1979 yılı Aralık ayının sonlarıydı sanırım... Ya da 1980'in hemen ilk
günleri...
Mahallemizdeki plakçı dükkanının önündeki Pioneer kolonlardan yükselen güçlü
bir "helikopter" sesi ve ona eşlik eden kimliği meçhul adamın öfkeli haykırışı
beni bir anda irkiltti. Bıyıkları yeni yeni terleyen ve kulağı -o dönemin gözde
grubu- "Boney M"in kolay tüketilir disco melodilerine alışık bir yeni yetme
olarak, sokağımızın kaldırımlarında oturmuş arkadaşlarımla muhabbet ediyordum.
Duyduğum ritm karşısında "Ne bu yahu" dedim kendi kendime, "Bu nasıl bir müzik?"
Merak içinde plakçıya koşup sorduğumda, tarzı son derece farklı gelen bu
albümün yalnızca bir kaç gün önce piyasaya çıktığını öğrenecektim. O tarihte
henüz sözlerini bile anlayamadığım "helikopterli" parçanın adı "Another Brick in
the Wall", yani "Duvardaki Bir Tuğla"ydı. Grup adı olarak ise "Pink Floyd"
yazıyordu kapakta...

Pink Floyd adının etki alanına yeni yeni girmeye başlayan binlerce çiçeği
burnunda hayran gibi, ben de söz konusu adın "Pembe Floyd" anlamına geldiğini
düşündüm ilk anda... Acaba kim olaydı bu Pembe Floyd dedikleri zât?
Aynı gün, babamın verdiği harçlıklarla, iki 33'lük plaktan oluşan o beyaz
kapaklı, kapağı baştan aşağı "tuğla" desenli "The Wall" albümünü satın aldım ve
sabırsızlık içinde eve dönüp pikabımda dinlemeye başladım.
Dinleyiş o dinleyiş...
Dinledim, sonra tekrar tekrar dinledim. Dinledikçe de daha çok sevdim. Bu
albümün vahşi kapitalist sistemin kimi kokuşmuş kurumlarına; daha da ötesi,
çağdaş toplumlardaki insana yönelik sevgisizliğe, bireyler arası iletişimsizliğe
karşı sergilediği o sert, fakat içten tepki, sonradan milyonlarca müziksever
gibi benim de hayata bakışımı kökünden biçimlendirecekti.
İlerleyen yıllarda, olabildiğince içselleştirerek, âdeta her bir üyesini
kendi kafamda yoğun bir arındırma ritüelinden geçirip "Müslümanlaştırarak"
sevdiğim bir gruba dönüştü Pink Floyd... Yıllar geçtikçe diğer bütün albümlerini
de teker teker tanıma fırsatı buldum, İngilizce öğrendiğimde, şarkı sözlerine
sinen yoğun hümanizmi çok daha iyi kavradım ve gördüm ki İngilizce bilmesem de
melodilerde kolaylıkla hissedebildiğim o muhalif duruş, aslında sözlere de
fazlasıyla yansımış durumdaydı.
Bu arada, Pink Floyd adının da "Pembe Floyd" anlamına gelmediğini, Amerikalı
iki ünlü caz sanatçısının ön adlarının bileşiminden (Pink Anderson ve Floyd
Council) türetildiğini öğrenecektim.
Böylelikle, Pink Floyd'u oluşturan dört gizemli adam, Roger Waters, David
Gilmour, Richard Wright ve Nick Mason, hayatımın en büyük sevinçlerinde, en
derin üzüntülerinde, en dayanılmaz yalnızlıklarında, en çözümsüz buhranlarında,
vahşi kapitalizm ve onun has kardeşi emperyalizm karşısındaki kararlı
duruşlarıyla yıllar yılı yol arkadaşım oldular. Özellikle de babası çürümüş bir
hukuk sistemi tarafından elinden erken alınmış biri olarak, tıpkı benim gibi
babasını ona en çok ihtiyaç duyduğu bir dönemde -2. Dünya Savaşı yıllarında ve
henüz bir bebekken- kaybeden Waters'un hemen her cümlesi hayat karşısındaki
duygularımın bir tür tercümesine dönüştü.
