. Kapı açıldı.
Duruşma salonundaydı artık.

Bir köşede cübbeleri aşınmış bezgin bezgin esneyen yargıçlar tırnaklarını kemiriyorlardı. Seyircilerin çoğunluğu paçavralar giymiş bir kalabalıktı. Avukatlar, dürüst ve haşin yüzlü askerler, duruşmayı izlemekteydiler.

Onun salona girmesi kimsenin dikkatin çekmemişti. Mumların aydınlattığı tahta bir sıranın üzerinde iki jandarma erinin ortasında, bir adam oturuyordu.
Bu, işte o adamdı.

Onu aramadan gördü, sanki o yüzü önceden tanır gibi gözlerini ona dikti.
Sanki kendisini görüyordu. Evet bu adamın ifadesi yıllar önce onun yüzünü saran ifadeydi. Kalbinde kin ve nefret, sekiz yıl önce Diny'ye girdiğinde o da tıpkı şu karşısındaki sanık gibi korkunç bir görünüşteydi. Evet, tam on dokuz yıl, kürek mahkûmluğu sürdüren bir sabıkalının korkunç düşünceleri böyle tiksindirici bir yüz yaratırdı. Ürpererek düşündü.
"Aman Yâ Rabbim, yine mi buna benzeyeceğim?" Birden kıpırdandı, yanındakiler sanki kendisine yer vermek ister gibi geri çekildiler. Mahkeme başkanı, gelenin Vali Madlen olduğunu görerek, onu başıyla gülümseyerek selâmladı. Kendisini önceden tanıyan savcı da, saygıyla başını eğdi. Oysa hiçbir şeyin farkında değildi, sanki büyülenmiş gibi bakıyordu çevresine. Yargıçlar, mahkeme yazmanı, jandarmalar, gerçek yargıçlar et ve kemikten yapılmış insanlardı. Geçmişinin korkunç hayaletleriyle, yine karşılaşmıştı, sanki önünde uçsuz bucaksız bir uçurum açılıyordu.
Dehşete düşmüştü, gözlerini yumdu ve içinden and içti: "Asla asla geri dönmeyeceğim bu cehenneme."

Kendisini çıldırtan bir rastlantı, kaderinin acı bir cilvesi hayatının dramı oynandığında kendi rolünü bir başkası almıştı. "Jan Valjan" diye çağrılan bir yabancı. Bir perdelik hayatını görüyordu ve bu oyunun aktörü, suçsuz, zavallı bir adamdı.

İskemleye çöker gibi oturdu, yargıçların masasındaki evrakların ardına yüzünü gizledi. Zamanla kendi kendisini toparladı, azıcık sakinleşti.
Jüri heyeti arasında, Montrey sür Mer kentsoylularından işsiz güçsüz Mösyö Barmatabuva bulunuyordu. Bu Fantin'in sırtına kar doldurarak, onu yataklara düşüren haylaz, gençti...
O, gözleriyle Javer'i aradı göremedi. Sanığın avukatı konuşmaktaydı duruşma üç saatten beri sürüp gidiyordu. Bu uzun zamandan beri halk korkunç bir suçlamanın yüküyle ezilen zavallı adamı seyrediyordu. Bu meçhul adam —bu sefil— bu serseri, bulduğu kırık bir dalı götürürken yakalanmıştı. Onu bitişik meyve bahçesinin çitini aşıp bu elmaları çalmakla suçluyorlardı. Kimdi bu adam? Ve savcı şöyle haykırmıştı:

"Şu anda karşınızdaki adi bir hırsız, bir serseri değil. Eski bir kürek mahkûmu, yıllardan bu yana aranan, bu korkunç suçlu sekiz yıl önce küçük Jerve adında dağlı bir çocuğa saldırarak, onun yolunu kesmiş ve parasını çalmıştır.
Suçlunun avukatı onu savunmasında gevşek davranıyordu. Sanığın yeniden pranga cezasına çarpılması işten bile değildi.



