Gelenekle Modernlik arasında nasıl bir ilişki var? Modernlik, geleneğin
tasfiyesi ile mi inşa ediliyor, yoksa geleneğin yeniden üretilmesiyle mi?
Meseleyi en basit dilegetirişle böyle konumlandırsak bile, Modernlikle Gelenek
arasındaki ilişkinin ‘problematik’ bir yanı olduğunu göz ardı etmek mümkün
değil. İlişkinin ‘problematik’ oluşu, acaba, kavramlar arasındaki sınırların
silik ya da iyice belirtilmemiş olmasından kaynaklanıyor olabilir mi? Üzerinde
durulmaya değer...
Bir kere, ‘Gelenek’ten yana olmanın ‘Gelenekselcilik’ olmadığını belirtmek
gerekiyor: Gerard Delanty, ‘Modernity and Postmodernity: Knowledge, Power and
Self’te ‘Gelenek’i, ‘geçmişten bugüne kalan kültürel değerler’,
‘Gelenekselcilik’i ise, ‘bu değerlerin hiçbir biçimde değişmeyecekleri’
düşüncesine bağlılık olarak tanımlar. Aradaki fark, Delanty’ye göre, geçmişten
gelen kültürel değerlerin ‘değişebilir’ mi, yoksa ‘değişmez ve kalıcı’ mı
olduğuna ilişkindir.
Modernlik’in Gelenekselcilik’le herhangi bir biçimde bağdaşması sözkonusu
olamaz. Tam tersine, Modernlik’in, Gelenek’in dönüştürücü bir biçimde
yorumlanması üzerine inşa edildiğini önesürenler vardır;- Gadamer ve Ricoeur
gibi! Başka türlü söylersek, modern toplumda gelenek, bir kalıntı değildir,
yeniden inşa edilen (ya da, ‘yeniden üretilen’) bir şeydir...
Alasdair MacIntyre, 1981 yılında yayımlanan ‘After Virtue’ (‘Erdemden Sonra’)
adlı kitabında, geleneğin yeniden üretiminin kültürel yenilenme (‘cultural
renewal’) için bir kaynak olduğunu bildirir. Ona göre Aydınlanma, büyük ölçüde
bir başarısızlıktır (‘failure’), zira, Delanty’nin ifadesiyle, ‘Aydınlanma
Ahlak’a, ahlaki bir temel bulma konusundaki vaadini’ gerçekleştirememiştir. Bu
ahlaki temel, erdem’dir; erdem de bireysel olan değil, insanlık’a ait olan
idealleri gerçekleştirmeyi gaye edinmek... Modernlik, bireysel idealleri öne
çıkararak, Ahlak’ı erdem’le temellendirmek imkanından mahrum bırakmıştır.
Burada belki de MacIntyre’den ayrılarak, Hegel’in kavramsallaştırması ile, Etik
(‘Sittlichkeit’) ile Ahlak (‘Moralitat) arasındaki farka değinmekte yarar var.
Etik, Hegel’e göre, bir topluma ait olan ahlak normları ve değerlerdir; bir
toplumdan ötekine değişirler: Oysa Ahlak, bütün norm ve değerlere, salt ahlaki
değerler olarak ve istencin objesi olan gayeler olarak sahip çıkar. Mesela,
ıssız adada tek başına Robinson Crusoe’nun Etik açıdan herhangi bir bağımlılığı
yoktur, ama onun bir Ahlak’ı, ahlak problemleri vardır: Hegel’e göre, Ahlak
objektif zihnin bir kategorisidir; Etik ise, sadece araçsal olan verili bir
değer...
‘Sittlichkeit’ ve ‘Moralitat’ ayrımından sözetmem boşuna değil. MacIntyre,
Modernliğin, Etik’e değil, Hegel’ci anlamda Ahlak’a’ (‘Moralitat’) bir
temelkoyucu argüman getirmediğini bildiriyordu. MacIntyre, her ne kadar,
Aristoteles’çi ve pagan anlamda ‘erdem’den söz ediyor olsa da, bir ahlak kavramı
olarak ‘erdem’in, din ve geleneklerle olan bağıntısını da göz ardı etmiyor.
Anlaşıldığı kadarıyla, MacIntyre’ın Marksizmden Hıristiyanlığa doğru yol
alışında, onun Modernliğe yönelttiği eleştirilerin fevkalade belirleyici bir
rolü olmuş görünüyor.
Gerçekten de Modernlik, Geleneksel toplumların, başta ‘erdem’ kavramı olmak
üzere sahip oldukları Ahlak’ı temellendirmekten mahrum olmakla maluldür.
Modernlik, Ahlak’ı (Hegel’ci anlamda ‘Moralitat’ı), kısaca insanlığı kuşatacak
değer ve normları değil, Etik’i (Hegel’ci anlamda ‘Sittlichkeit’), yani, bir
toplumun gündelik hayatını düzenleyen değer ve normları öne çıkarır. Modernliğin
Ahlak’ı yok, Etik’i vardır...
Peki de, Ahlak’ı temellendirilmekten mahrum bırakan Modernliğin bu maluliyeti
nasıl telafi edilir? Geleneğe sahip çıkmak, ne kertede telafi edicidir? Modern
toplumlarda Din’in yükselişi ya da Din’e duyulan ihtiyaç, Ahlak’a temelkoyucu
bir kanıt aramak ihtiyacından mı kaynaklanıyor? Yanıtlar bulmaya çalışacağım
sorular! Gelecek haftaya...
Zaman
18/06/2006