O yüzdendir ki "The Wall"u, ilk duyuşumdan yaklaşık 27 yıl sonra, önceki salı
gecesi Kuruçeşme-Arena konser alanında, bilmem kaç yüzüncü kez, ama bu sefer
bestecisi Waters'un canlı sesinden dinlerken, oraya birlikte gittiğimiz
dostlarımdan biraz daha uzaklarda olmayı tercih ettim. Bu, yalnız başına kalmayı
gerektiren, benim için oldukça hüzünlü bir andı çünkü...
İnsan ruhunu kirletip Yaratıcı'ya karşı isyana sürüklemeye fazlasıyla uygun
bir doğası olan rock müziğini, bu türün tarihinde belki de ilk kez insana dair
değerlerin inatla hatırlatıldığı ayrıksı bir kimliğe kavuşturan protest rock
topluluğu Pink Floyd, 1982'den bu yana artık bir bütün olarak yok. Bir yanda,
grubun düşünsel lideri Waters'un tek başına yaptığı albümler ve çıktığı
turneler, diğer yanda da efsanenin diğer önemli adamı David Gilmour'in iki
demirbaş elemanı da yanına alarak yürüttüğü müzik çalışmaları var. Gerçi Gilmour
bütün müzik çalışmalarını hâlâ "Pink Floyd" etiketi altında yürütüyor; ancak
bunun 1982 öncesi Pink Floyd olup olmadığı son derecede tartışmalı. Tabiî,
Gilmour'un da hakkını yememek gerekir. O, Wright ve Mason olmadan yıllardır
toplama müzisyenlerle çalan bir Waters'ın da Pink Floyd ruhunu yüzde yüz
yansıttığını söylemek zor....
Kısacası, onlar birlikte anlamlıydılar. Ancak, olanlar oldu ve İngiliz orta
sınıfından gelen bu dört adamın yolları gün gelip ayrıldı. Orijinal Pink Floyd'u,
geride bıraktığımız 24 yılda yalnızca bir tek gerekçe bir araya getirdi ki o da
geçen yıl Londra'da düzenlenen "Live 8" konseriydi.
İşte, bu dört adamdan Waters, yani bizlere sözleriyle ve bestesiyle onca
güzel şarkıyı armağan eden 62 yaşındaki Cambridgeli kurt, Türkiye'de belki de
çeyrek yüzyıllık bir özleme cevap vererek, üç gün önce İstanbul'da çaldı.
Aylardır merakla beklenen bir müzik olayıydı bu; üstelik de Waters'ın Müslüman
bir ülkede vereceği ilk konser olacaktı.
Bizler de olaya sıkı hazırlanmıştık doğrusu. En az bir ay önceden aldığımız
biletlerimizle, bu tarihî ana tanıklık etmek üzere, hayatına Pink Floyd'un
gölgesi vurmuş kadim dostlarla daha saatler öncesinde bir araya geldik.
Gazetemizin haber müdürü Mustafa Kartoğlu, Haftalık dergisi yazarı (aynı zamanda
da eski bir Yeni Şafakçı olan) Ferhat Ünlü, internetin en popüler kültür-sanat
sitesi Karakutu'nun genel yayın yönetmeni Mustafa Yüce, gazeteci-televizyoncu
kız kardeşim Jale Güven, iş dünyasından sıkı dostlarım Volkan Tuna, Hüseyin
Sevim ve Tayfun Tatlıcı...
Büyük adamlar, kendilerine yönelik beklentileri hiç bir zaman boşa
çıkartmazlar. Waters da öyle yaptı ve Arena'nın sahnesine çıktığı andan itibaren
meydanı dolduran 17.000 kişiye sağlam bir kafa atarak hepimizi iki seksen yere
uzattı. "The Wall" albümünden "In the Flesh" ile başlayan programı yine bir "The
Wall" parçası olan "Comfortably Numb" ile noktaladı. Arada ise bu, turneye adını
veren "The Dark Side of the Moon"un tamamını ve daha nice kült olmuş Pink Floyd
parçasını çalarak...
Kesinlikle abartmıyorum; hayatım boyunca tanık olduğum en iyi konser, en
muhteşem sanat olaydı. O gece orada solcular, İslâmcılar, ülkücüler, liboşlar,
ünlüler, ünsüzler, zenginler, yoksullar, velhasıl her türden Pink severle
karşılaştım. Bu sıradışı adam, dünya üzerinde "Hacc ziyareti" hariç başka hiç
bir şeyin yapamayacağını yapmayı başarmış ve kendisini sevmek dışında ortak
noktası bulunmayan binlerce insanı bir meydanda yan yana toplamayı başarmıştı.