III

Duruşmanın sonu yaklaşıyordu. Başkan sanığa ayağa kaldırtmış ona geleneksel soruyu soruyordu:
— Savunmanıza ekleyerek bir diyeceğiniz var mı?
Sanık tamamıyla sersemlemişti, elinde yünlü yırtık başlığını buruşturarak, boş gözlerle çevresine bakındı. Başkan sorusunu tekrarladı, sanık bu kez anladığını belirtti. Sanki yeni uyanan birisi gibi seyircilere, jandarmalara, avukatlara ve jüriye baktı. Daha sonra, bakışlarını savcıya dikerek konuştu. İpe sapa gelmeyen, abuk sabuk şeyler söyledi. Sanki uzun zamandan beri kendisini tutarmış gibi kelimeleri bir sel gibi akmaktaydı:

— Diyeceğim şu ki ben Paris'te çalıştıydım. Araba tamiri yapardım. Hatta Mösyö Balu'nin atölyesinde bile çalıştım. Bu zor iştir doğrusu, açık havada yapılır. Patronlar iyi kalpli olursa hiç değilse başımızdan yağmur, kar yağmasın diye üstü kapalı yanları açık hangarlarda çalıştırır öyle her yanı kapalı atölyede yapılmaz ha, çünkü geniş yer, bol alan lâzım. Kışın insan öylesine donar ki eller buz keser, ısınmak için kollarımızı sallarız, olduğumuz yerde tepiniriz. Bu iş insanı çabuk yıpratır, zamanından önce ihtiyarlar gidersin, inan olsun. Kırk yaşından sonra, bu işte işçi işe yaramaz. Oysa ben elli üç yaşındayım. İşçiler de kötü kalpli oluyor ha! Yaşlanan ustalarına saygı beslemek ne gezer, onu "Moruk, bunak" diye hor görürler. Patronlar beni yaşlı bulduklarından, bana kıt gündelik verirlerdi. Bu arada kızıma da bakıyordum. O tazecik de ırmakta çamaşır yıkardı. İkimiz kazandıklarımızı ekleyerek zar zor geçinirdik. Kışta, kar kıyamette, bütün gün yarı beline dek su içerisinde çamaşır yıkardı. Bir ara "Kızıl Çocuklar" çamaşırhanesine girmişti, orası kapalı yerdi, hem de kaynar su musluklardan akarmış. Orada üşümezdi. Bu kez de kaynar su buharı gözlerini bozdu. Akşamın yedisinde girerdi yatağına ne kadar da yorulurdu. Kocası da döverdi onu. Öldü kızcağızımız, dayanamadı bu kadar cefaya. Hiç de mutlu olmadık sayılır. Ne kadar uslu bir kızdı hiç ziyanı yoktu, baloya bile gitmemişti gençliğinde. Hiç unutmam bir karnaval yortusunda geceleyin saat sekizde yatmıştı. Evet inan olsun yalanım yok, bir sorsanız yeter. Ancak neye ve kime soracaksınız ki? Paris bir uçurum gibi yutar oturanları. Kim kime, dum duma? Kim hatırlar Şampamatyö Babayı? Evet bir kez Mösyö Balu'dan sorun beni. Benden ne istersiniz ki, alıp veremediğiniz ne var ki?
Adam susup bekledi. Bütün bu sözleri kısık acı ve hırslı bir sesle sıralamıştı. Saf ve vahşi bir öfkeye kapıldığı anlaşılıyordu. Sustuğunda dinleyiciler kahkahalarla gülmeye başladılar. Sanık da ne olduğunu anlamadan onların gülüşlerine katıldı.

Tam o sırada, sabırlı ve iyi bir insan olan mahkeme başkanı, sesini yükseltti. Jüri heyetine sanığın eski patronu, Bay Balu'nin bulunmadığını hatırlattı. İflâs eden eski arabacı, atölyesini kapatmıştı. Daha sonra sanığa yeniden sordu:

— En ciddi suçlamalarla karşı karşıyasınız iyi düşünün ve bana cevap verin. Önce Piyeron'un meyve bahçesinin çitini kırıp içeri girerek elmaları çaldınız mı? Daha sonra, şunu cevaplandıracaksınız, sekiz yıl önce serbest bırakılan pranga mahkûmu Jan Valjan mısınız?
Sanık iyice anlamamış gibi birkaç kez kafa salladı, ağzını açarak başkana döndü:
— İlkönce, diye söze başladı. Sonra bir elinde başlığı, şaşkın şaşkın tavana bakarak sustu.
Savcı insanın kanını donduran bir sesle:

— Sanık sorgularımıza saçma cevaplar veriyor, en akla gelmez şeyleri söylüyorsunuz, dedi. Heyecanınız sizi ele veriyor, sizin Şampamatyö olmayıp, Jan Valjan olduğunuzu biliyoruz.
Sanık oturmuştu, savcı sözünü bitirince biçare, adam hırsla yerinden kalktı:
— Yağmur yağmış, dere taşmıştı, tarlalarda rastgele yürürken yerde üzeri pıtrak gibi elmalarla dolu, kırık bir dal gördüm. Düşünmeden eğilip aldım, başıma bu kadar belâ açacağını bilsem tövbe elimi bile sürmezdim. Üç aydır kodeste yatıyorum. Durmadan bana aynı soruyu soruyorlar. İyi çocuk olan jandarma bile "Haydi söylesene," diye beni dirsekliyor. Ne söyleyeyim? Benim okumam yazmam yok ki. Ben fakir adamın biriyim. Kimse bunu anlamak istemiyor. "Jan Matiyö" diyor "Jan Valjan" diyorsunuz. Ben o adamları tanımam bile. Kimdir bu adlarını sıraladığınız herifler? Benim gibi yoksul köylüler mi? Ben Hastane Bulvarı'nda oturan Bay Balu'nin atölyesinde çalıştım. Adım da Şampamatyö. Çocukluğumda beni "Küçük" diye çağırırlardı oysa artık şimdi de "İhtiyar" diyorlar. Evet Overnaya'da bulundum. Faverol'a gittim, bu da mı suç? Şu kılıksız herifler durmadan benim de kendileri gibi kürek mahkûmu olduğumu söyler dururlar. Beni kime benzetirler ki? Anlayamadım inan olsun. Yemin ederim ki, ben asla haram mala el sürmem, hiçbir şey çalmadım, yerdeki elmaları aldım, fırtınadan kırılan daldaki elmaları topladım. Hem de adım Şampamatyö Baba, benden ne alıp vermediğiniz var?
Savcı ayağa kalkmıştı, başkana dönerek:
— Reis beyefendi, sanık kurnazca inkârlar sayesinde kendisini boş yere geri zekâlı yerine koymak ister. Bir kez daha Breve, Koşpay ve Şenildiyö adındaki mahkûmları yüksek huzura çağırmanızı rica edeceğim. Bu arada polis şefi Javer'i de bir daha dinlemek isteriz.
Mahkeme başkanı:

— Savcı bey, polis Javer'in soruşturması sonunda mahkemeyi terk edip Möntrey sür Mer kentine döndüğünü hatırlatmak isterim.
— Haklısınız Reis beyefendi, ancak Mösyö Javer'in yokluğunda, jüri üyelerine onun gitmeden önce söylemiş olduklarını da ben hatırlatmak isterim. Javer, amirlerinin saygısını ve güvenini kazanmış, görevine bağlı dürüst bir memurdur. Tanıklığını şöylece özetledi: "Sanığı görür görmez tanıdım. Bu adamın adı Şampamatyö değildir. Kendisi çok zorlu ve tehlikeli bir haydut olup, adı Jan Valjan'dır.
Hırsızlık suçuyla prangaya mahkûm edilmiş, birkaç kez kaçmak istemiş bu yüzden cezası uzayarak on dokuz yıl yatmıştır. Tahliye edildikten sonra ocak temizleyicisi olan küçük Jerve'nin parasını çaldığı gibi mübarek bir din adamı olan Diny piskoposunun evinde hırsızlık yapmış olduğundan kuşkuluyum.
Tulon'da gardiyan muavinliği yaptığım günlerden tanırım, ben onu.
Bu kesin ifade, halkı ve jüriyi çok etkilemişti. Savcı, Javer burada bulunmadığına göre, öteki üç tanığın yeniden dinlenmelerini önerdi. Başkan'ın mübaşire bir işareti üzerine Tanıklar Odası'nın kapısı açıldı. Mübaşir bir jandarma yardımıyla, Breve adındaki mahkûmu içeri soktu. Başkan şöyle söze başladı:
— Breve, bir kürek mahkûmu olmanız nedeniyle yemin etme hakkından yoksunsunuz.
Breve altmış yaşlarında sinsi suratlı bir mahkûmdu. Başkanın bu sözlerini gözleri yerde, dinledi. Reis devam etti:
— Bu saatte, sizin bu yüksek duygularınıza sesleniyorum. Söyleyecek tek bir yanlış kelime bir adamın hayatına, özgürlüğüne mal olabilir. Bir sözünle, onun kaderini değiştirebileceğinizi unutmayın. Sanık ayağa kalkın, Breve sanığa iyice bakın ve hatıralarınızı iyice toplayın, bu adam sizin eski zindan arkadaşınız Jan Valjan mı? Evet mi, hayır mı?
Breve tanığa baktı, sonra başkana dönerek:

— Evet Reis bey, dedi. Aslında onu ilk tanıyan ben oldum. İddialarımda ısrar ediyorum. Bu adam Jan Valjan'dır. 1796 yılında Tulon cezaevine girdi ve 1815 yılında çıktı. Ben de ondan bir yıl sonra serbest bırakılmıştım. Onu kuşkusuz tanıdım.
— Oturun, dedi Başkan. Sanık siz ayakta bekleyin.
Şenildiyö getirildi. O ömür boyunca ceza yemişti, kırmızı kazağı ve yeşil bonesi bunu açıklıyordu. Tulon cezaevinde, tutukluydu. Buraya tanıklık etmesi için getirilmişti. Aşağı yukarı elli yaşlarında kara kuru ufak yapılı bir adamdı. Gözlerinden sonsuz bir kudret seziliyordu. Başkan az önce Breve'ye söylediklerini ona da tekrarladı. Kendisinden tanığı tanıyıp tanımadığını sordu. Şenildiyö şeytani bir kahkaha ile cevap verdi:

— Tanımaz olur muyum hiç? Beş yıl aynı zincire bağlı yaşadık. Hey neden somurtuyorsun dostum? Bana kafa tutma.
— Yerinize oturun, dedi Başkan.
Öteki mahkûm Koşpay getirildi. O da Pirene dağlarının bir köyünde doğmuştu, aslında dağ ayısını andıran görüntüsü vardı. Başkan ona da aynı soruyu tekrarladı.
Koşpay:
Evet bu herif Jan Valjan'dır, dedi. Buna kalıbımı basarım. Halin çok güçlü olduğundan onu Kriko Jan diye çağırırdık.
Sanık aptallaşmış gibi, bu suçlamaları dinlemişti. Nihayet başkan kendisine:
— Sanık duydunuz, bu suçlamalara karşı vereceğiniz bir cevap var mı? diye sorduğunda adam:
— Valla bundan iyisi, can sağlığı, dedi.
Adamın hapı yuttuğunu anlamak için kâhin olmak gerekmezdi.
Başkan:

— Mübaşir, dedi. Salonda sessizlik sağlayın, duruşmayı kapatıyorum.
Tam o anda Reis'in yanıbaşında bir kıpırdanma oldu. Bir ses duyuldu:
— Breve, Şenildiyö, Koşpay bu yana baksanıza...
Bu sesi duyanlar iliklerine kadar ürperdiler. Bu çok acıklı ve iç paralayıcı bir haykırıştı. Bütün gözler o yana çevrildi. Reis'in hemen arkasında oturanlardan biri kalkmış, mahkeme üyelerini salondan ayıran bölmeyi iterek salonun ortasına kadar ilerlemişti.
Başkan, savcı ve M. Bamatabuva ve yirmi kişi daha onu tanımışlardı. Hep bir ağızdan:
— Mösyö Madlen. Vali Bey, diye haykırdılar.

Zabıt kâtibinin lâmbası yüzünü iyice aydınlatıyordu. Şapkası elinde, üstü çok derli toplu idi. Redingotu da çenesine kadar özenle iliklenmişti. Yüzü çok solgundu. Azıcık titriyordu. Aras'a geldiğinde gri olan saçları şu bir saat içinde bembeyaz olmuştu. Bütün başlar dikleşti. Birden bir anlık bir kararsızlık oldu. Ses çok acıklı çıkmıştı, oysa karşılarındaki adam çok sakindi. Önce kimse bir şey anlayamadı. Kimin haykırmış olduğunu kestiremediler. Bu soğukkanlı adamdan böyle iç sızlatıcı bir feryat kopmuş olmasına, ihtimal veremediler.
Bu kararsızlık ancak birkaç dakika sürdü. Başkan ve Savcı bir kelime bile söylemeden henüz M. Madlen adını verdikleri adam tanıklara yaklaştı.
— Beni tanımadınız mı? diye sordu.
Üçü de ağızlarını açmış, sersem sersem bakıyorlardı ona. Birer baş işaretiyle onu tanımadıklarını bildirdiler. Hatta çok heyecanlanan Koşpay elini başlığına götürerek, askeri bir selâm bile çaktı.
M. Madlen, jüriye döndü:
— Ey saygıdeğer beyler, dedi. Sanığı serbest bıraktırın, başkan bey beni tutuklayın. Aradığınız adam o değildir. Aradığınız mahkûm benim. Ben Jan Valjan'ım.
Herkes nefesini tutuyordu. Önce şaşkınlığı daha sonra bir mezar sessizliği izlemişti. Bu salonda bir çeşit dinsel dehşet vardı, bu çok yüce bir olayın karşısında dinleyiciler büyük bir sessizlik içinde kıpırdamaktan bile korkuyorlardı.
Oysa, Başkanın yüzünü bir keder ve acıma dalgası sarmıştı, savcı ile işaretleşmişler ve yanındakilere yavaş sesle bir şeyler mırıldandıktan sonra, halka sormuştu:
— Aranızda bir hekim var mı?