Gelmiş geçmiş bütün o birbirinden güzel Pink Floyd parçalarını 30'luk bir
delikanlı edâsıyla tek tek, bizleri ağlata ağlata söylemesini bir yana
bırakıyorum; yalnızca "Beyrut'tan Ayrılış" (Leaving Beirut) adlı son dönem
bestesiyle bile kendisine yüklediğimiz bütün o politik/felsefî anlamları bir kez
daha doğruladı Üstat...
Bu parçayı 2003 yılında yazmıştı. 1961 yılında, 17 yaşında tıfıl bir gençken
ailesinin külüstür Mercedes'iyle çıktığı Ortadoğu turunda Türkiye'den de geçmiş
ve Lübnan'dayken otomobili bozulmuştu. Toz toprak içinde ve yapalnız bir
vaziyetteyken kendisini evine buyur eden, varolan tek yatağını ona sunup kendisi
yerde yatan ve onunla bir lokma yiyeceğini paylaşan tek bacaklı Müslüman bir
Arap adam ile kambur karısının öyküsünü anlatıyordu. Duvara yansıtılan, yaşadığı
serüvenin bir tür resimli özeti niteliğindeki çizgi roman kareleri eşliğinde
seslendirdiği bu öykünün en sonunda ise Amerikan Başkanı George W. Bush, kendi
Başbakan'ı Tony Blair ve dünyayı kana bulayan ne kadar siyasal figür var ise
hepsine sırayla saydırarak sordu:
"Merhamet, batı uygarlığı için bu kadar mı uzak bir duygu olmak zorunda?
Bizler, yani ABD ve onun uşaklığına soyunan İngiltere, şimdilerde işte bu
insanları bombalıyoruz."
Waters'ın çevresini saran geleneksel gizem hâlesi İstanbul ziyaretinde de
bozulmadı ve onunla hiç bir basın mensubu bire bir görüşme imkânı bulamadı. Bu
tür VIP konuklar ülkemize adım attıklarında "özel röportaj" faslını âdeta doğal
bir haklarıymışçasına hiç kimseye bırakmayan CNN-Türk ve NTV bile...
Eğer ki imkânım olsaydı ve iki dakikalığına kendisiyle konuşabilseydim, ona
"Bu gece burada senin konserine girmeden önce yakınlardaki camilerde akşam
namazını kılan arkadaşlarımız var, sen işte böyle manyak bir adamsın Bay Waters"
derdim. Diyemedim, ama eminim ki bunu aslında o da çok iyi biliyor.
Velhasıl, 40. yılına doğru giden ömrümün en güzel gecelerinden biriydi.
İstenirse, rock müzikle bile ne denli ulvî işler yapılabileceğini hep
birlikte gördük.
Bazı insanlar vardır ki, hayatta sergiledikleri tutum ve davranışlarla,
onurlu duruşlarıyla, onlar için "Müslüman" kimliğe topu topu bir adım kalmıştır.
Küçük bir hamlede evrensel döngüyü tamamlayıp bu dünyadan alnı açık, başı dik
ayrılma fırsatını yakalamaları işten bile değildir. İşte Roger Waters da böyle
bir ademoğlu...
Alana dönük binlerce watt gücündeki ses sisteminden "The Wall"un o bildik
helikopter gürültüsü yayılmaya başladığında, muzip bir ifadeyle elini kulağına
götürüp "A, bakın ne başlıyor" tarzı bir hareket yaptı Üstat. O anda, yaşı
kırklarda ve daha da ötelerdeki binlerce dinleyici gibi benim de ömrüm
gözlerimin önünden hızla gelip geçti. Faşizmin her türüne karşı verilen özgürlük
mücadelelerinde artık bir simgeye dönüşmüş olan bu parçanın, bizleri hayata
karşı öfkelerimizde ne kadar da çok teselli ettiğini bir kez daha hatırladım.
Yüce Allah'tan bu değerli adama son nefesini vermeden önce hidayet ihsan
etmesini diliyorum.
O ki bizlere bir ömür boyunca sunduğu onca ulvî güzellikten sonra, kendisi
için de böyle bir güzelliğin yolunu rahatlıkla açabilecek düşünsel kapasitede
biri çünkü...
alimurat@yenisafak.com.tr