Herkes onun ne demek istediğini anlamıştı. M. Madlen'de, Başkan ile savcının üzgün üzgün bakışmalarından kuşkulandığından, hemen söze başladı:
— Çok teşekkür ederim sayın Başkan, ben deli değilim. Keşke deli olsaydım. Az önce büyük ve düzeltilemeyecek kadar önemli bir hata işlemek üzereydiniz. Şu adamı serbest bırakın, ben büyük bir görevi yerine getirmekteyim. Evet o sefil sabıkalı benim. İçinizde olanları olduğu gibi gören ve bilen bir ben varım. Oysa elimden geleni yapmıştım.
Başka bir ad altında gizlenmiş, zengin olmuş, Vali olmuştum, namuslular arasına katılmak istiyordum, ne yazık ki kısmet değilmiş. Tüm hayatımı burada anlatacak değilim, fakat günün birinde öğrenirsiniz. Evet o saygıdeğer Piskoposun gümüşlerini çaldığım doğru, küçük Jerve'nin yolunu kesip parasını aldığım da doğru. Jan Valjan'ın çok kötü ve tehlikeli bir sefil olduğunu söyleyenler yanılmadılar. Ne var ki, belki de tüm suç onda değildi. Dinleyin beni, Başkan bey, sözlerime kulak verin jüri heyeti benim kadar alçalmış bir adamın sosyeteye verecek öğüdü yoktur belki, fakat beni bu denli düşüren sizler oldunuz. Bir ekmek —aç kalan yeğenlerim için tek bir ekmek— çalmak yüzünden tam on dokuz yıl süründüm zindanlarda. Orada daha da kötü oldum. Hapse girmeden önce akılsız ve sersem köylüydüm. Beni hapishane hayatı değiştirdi, budalalıktan sıyrılıp kötü oldum. Daha sonra haksızlığın ve sertliğin böyle kötüleştirdiği adamı, iyilik kurtardı. Evet bugün arlık Meleklerin arasında yerini almış olan "Monsenyör Bienvenü Myriel'in" anlayışı değiştirdi beni. Onun sayesinde dürüst bir adam oldum ve yine onun sayesinde bugün, bir masumu kurtarmak için, burada bulunmaktayım. Evimde ocağın külleri arasında küçük Jerve'den çalmış olduğum kırk metelik madenî parayı bulabilirsiniz Fakat hepiniz baş sallıyor M. Madlen aklını oynattı diyorsunuz. Ah Tanrım, hiç kimse beni tanımayacak mı? Ah keşke Javer burada olsaydı, o beni tanımakta gecikmezdi.
Bu sözleri insanın ta içine işleyen, içten ve hüzün dolu bir tondan söylemişti.
Birden kürek mahkûmlarına döndü:
— Ben hepinizi de pek güzel hatırladım. Breve, baksana sen. Hapiste satranç tahtası gibi kareli bir hırka giyerdin, unuttun mu?
Breve birden şaşkınlıktan yerinden sıçradı ve hayret dolu gözlerini çevirdi.
Madlen sözlerine devam etti:

— Şenildiyö. Sağ omzunda dövmeli olan T.F.P. harflerini silmek için birgün mangalın üzerine yatmıştın hatırladın mı? Doğru, yanılıyor muyum?
— Doğru, cevabını verdi Şenildiyö. Madlen en son Koşpay'a döndü:
— Koşpay kolunda dirseğinin tam iç kısmında imparatorun Kan'a ayak bastığının tarihin mavi harflerle dağlatmıştın. Bu tarih 1 Mart 1815 aç kolunu.
Koşpay kol yenini sıyırdı, bütün bakışlar ona çevrilmişti jandarma lâmbayı yaklaştırdı. Dövme oradaydı.
Zavallı adam dinleyicilere döndü yüzünde zaferin fakat en büyük üzüntü ve ıstırabın belirtileri olan çok acıklı bir gülümseyişle:
— Görüyorsunuz ya? Gerçek Jan Valjan olduğumu, diye mırıldandı.
Artık bu salonda yargıç ya da suçlayan jandarma ve kanun adamları yoktu. Yaşlı gözler, üzgün kalpler vardı. Kimse oradaki görevini hatırlamıyordu. Hatta savcı bile suçlamak için bulunduğunu unutmuş göründü. Böyle yüce görüntüler, görenleri şaşırtır, herkes hayrete kapılmış, büyük bir nurun karşısında gibi gözlerinin kamaştığını hissediyorlardı.
Karşılarındakinin Jan Valjan olduğundan artık hiçbirinin şüphesi kalmamıştı. Mahkûm ışıl ışıl yanıyordu. Az önceye kadar basit ve adi bir macera olan dava, birden bambaşka bir niteliğe bürünmüştü. Bütün bu kalabalık, yerine bir başkasının ceza giymesine razı olamayacağı için kendisini ele veren bu üstün adamın, etkisinde kalmıştı.
Ne yazık ki, bu izlenimi hepsi az sonra unutacaklardı.
Jan Valjan bu kez, daha tok bir sesle:

— Mahkemeyi daha fazla oyalamak istemem, dedi. Madem ki beni tutuklamadınız, şimdilik gidiyorum. Düzenleyecek önemli işlerim var. Savcı beyefendi beni nereden bulacaklarını bilirler.
Çıkış kapısına yöneldiğinde, ne bir ses yükselmiş, ne de bir jest yapılmıştı.
Kapıya geldiğinde bunu açılmış buldu, kimsenin açtığını görememişti tekrar salona dönerek:
— Sayın savcı daima emrinizdeyim, dedi. Daha sonra dinleyicilere seslendi:
— Siz ki buradasınız içinizden hepiniz bana acımaktasınız değil mi? Hey Tanrım, oysa ben yapmak üzere olduğum şeyleri düşündükçe kendime imreniyorum, keşke bunların hiçbiri olmasaydı.
Bir saat sonra jüri kararıyla, Şampamatyö serbest bırakıldı. Adamcağız hepsini deli sanıyor ve başına gelenlerden hiçbir şey anlamamakta devam ediyordu.
 

 

Devamı Haftaya


 
İlgili Bağlantılar
· Daha fazla Öykü - Roman
· Haber gönderen karakutu


En çok okunan haber: Öykü - Roman:
GENÇ WERTHER'İN ACILARI- ikinci Kitap SON


Haber Puanlama
Ortalama Puan: 0
Toplam Oy: 0

Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:

Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü


Seçenekler

blink it

tag on del.icio.us

digg this

Wi Live

furl it

reddit this

search technorati

Save to YahooMyWeb 
Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa

 
Bu Haberi Arkadaşına Gönder Bu Haberi Arkadaşına Gönder




 ADnet Reklamları

Siz de reklam verin »


İlgili Haberler

Genç Siviller’in sesi: Sözün başladığı yer...
Gençlik Kokuları
Genç Subaylar Rahatsız
GENÇ WERTHER'İN ACILARI- ikinci Kitap SON
GENÇ WERTHER'İN ACILARI- ikinci Kitap Bölüm-2
GENÇ WERTHER'İN ACILARI- ikinci Kitap Bölüm-1
Tiyatro ve İkinci Yüzü
İkinci yenicilerden hangisi sizin şairiniz?
Satranç Dersleri -İkinci Bölüm-
Hüküm Giymiş Bir Kitap İçin Yazıt
Hangi kitaptan sinemaya uyarlanırdınız?
Kitaplar
King Crimson - Epitaph
Haşmet Babaoğlu: Son kez Venedik!
Avni Özgürel: Bir asır sonra aynı tartışma

"Les Miserables-Sefiller 5.Bölüm" | Hesap Aç/Yarat | 0 yorum
Yorumlar yazarlarına aittir. İçeriklerinden karakutu.com sorumlu tutulamaz.

Anonim kullanıcı yorum yazamaz, lütfen kayıt olun
 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com RSS uyumludur RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke