Karakutu
Karakutu.Com - Kültür Sanat
Ana sayfa
Galeri
Haberler
Karakutu Tv
Forum
Ekart
Ana Konular
Arşiv
Sanat Ajandası
Sinema
Müzik
Medya Rehberi
Sesli Kitap
Kitap Tahlili
Metin Listesi
Metin Hali
Üye Paneli
Üye Günlüğü
Özel Mesaj
Metin Gönderme
Tavsiye Edin
Künye
İletişim

Reklam


Google Arama



Arama



Online üyeler
Şu an sitemizde, 226 Üye Adayı ve 10 Üye bulunuyor.

Henüz Sitemize üye olmamışsınız, buraya tıklayarak ücretsiz üyemiz olabilirsiniz.

Reklam



Forum Son Başlıklar

 SON CELLAT
 nicht allein
 İçimde Bir Ben Var...
 Bilgi Kuramı
 deprem
 O SEN MİSİN?
 ışıklı kentin sokak süpürücüleri
 vahşi
 Rüya
 Bizler geçmişteki insanlardan daha mı akıllıyız?
 Yaz Dedi Tanrı
 Melekler ağladığında
 Kanadım
 VELEVKİ TARTÜF
 Duan dileğindir...
 Kısa cümleler yazacak bu kalem
 İçinden at başlığını
 atlet giyen tanrıça
 Nazım Hikmet / Masallar
 Mucize Bu!

Karakutu.com-Kültür Sanat Forumu


Giriş Sayfanız Yapın
Favorilere Ekle!
İletişim Formu

Önemli Linkler
BBC Türkçe
İngilizce Dersler
DW-World Türkçe
VOA Türkçe
Google
Yahoo
Msn
Zoque
Resim Yükle

Karakutu - RSS - Alexa

Alexa - Karakutu internet gezgini

Site RSS
Forum RSS


Ali Murat Güven: “Sahte Profesör Hans Von Aiberg” 2.Bölüm
Tarih: 17.06.2006 Saat: 22:13 Gönderen: karakutu
 

- Pekiyi, Ayberk’in şu sıralarda Balıkesir Adliyesi’nde açılan dâvâsına şikayetçi sıfatıyla müdahil olmayı düşünüyor musunuz?

- Elbette… Bu karmaşık ve örgütlü yapının yargılamasının salt bir “nitelikli dolandırıcılık” suçlamasıyla kalmasını doğrusu içime sindiremem. Şahsıma yönelik bütün o hakaretlerin de hesabını vermeliler. Ayrıca, bugün Türkiye’yi yöneten ne kadar politikacı var ise, bunların hepsi hakkında da yıllardır ağıza alınmayacak kadar çirkin hakaretler etmiş ve ettirmişlerdir sitelerinde. Bunların da hesabını verecekler. Yargılama sürdükçe, müdahil olanların sayısının da giderek artacağını sanıyorum. Yakın bir zamanda ben de bu iş için Balıkesir Adliyesi’ne başvuracağım.



Benimle ilgili olarak bugüne kadar internet ortamında pek çok kez “Amerikan casusu”, “Necip Hablemitoğlu’nun katili”, “Fethullah Gülen’in baş tetikçisi”, “Azeri Yahudisi”, “gizli kâfir”, “Danıştay saldırısının baş mimarı” ve şu anda aklıma gelmeyen daha düzinelerce suçlamada bulundu. Ki bu suçlamalarının her biri ayrı ayrı birer hakaret niteliğindedir ve cezai karşılıkları vardır. Polisin kendilerine yönelik operasyonundan bir gün önce, 6 Haziran 2006 günü bile www.okunan.com adlı, insanlığa pislik saçan sitelerinde “Gavur Ali Murat Güven” başlıklı bir yazı duruyordu. Ki o yazı da Ayberk’in günümüzdeki sağ kolu, müritlerden toplanan paraların organizatörü olan Ergün Bektaş adlı kişi tarafından yazılmıştı. Bu şahıs da ruhsal sağlık itibarıyla şeyhinden farksızdır. Siteleri bugünlerde, tarikatın yasalardan yediği ağır şamardan dolayı kapalı. Ancak bende geçmişte siteye koydukları pek çok yazı mevcut. Bunların hepsini ilgili mahkemeye sunacağım.

“Prof. Öztürk’ün iyi niyetini suistimal etti”

- Ben, Bülent Ayberk’in yıllar önce Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün bir televizyon programına da çıktığını hatırlıyorum. Bu yayın da sanırım sizin sözünü ettiğiniz o uyarıcı yazıları yazmanızdan sonra gerçekleşmişti. Pekiyi, nasıl olmuştu da Yaşar Nuri Hoca, aleyhindeki bunca bilgi ve belgeden sonra bu adamı programına çıkardı?

- Söylediğiniz olay 1997 yılında gerçekleşti. Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk o günlerde Flash TV’de “Işığa Çağrı” adlı bir sohbet programı hazırlıyordu. Günlerden bir gün, ben de milyonlarca insan gibi Ayberk’i ekranda program konuğu olarak gördüm ve şoke oldum. O sırada Star TV’de editör olarak çalışıyordum. Yaşar Hoca bu adamı iki hafta üst üste konuk etti. Birincisinde kendisine yönelik övgülerini sıralamak ve hayranlığını belirtmek üzere, ikincisinde ise âdeta lafla dayak atmak için…

O olayda Öztürk kesin olarak masumdu ve tamamen bu kişi hakkındaki bilgisizliğinin kurbanı olmuştu. Önüne getirip bu herifin kitaplarını koymuşlar ve demişler ki “Aman Hocam, ülkemizde şöyle büyük, böyle azametli bir âlim var. Kendisi bir mühtedi ve bir çok da bilimsel ödüle sahip. Bu kişiyi olumlu bir örnek olarak Müslümanlara mutlaka tanıtmalısınız.”

O da verilen bilgiye peşinen inanarak, Ayberk’i programına davet etti.

Programın ilk bölümünde kendisine sürekli saygı yüklü ifadelerle yaklaşıyordu. Yaşar Hoca’nın bir sahtekârın önünde düştüğü bu acıklı durumu görünce, ekran başında içim içimi yedi. Programdan sonra da ortak dostlarımız aracılığıyla kendisine gerekli bilgi ve belgeleri ulaştırdık. Ertesi hafta ise programa burnundan soluyarak çıktı ve gerekeni yaptı. İlk bölümde hem izleyiciler, hem de sunucu tarafından bol bol pohpohlanan Ayberk, ikinci bölümde ise kendisine kimliği ve bilimsel kariyeri hakkında sorulan ciddi sorular karşısında ecel terleri dökmeye başladı. Zaten o program onun İstanbul yayıncılık piyasasındaki popülaritesinin de sonu oldu ve bu rezaletten sonra artık Cağaloğlu’nda barınamayacağını anladı; şimdiki eşi Mesude Ayberk ile evlenerek Balıkesir’e yerleşti. Eşiyle tanışma ve evlenmesi de apayrı bir skandaldır; ama bunu -herşeye rağmen- insanların özel hayatlarına duyduğum saygı nedeniyle anlatmamayı yeğliyorum. Yoksa yalnızca bu konuda anlatacaklarım bile saf taraftarlarının Ayberk’ten nefret etmeleri için yeter de artar.

- Aiberg’in uzun yıllardır Balıkesir’de yaşadığını bizler de biliyoruz. Madem ki Yaşar Nuri Öztürk’ün programında patlayan skandaldan sonra İstanbul’daki piyasasını yitirdi ve oraya yerleşti. O halde son zamanlardaki bu yeni çıkış nasıl gerçekleşti? Görünen o ki tıpkı mitoloji kahramanı Promoteus gibi küllerinden sürekli yeniden diriliyor bu adam…

- Benzetmeniz büyük ölçüde doğru… Çünkü bizim millet olarak, “Bu memleketin kerizi ve denizi hiç bitmez” şeklinde çok güzel bir atasözümüz vardır. İstanbul’da borç takmadığı adam kalmayınca, üstüne üstlük bir de Flash TV skandalı patlak verince artık piyasada sigara parası bile bulamaz oldu ve Balıkesir’e gitti. Orada beşinci kez evlendi ve iki kız çocuğu oldu.


Dar bir çevrede insanları kandırmak çok daha kolaydır. Aynı şekilde gözlerden ırak yaşamak da... Eşi Mesude Ayberk Balıkesir Meslek Yüksekokulu’nda bilgisayarlı muhasebe hocasıdır ve Ayberk’ten tam 25 yaş küçüktür. Dediğim gibi, genç bir kadının kendisinden bu denli büyük ve de tekinsiz bir adama gönlünü kaptırmasının ayrıntılarına hiç girmek istemiyorum. Ancak, bunun bile bir dizi çirkin olay sonucu gerçekleştiğini bilmeniz yeterli…

1997-2001 yılları arasında göreceli bir sessizlik içinde, Balıkesir’deki dar sosyal çevresini “Ben Türkiye’ye yerleşmiş emekli bir Avrupalı profesörüm” diyerek kandıran ve bu şekilde kazasız belasız yuvarlanıp giden kahramanımız, 2001’de, ona ve sapkın fikirlerine ölesiye bağlanmış ikinci nesil mürit grubunun da etkisiyle yeni bir propaganda alanını, “internet”i keşfetti. Artık kitaplarını hiç kimse basmıyordu. Çünkü, takke düşüp kel görünmüş ve artık ortada topluma satılabilecek yakışıklı bir akademik kimlik kalmamıştı. Ama Ayberk bu; çevresine fitne ve fesat saçmadan durabilir mi? İnternetin bir düşünceyi kitlelere yaymada ne denli geniş olanaklar sunduğunu keşfetmekte gecikmedi ve teknoloji meraklısı bazı müritlerinin de yardımlarıyla bu kez sanal âlem üzerinden ikinci bir propaganda dönemi başlattı. Kısa sürede ardarda bir sürü siteler kurdular; sonra da o siteleri inanılmaz yalanlarla bezediler ve başladılar yeni mürit avına. Tabiî, insanlık var oldukça, bu tür ağlara takılacak balıklar da hep varolacak. Çok fazla beklemelerine gerek kalmadan, çevrelerinde hemen bir kaç bölük nefer toplandı.

“Onun gibilere her zaman talep olur”

İnternette bütün bu gelişmeler yaşanırken, ben ise aradan geçen yıllarda Ayberk’i bütünüyle unutmuştum. Çünkü kişisel bakış açıma göre, bu iş 1997’deki televizyon rezaletiyle bitmiş ve adamımızın toplum nazarında defteri dürülmüştü. Ancak, bu tür marazî fikir hareketleri aslında öylesine doğurganlar ki bazen küçücük bir kıvılcım kendilerini yeniden toparlamalarına yetiyor. Çünkü toplum, dinî inançlarıyla barışık olmayan, ama bunu açıkça da ifade edemeyen ve gerçekte inançlarını bir vesileyle her an kusmaya hazır, hasta ruhlu insanlarla dolu. Birilerinin de böyle tiplerin ruhuna servis yapması gerekiyor. O yüzden, tıpkı Almanya’da hiç sona ermeyen nasyonal sosyalizm hareketi gibi, Ayberk gibileri de öyle kolayca toplumsal bellekten silinemiyor.

Bu konunun gündemimden uzun süre önce düşmüş olmasından dolayı, Bülent Ayberk’in internette kurduğu yeni krallıktan, kuruluşundan epeyce sonra ve ancak bazı tesadüfler sonucunda haberdar olabildim. Bir gün bir arkadaşım, Ayberkçilere ait bir sitede bana yönelik ağır hakaretlerle karşılaştığını ve bunlara hukukî düzlemde karşılık vermem gerektiğini söyledi. Adresini verdiği siteye girdiğimde de kendisine artık “Dabbet-ül Arz” demeye başlamış olan bu adam ve yardakçılarının, geçmişte aldıkları darbelerin etkisiyle hakkımda bol keseden atıp tutmakta olduklarını şaşkınlık içinde gördüm. Ayberkçilere yönelik mücadelemin son aşaması da işte böyle başlamış oldu.

Okurlarımız bu adamın ruhsal sağlığı hakkında yeterince güçlü bir kanaate sahip olmazlarsa, anlattıklarımın kör bir kişisel nefrete dayandığı gibi bir izlenime kapılma ihtimâlleri olabilir. Oysa ki nefret benim çok uzağımda duran bir duygu. Kendisine karşı nefretten ziyade derin bir acıma duygusu besliyorum. Ben sadece milyonlarca Müslüman gibi aptal yerine konulmaktan dolayı öfkeli biriyim. Ayberk’in bana belki de hayattaki tek faydası bu olmuştur. Onu araştırmakla başlayan bir süreçte, sonradan başka saiklerin de etkisiyle hayatta önüme çıkan bu tür sıradışı durum ve kişileri kalben benimsemeden önce mutlaka sorgulamayı öğrendim. Bir de tabiî, bu adamın öyküsü bana Müslüman yayıncıların da para uğruna rahatlıkla yalan söyleyebileceklerini öğretti.

Ayberk, 2001 yılından itibaren, müritleriyle yazışmaya başladığı internet ortamını pek sevdi, öyle ki -özünde kara cahil ve kanun nizam bilmez biri olduğundan- yazılarında azıttıkça azıttı. Kafasını bozan her kim var ise internetteki chat sohbetlerinde onun için ağzına geleni söylemeye başladı. Buna cumhurbaşkanı da başbakan da, bakanlar da, tanınmış sanatçılar ve gazeteciler de dahildi. Söverken hiç bir sınır tanımıyordu. Çünkü bundan dolayı başına dert açılabileceğini, yasal bir kovuşturmaya tâbî tutulacağını düşünemiyordu bile. Ülkede var olan hukuk düzeni konusunda bir çocuk kadar cahildi. Emin olunuz, hâlâ da öyle biridir. Bir kaç gün önce, televizyonlarda yayımlanan ajans görüntülerinde de izledik. İşlediği onca suçtan sonra Balıkesir Organize Suçlar Bürosu elemanları kendisini evinden Emniyet’e götürürken, “Ben buraya tekrar aklanarak döneceğim” diyebiliyordu. Oysa ki sadece bana ve benim tanıdığım bir kaç düzine insana yönelik hakaretleri bile kendisini 3-5 yıl içeride tutmaya yeter. Ancak, yasalar hakkında gerçekten de hiç bir şey bilmiyor; hayatta attığı her kötü adımın yanına kâr kalacağını sanacak kadar cahil bir adam. Çevresindeki müritleri de onunla aynı cahillik düzeyindeler…

Gruba giren yeni biri zaten ortamın ne mal olduğunu bir kaç haftada anlıyor. Ayberk efendinin ilk ve sürekli derdi “aidatlar”

Bir sürü hayâlî proje ve aslı astarı olmayan yığınla yardım faaliyeti için müritlerinden habire para talep ediyor. Bu konuda da o kadar tedbirsiz ve sarsak ki bunun için Balıkesir İş Bankası Şubesi’nde karısının üzerine hesap açtırıp paraların oraya yatırılmasını istiyor. Tabiî, ortada yardım amaçlı para toplamak için herhangi bir izin başvurusu da yok. Kendisine iki yıl önce bir mesaj attım ve dedim ki “Bülent Ayberk, aklını başına topla, mahvoluşa doğru gidiyorsun. Bu memlekette ‘Yardım Toplama Kanunu’ diye bir kanun var. Protez bir bacağa ihtiyacı olan küçük bir çocuk için bile en az 5-6 imza gerektiren bir izin belgesi almak zorundasın. Bir ilde para topluyorsan, o ilin valisi bunu mutlaka bilecek. Geçmişte çok saçmaladın, hadi bunları gençliğine verdik. Ama artık koskoca adamsın, dedem yaşına geldin. Ayıptır, yapma artık böyle şeyler…”

Bu mesajımdan sonra, ertesi gün sitesinde bana bilmem kaçıncı kez hakaretler etti ve yeniden kâfirliğimi ilan etti. Bir kez de karısıyla telefonda konuştum. Balıkesir İş Bankası’ndaki hesap hakkında kendisini bütün iyi niyetimle uyardım ve “Mesude Hanım” dedim, “Eşiniz bir ruh hastası, ancak siz aklı başında birine benziyorsunuz. Eğer ki bu yaptığınız duyulursa, devlet sizi ananızdan doğduğunuza pişman eder. Bir üniversite hocasının eşiyle birlikte ‘Yoksul öğrencileri okutuyoruz’ şeklindeki duygu sömürüleriyle kişisel hesabına para aktarması yüz kızartıcı bir suçtur. Elinizde, parayı nerelere harcadığıınıza dair basit bir makbuz bile yok. Eşinizin sizi bu tür kirli projelerinde maşa gibi kullanmasına nasıl izin verebiliyorsunuz?”

Bana, “Sizi çok iyi tanıyorum. Siz kocamın düşmanısınız” dedi ve ekledi: “Ben ne yaptığımı biliyorum. Bir daha da bizi kesinlikle rahatsız etmeyin.” Bunun üzerine telefonu kapattım. Şimdi bu sözleri söyleyen genç kadın hapiste, memuriyet hayatı büyük ihtimâlle bitti, hayatı boyunca dolandırıcılıktan sabıkası olacak ve 8 ilâ 11 yaşlarındaki iki küçük kızı da ortada sahipsiz kaldı. Yorumu size bırakıyorum!

Ayberk, son yıllarda hayâl âleminde, adı “Jana” olan bir kadın kahraman türetmişti. Anlattığına göre, bu kadın bir “zaman gezgini”ydi ve canının istediği her çağa gidip oradaki aksayan olayları düzeltiyordu. Bir çeşit “Hz. Hızır” gibi yani. Bu hanım, sonunda çağımızda da gelmiş, burada Ayberk’i bulmuş ve ondan gündelik “insanî” masrafları için yardım istemiş (!). Müritlerinden Jana için her ay 1000 Amerikan Doları yardım topluyordu bizimki. Pekiyi nerede? Yine, eşi Mesude’nin hesabında. Bay ve Bayan Ayberk’in (sırf Mesude Hanım’ın 1000 YTL dolayındaki üniversite maaşıyla) son yıllarda tutturdukları yüksek hayat standardına şöyle bir göz atarsanız, Jana’ya yardım paralarının aslında hangi hatun kişiye gittiğini de kolayca anlarsınız!

Şu ana kadar ikilinin banka hesaplarından yarım milyon dolara yakın para ve üzerlerine kayıtlı bir dizi gayrımenkul çıktı. Ki Ayberk hayatı boyunca sigortalı ve kadrolu olarak hiç bir işte çalışmamıştır. Bütün ömrü boyunca başkalarının sırtından geçinerek, asalak bir böcek gibi yaşadı. 59 yaşındaki biri için acı bir durum tabiî…

“Hz. Hızır’ın bile çekindiği biriymişim”

- Biraz önce ona bir mesaj yazdığınızı söylediniz. Bu türden karşılıklı kapışmalarınız internette de sürüyor muydu? Yani, son yıllarda onunla yüz yüze görüşemeseniz bile doğrudan doğruya yazıştığınız oluyor muydu?

- Hayır, kendisiyle karşılıklı olarak, bire bir polemiğe girmiş falan değilim. O bunu asla göze alamaz. Sadece sitesinde var olan internet adresine sözünü ettiğim o son uyarıcı mesajı gönderdim, hepsi o. Ancak Ayberk 2001’den sonra internette oluşturduğu “Hanif İslâm” tarikatında müritlerini motive edebilmek amacıyla beni bir “nefret nesnesi” olarak alabildiğine kullandı. Adım, zamanla bu grubun üyeleri tarafından âdeta “Deccal” ile özdeşleştirildi. Forumlarında benden söz ederken aklınıza gelebilecek hemen her türlü hakaret cümlesini kurdular. Sözgelimi, “ağzından salyalar saçan necis köpek”, benimle ilgili bu nitelemelerinin en sık tekrarlanan, sıradan örneklerinden biridir. Öyle ki gün geldi, kullanabilecekleri özgün bir hakaret de kalmadı. Özellikle de bu son dönemde tarikat içindeki iki numaralı isim olan Ergün Bektaş ve ABD’de yaşayan müritlerden Oğuz Kayı, en saldırgan iki Ayberk savunucusu olarak bilinirler. Amerikan vatandaşı bir kamyon şoförü olan Kayı’ya New York’ta yaşadığı için hukuken yapabileceğim çok fazla bir şey yok; ancak Bektaş’ı tutuksuz yargılandığı bu mahkeme sürecinde, geçmişte şahsıma yönelik onca çirkin hakareti nedeniyle üzmeye kararlıyım. Bu ülke dingonun ahırı değil ve o da tıpkı Üstad’ı gibi ödemesi gereken bedeli mutlaka ödeyecek.

Size şimdi Ayberk’in tarikat içi suistimallerinde adımı nasıl fütursuzca kullandığına ilişkin öyle muhteşem bir örnek vereceğim ki bu örnek, Hanif İslâm tarikatının genel entelektüel düzeyine de ışık tutacak.

Yıl 2003… Müritleri, Ayberk ile yine sabaha kadar sürecek bir chat oturumuna başlamak üzereler. Ayberk’in sohbeti açış cümleleri ise son derece neşesiz. Müritleri sorar: “Üstat neyiniz var? Bu akşam neden neşesizsiniz?” Üstadımız, “Yakında öldürüleceğimi öğrendim, o yüzden biraz tadım kaçtı” diyor. Müritler doğal olarak heyecanlanırlar ve “kim, nasıl, neden” soruları ardı ardına ekrana düşer. Ayberk’in istediği kıvama geldiklerinde de Hazret başlar monitöre şu tarihî açıklamaları dizmeye:

“Dün Hz. Hızır Aleyhisselam ile görüştüm ve bana üzücü haberi verdi. Gazeteci kisvesindeki kiralık katil Ali Murat Güven tarafından, pek yakında bir suikast sonucu öldürülecekmişim. Hızır’ın dediğine göre, Güven ben Ayvalık’ta bir konferansa giderken aracıma yaklaşıp ardarda bir kaç kurşun sıkacak ve ben de oracıkta son nefesimi verecekmişim.”

Bu sözler, chat ortamına bağlı yüzlerce müritte derin bir şok dalgasına yol açar ve katılımcılar benim için akıllarına gelen her türlü laneti yağdırmaya başlarlar. Hemen ardından da şu soru gelir:

“Üstat, pekiyi tarihin akışındaki bu gidişi tersine çeviremez miyiz? Siz Hz. Hızır ile görüşebiliyorsunuz. Lütfen ona bu durumu da sorun. Mutlaka yapabileceğimiz bir şeyler olmalı!”

Ayberk bunun üzerine müritlerinden “Hz. Hızır ile görüşmek” için izin ister ve ertesi akşam yeniden buluşmak üzere sözleşirler. Bir sonraki oturumda ise chat başladığında oldukça sevinçlidir. “Hızır’dan bir çözüm önerisi geldi, ama birazcık masraflı” der, “Ali Murat Güven’in beni öldürmesini engellemek için bir tek yol varmış. O da bana 2004 model, kurşun geçirmez camları olan kırmızı renkli bir Suzuki otomobil almanız… Yalnızca bu yolla Güven Ayvalık’ta bana ateş açtığında onun kurşunlarından korunabilirmişim. İnanın ki bu işte benim nefsimin hiç bir talebi yok, aracın modelini bile Hızır Aleyhisselam önerdi.” (Bu son sözler üzerine Güven ve ben karşılıklı epeyce bir gülüyoruz)

Yaşar Bey, ben şimdi bunları size sakin sakin anlatırken siz kahkahalar atıyorsunuz; ama inanın ki 2003 yılındaki o chat yazışmalarında hiç bir mürit gülmüyordu. Sonuçta şeyhleri için, bana duydukları nefretle 75 bin Amerikan Doları para topladılar ve kendisinin istediği o kurşun geçirmez kırmızı Suzuki’yi aldılar. Beyefendi bu aracı yakalanana kadar da keyifle kullanmaktaydı.

- İnanılmaz bir olay doğrusu… Pekiyi ya, ilk chat oturumunda anlattığı, Ayvalık’taki o saldırı öyküsü ne oldu? Tarihin akışı doğrulandı mı, yani siz de saldırdınız mı kendisine?

- Kısa bir süre sonra müritlerine “acil” koduyla bir mesaj geçti ve “Beklenen kötü olay gerçekleşti. Bugün Ayvalık’ta Ali Murat Güven ile adamlarının silahlı saldırısına maruz kaldım. Bereket versin ki hâlâ hayattayım, sadece hafifçe yaralandım. Bu tamamen Hz. Hızır’ın yardımları ve sizlerin cömertliği sayesindedir” diyerek şükranlarını bildirdi. Böyle bir olayın hiç yaşanmadığını söylememe gerek var mı bilmiyorum. Anılan tarihlerde Yeni Şafak’taki muhabirlik görevimde, bilmem hangi haber için terlemekle meşgûldum. Kaldı ki Hızır Aleyhisselam’ı bile ürkütüp çaresiz bırakacak kadar azılı ve tehlikeli biri olduğumu hiç sanmıyorum. Benim Polat Alemdar tarzı vasıflarım yok. Ayberk’i öldürmekten önce, ay sonunda iki yakamı bir araya getirmek gibi daha gerçek ve öncelikli sorunlarım var hayatta. Ancak, bu adamın mürit tayfası için kanıtlanabilir somut gerçekler hiç mi hiç önemli değildir. Tek bir gerçek vardır, o da “Dabbet-ül Arz” diye nitelendirdikleri liderlerinin dudaklarından dökülen fetvalar…

Bu arada, meraklısına hemen belirteyim. Sözünü ettiğim Suzuki vak’asının bütün chat kayıtları elimde bulunuyor. Sanırım verdiğim bu akıllara zarar örnek de İslâm ile uzaktan yakından ilişkisi bulunmayan bu sapkın grubun inanç karakteristiğini net olarak ortaya koyuyor.

‘Hâlâ utanmadan kitaplarını satıyorlar’

- Bülent Ayberk’in, onu 1980’lerde ve 90’larda adım adım üne kavuşturan kitapları, kendisinin kuyruklu yalanları ortaya çıkınca piyasadan çekildi mi? Onun bir şarlatan olduğunu öğrenen yayıncıların bu durum karşısındaki tavırları ne oldu?

- Paranın dini ve imânı yok. İçerik açısından çöplükten farksız olan bu kitaplardan kolayca para kazanmaya alıştıkları için, sonradan yaptıkları hiç bir baskıda herhangi bir editöryal değişiklik gerçekleştirmediler ve Ayberk’in bütün o saçmalamalarını 1987’den 2006’ya kadar tıpatıp aynı kalıplardan, satırı satırına aynı cümlelerle basmayı sürdürdüler. Şu anda kahramanımız ve ona yardım-yataklık eden eşi içerideler; ama dilerseniz sizinle çıkıp civardaki bir yayınevinden ya da internetten sipariş yoluyla onun bütün kitaplarını alabiliriz.

- Nasıl yani? Bu kitaplar hâlâ piyasada satılıyor mu?

- Elbette… Hepsi de çatır çatır satılıyor ve genç kuşakların zihnini kirletmeyi sürdürüyorlar. Şu anda Ayberk’in kitaplarını basmaya inatla devam eden iki ayrı yayınevi var. Bunlardan biri “K…” Yayıncılık, diğeri ise “A…” Yayıncılık… Her ikisine de defalarca mesaj gönderdim ve kendilerini üç kuruş dünya kazancı için bu rezil adamın ekmeğine yağ sürmemeleri konusunda uyardım. Ancak iki yayınevinin de şimdiye kadar en küçük bir geri adım attığını ya da ahlâkî bir endişe sergilediğini görmedim. Ellerinde Ayberk’in kitaplarının kalıpları var ve depolarındaki mevcudu bittikçe son derece az bir maliyetle aynı kitapları, hiç değişmeyen bir içerikle tekrar tekrar basmayı sürdürüyorlar. Kitapların reel maliyeti en fazla 1 YTL, satış fiyatları ise 8-10 YTL. (Güven, bu sözlerin ardından internette bazı kitap satış sitelerine giriyor ve bize Bülent Ayberk’in kitaplarının şu anda bile pek çok yerde satıldığını kısa sürede kanıtlıyor.)

- Pekiyi, neden iki ayrı yayınevi? Ayberk her ikisiyle de mi anlaşma yapmış?

- O da ayrı bir komedi… Ayberk’in hiç kimseyle yasal bir anlaşma yaptığı falan yok. Çünkü öylesine gayrıciddi ve salaş bir adamdır ki hiç kimse onunla nizamî bir iş anlaşmasına giremez. Adamı bulup da imza attırmak bile gerçek bir mesele çünkü. Kaldı ki vaktiyle böyle bir anlaşma yapılmışsa da yaşanan abuk subuk gelişmeler karşısında artık çoktan kadük olmuştur.

Bu kişi İstanbul’da rezil olup Balıkesir’e göç etmeden önce, Cağaloğlu yayıncılık piyasasında âdeta karabatak gibi bir belirir bir kaybolurdu. İşte o dönemlerde yolu “K…” Yayınevi’ne düştü ve “Körler ile sağırlar, birbirlerini ağırlar” misali, ilk kitap dizisini de 1980’lerin sonlarında “Arz’dan Arş’a Sonsuzluk Kulesi” adıyla bu şirketten çıkardı. “Değeri bilinmemiş Danimarkalı Müslüman âlim Prof. Dr. Hans Muhammed Von Aiberg” efsanesini başlatan o kitaplarının müsebbibi durumundaki malûm yayınevinin yetkilileri, bu şahsa ilişkin bütün gerçekleri aslında ta en başından bu yana biliyorlardı; ancak kolay yoldan gelen bu tatlı kâr çok hoşlarına gitti ve yıllarca hiç seslerini çıkarmadan, bu rezalete büyük bir pişkinlik içinde yataklık yaptılar. Daha önce de anlattığım gibi, 1990’ların başlarında söz konusu yayınevine muhabir sıfatıyla gittim ve benimle görüşmeyi güçbela kabul eden patronuna “Yarattığın bu canavardan memnun musun?” diye sordum. Bana, “Kendini boş yere üzüyorsun” diye cevap verdi ve hiç unutmadığım şu arsız açıklamayı yaptı:

“Bak oğlum, bu halk batıdan gelen herşeyi çok sever. Biz de Müslüman gençlere arzuladıkları şeyi verdik. O kitapların üzerine bir Türk’ün adını yazsaydık hiç kimse kitaplarımızı okumayacaktı. Böyle yapınca herkes pek bir teveccüh gösterdi. Adamımız sayesinde yepyeni bir akım doğdu. Hiç boşuna yorulma, bu gidişi durduramazsın, çünkü alan razı satan razı. Bırak insanlar Bülent’in Hans’lığına inanmak istiyorlarsa inansınlar, sana ne oluyor ki?”
Tabiî, bu acayip yaklaşım, muhatabımla konuşacak başkaca herhangi bir şey bırakmadığından, ben de şaşkınlık içinde oradan ayrılmıştım.

Sonraki yıllarda bir biçimde “K…”ın “A…” Yayıncılık ile bir alacak verecek meselesi ortaya çıktı ve Ayberk’in kitaplarının kalıpları iki yayınevi arasında ihtilaf konusuna dönüştü. Ortada akıl ve ruh sağlığı yerinde, yasal haklarını ciddi ciddi arayan gerçek bir yazar da olmadığından, bunlar yirmi yıl önce alelacele çiziktirilmiş olan Ayberk masallarını bugün de hâlâ birebir aynı kalıplarla rahatça basıyorlar. Yani “K…”dan alacağınız bir kitap ile “A…”den alacağınız bir Ayberk kitabının içeriği tamamen aynı…

Her iki yayınevinin yetkililerine de hodri meydan; gerekiyorsa beni burada kendilerine yönelik suçlamalarım nedeniyle mahkemeye versinler. Bunu yapmalarını gerçekten de çok istiyorum, çünkü Ayberk’in kendisini yirmi yıl sonra da olsa kültür dünyamızdan defetmeyi başardık, ama ondan kalan son tortular olan kitapları hâlâ bu iki yayınevi eliyle satılmaya ve birilerine para kazandırmaya devam ediyor. Hiç olmazsa hakkımda açılacak olan bir dâvâ, bana da bilirkişiye bu kitapları enine boyuna inceletme şansı verir ki ben de zaten uzun süredir böyle bir fırsatı kolluyorum. Aklınızın bir köşesine yazın, eninde sonunda o kitapları da piyasadan sileceğim. İnsan eliyle doğan bu büyük âfet, en geç 3-5 yıl içinde bütün olumsuz sonuçlarıyla birlikte Türkiye Müslümanlarının üzerinden çekilip gidecek. Ve bir daha da hiç kimse onu, kurduğu uyduruk tarikatı ya da kitaplarını hatırlamayacak.

“Bana ‘kuşkuculuk kültürü’nü mesleğim kazandırdı”

- Sorgulayıcı bir kişiliğe sahip olduğunuz, geçmiş yıllarda hazırladığınız ve her biri ciddi anlamda ses getiren bütün o başarılı haber dosyalarından da belli oluyor zaten. Pekiyi, düşünme yetisini peşinen bir başkasına devretmenin ve kestirmeden inanıp bütün dünyevî dertlerden kurtulmanın -özellikle bazı tarikat evlerinde- son derece önemli bir erdem sayıldığı böylesi bir kültürel iklimde, nasıl oldu da bu denli sorgulamaya yatkın bir kişilik geliştirebildiniz?

- Benim en büyük şansım; önce ailem, sonra sosyal çevrem, en sonunda da sorgulama kültürünü baş tacı eden mesleğimdir. Bir kere ben öyle dine dair çok da derin donanımı olan bir aile ortamından gelmiyorum. Kendi dindarlığımı da gençlik yıllarımdaki okumalarıma, araştırmalarıma ve hayatı sorgulamalarıma borçluyum. Yani, hacının oğlu olduğum için hacı olmadım; bu açıdan bazı düşünürlerin pek güzel bir yakıştırmayla “atalar dini” olarak nitelendirdikleri bir körü körüne inanma geleneğinin mensubu değilim. Aksine dinimi dişimle tırnağımla kazandım; Kur’an’daki her bir satıra imân edişimin ardında uykusuz geceler ve türlü türlü ruhsal çileler var.

Eh, böyle imân edince, doğal olarak imânınızın kıymetini de çok iyi biliyorsunuz.

Bu yoğun sorgulama sürecinin ardından, 1980’lerin ortalarında gazeteciliğe ilk adımları atışımla birlikte, zaman içinde mesleğim bana önüme sürülen her türlü bilgiyi mutlaka eleştirel bir süzgeçten geçirmeyi öğretti. Bu konuda en çok da 1996-2000 yılları arasında muhabir ve editör olarak görev yaptığım “Teksoy Görevde” programının yararını gördüm. Söz konusu programda kazandığım benzersiz deneyimler benim için ikinci bir üniversite bitirmekle eşdeğer oldu. “Teksoy Görevde”nin konsepti olağandışı kişi ve olayları araştırmak üzerine kurulu olduğu için, ekip olarak hemen her gün bu türden vak’aların ihbarını alırdık. Yurt içinde ve dışında, ilk anda “normalötesi fenomen” olarak tanımlanan o kadar çok kişi ve olayı araştırmaya gittim ki zaman içinde neyin gerçek neyin düzmece olduğunu kolaylıkla birbirinden ayırabilecek bir takım deneyimlerim ve sezgilerim oluştu. Bizler o dönemde her hafta en az iki düzine olayı inceler, ancak bunlardan yalnızca bir ya da ikisini ekrana getirirdik. Bağlantı kurduğumuz yalancıların, sahtekârların, şöhret sevdalılarının ise haddi hesabı yoktu.

Hiç unutmam, bu program kapsamındaki ilk görevim bile taze bir televizyon muhabiri için gerçek bir hayat dersi niteliğindedir. Manisa’nın Salihli ilçesinden gelen bir telefon üzerine, kameramanımızla birlikte bu yöreye hareket ettik. Bizi arayan orta yaşlı bir bayan, ortaokuldaki kızının yakın zamanda bir sınıf gezisi kapsamında Selçuk Müzesi’ni ziyarete gittiğini, orada arkadaşlarıyla birlikte çektirdikleri bir hatıra fotoğrafında, kızının hemen yanıbaşında çok belirgin bir “hayalet” görüntüsünün ortaya çıktığını söylüyordu. Anne, kızının makinesindeki filmi çıkarıp fotoğrafçıya yıkatmaya verdiğinde, karelerden birinde esrarengiz bir adamın silüeti belirmişti.

Derhal bize verilen adrese gittik, kızı da annesini de babasını da tek tek tanıdık. Hepsi birbirinden iyi, misafirperver ve de dürüst insanlardı. Dahası, fotoğraftaki “hayalet” de bütün şaşırtıcılığıyla karşımızda duruyordu. Giyim kuşamıyla tıpkı eski Romalılara benzeyen yaşlı bir adamın görüntüsü yalnızca kart baskıya değil, aynı zamanda negatif filme de yansımıştı. Bu açıdan, kartta bir hile yapılmış olma ihtimâli de ortadan kalkıyordu. Allak bullak oldum ve durumu hemen yapımcıma bildirdim. O ise her zamanki sükûneti içinde, “Şaşırmak için acele etme. Aileyi de yanına al ve Selçuk Müzesi’ne, fotoğrafın çekildiği yere git” dedi.

Bir kaç saat sonra hep birlikte müzedeydik ve ben de çok geçmeden dersimi aldım. Orada karşılaştığım sürpriz, geride bıraktığım son on yıldaki pek çok gizem araştırmama da ışık tutacaktı.

Olay, inanılmayacak kadar basit bir algı yanılmasından ibaretti. Müze yetkilileri, vitrinler ziyaretçilere daha bir etkileyici görünsün diye binayı çok zayıf ışıklarla donatmışlardı. Teşhir salonlarının büyük bir bölümü neredeyse bir mağara kadar loştu. Aralarında bizim küçük kızın da bulunduğu 10-15 kişilik bir öğrenci grubu müzenin bu loş köşelerinden birinde yanyana dizilip poz vermiş ve o esnada arkada bir yerde duran kartondan yapılma bir “Romalı adam fotoğrafı” da grubun hemen yanıbaşında kadraja girmişti. Hani şu, fotoğraf stüdyolarının girişlerinde reklâm amacıyla bulunan gerçek boyutlarda mukavva kızlar vardır ya, tıpkı onun gibi, Romalı kıyafetinde bir erkek modelin posteriydi bu. Müze yönetimi, ortama mistik bir hava katsın diye bu karton posterlerden pek çoğunu sağa sola serpiştirmişti ve tıpkı o ailenin üyeleri gibi biz de onu “hayalet” diye güzelce yutmuştuk. Yutmakla da kalmayıp bu işi ciddi ciddi bir televizyon programına dönüştürmek için ta İstanbul’dan Manisa’ya kadar gelmiştik.

Bu olay bana, gündelik hayatta normaldışı gibi görünen pek çok olayın aslında mantığımızı çalıştırarak kolayca açıklayabileceğimiz nedenleri olduğuna ilişkin güvenilir bir kılavuz oldu. Bu tür olayları görür görmez hemen aklımın iflasını ilân etmek yerine, gördüklerimi, duyduklarımı başkalarına da aktarmadan önce mutlaka enine boyuna incelemeyi öğrendim. O yüzdendir ki sonraki meslek hayatımda bir daha bu şekilde hiç faka basmadım ve insanlara da böyle sakıncalı bilgileri asla iletmedim.

Sonuç itibarıyla, normalötesine dair deneyimlerimizi sorgulamak her zaman için yararlıdır. Dahası, bu gerçek Müslümanlar için zorunlu bir tavırdır.

“Bu memlekette hurafelerin sonu gelmez”

- Pekiyi sevgili Güven… Görülen o ki biraz uzun sürdü ama, sonuç itibarıyla “Ayberk Dosyası”nda da masadan galip ayrılan taraf siz oldunuz. Sahtekâr olduğunu yıllardır avaz avaz bağırdığınız bu egzantrik kişi artık “nitelikli dolandırıcılık” suçlamasıyla cezaevinde yatıyor. Üstelik üniversitede öğretim görevlisi olan eşi de ona yasadışı faaliyetlerinde yardım etmekten dolayı tutuklandı. Tutuksuz yargılanan bir kaç grup üyesi daha var ki onlar da Aiberg’in internetteki sitelerini yöneten bildik kişiler. Görünüşe göre Aiberg’in kendisini “Dabbet-ül Arz” ilan ettiği tarikatı bir daha kolay kolay toparlanamamak üzere çöktü.

Böylece, “efsane avcısı” unvanlı Ali Murat Güven’in, kendisini vicdanen açığa çıkartmakla yükümlü gördüğü dinî içerikli palavraların da artık sonu mu gelmiş oluyor?

Bu ilginç hobiden artık yavaş yavaş emekli olursunuz herhalde…

- Kendisini “Müslüman” olarak tanımlayan kitleler, Allah’a inanmak için Kur’an-ı Kerim’i tek başına da yeterli bir mucize olarak görmeyi öğrenmedikçe, bu emeklilik işi biraz zor… Ben her ne kadar dinî palavralardan uzak durmaya çalışsam da onlar benim yakamı bırakmıyorlar. İşte, size bunun en son örneği...

Bir süredir internet ortamında, adresten adrese dolaşıp duran tartışmalı bir fotoğraf türedi. Bu fotoğrafta bir türbe bulunuyor. Bildiğiniz yeşil örtülü, klasik bir türbe. Baş kısmında da yine yeşil bir sarık var. Türbenin bulunduğu odanın duvarlarında da bazı hat yazıları göze çarpmakta.

Fotoğrafı elektronik posta zincirleriyle binlerce kişiye ulaştıranlar, altına ise şu notu yazmışlar:

“Ey Müslümanlar, bu fotoğrafın kıymetini çok iyi bilin. Çünkü orada görülen türbe, peygamberimiz Hz. Muhammed’in Medine’deki mubarek mezarıdır ve dünya Müslümanlarının yüzde 99.9’u bu inanılmaz görüntüyü hayatı boyunca bir kez bile görme fırsatı bulamamaktadır. O yüzden, lütfen size ilettiğimiz bu çok özel fotoğrafı sevdiklerinize de gönderin, böylece herkes Peygamber Efendimiz’in mezarını görme fırsatı bulsun.”

Bu mesajı piyasaya ilk yayan kişi her kimse, neredeyse “türbenin fotoğrafının bir bilgisayar çıktısını alın da cebinizde taşıyıp aklınıza geldikçe onu öpün” demeye getiriyor işi…

Söz konusu fotoğraf bana ilk ulaştığında, görüntüye dikkatlice bakar bakmaz gerçeğin farkına vardım ve sergilenen aptallığın boyutları karşısında az daha aklım başımdan gidiyordu. Son bir kaç aydır da bana bu fotoğrafı -sözümona iyilik yapmak için- gönderen bütün okurlara hep aynı uyarıda bulunuyorum:

“Allah aşkına, Peygamber aşkına, Kur’an-ı Kerim aşkına, önünüze bu türden bir bilgi ya da belge geldiğinde bunu başkalarına postalamadan önce iki dakika olsun duraksayıp sorgulamayı öğrenin artık!”

Neden mi? Çünkü fotoğraftaki türbenin Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV) ile uzaktan yakından bir ilişkisi yok. Burası Konya’daki Mevlânâ Türbesi… Zaten türbenin baş tarafında yer alan tasavvuf kültürüne özgü o yeşil sarık da bunun asla Medine’de bir mezar olamayacağını açıkça ortaya koyuyor. Vahhabi inancına mensup Suudiler Peygamber’in mezarına bu tür bir tasavvufî simgeyi koydururlar mı hiç? Ayrıca, türbenin arka planında görülen duvar yazıları da zaten dikkatlice incelendiğinde mekân hakkında yeterli bilgiyi veriyor. Evet, tekrar ediyorum, bu mekân, Mevlânâ Hazretleri’nin makamını bir kez olsun ziyaret etmiş kişilerin de görür görmez hemen hatırlayacağı gibi, Konya’daki ünlü türbedir. Ancak, söz konusu fotoğrafı “Hz. Peygamber’in makamı” diye tanıtanlar öylesine kötü niyetli ya da öylesine kara cahiller ki bunu kısa sürede toplum içinde dalga dalga yayılan yepyeni bir hurafeye dönüştürmeyi başardılar. Ben de bari bu vesileyle size şu an gündemimdeki son vak’aya ilişkin olarak kanıt niteliğinde iki fotoğraf sunayım da en azından önümüzdeki günlerde böyle mesajlar alma ihtimâli olan okurlarınız şimdiden konu hakkında bilgi sahibi olsunlar. Size verdiğim birinci fotoğraf, internet ortamında dolanıp duran malûm fotoğraftır. İkincisi ise Mevlânâ Türbesi’nin benzer bir açıdan çekilmiş olan yakın tarihli bir fotoğrafı… Bakın bakalım, burası gerçekten de Hz. Peygamber’in mezarı mı?

Kısacası, Allah’a inanmak için sürekli olarak metafizik bir gösteri, mucize ya da keramet arayışı içinde bulunan bir toplumda bilgiye ve bilime yönelik güçlü bir saygıyı, Müslümanca bir uyanıklığı savunmak öylesine zor ki… Sözgelimi, geçen sonbaharda yayımlanan, sizin de sohbetimizin başında sözünü ettiğiniz bir araştırma yazımda, British Museum’daki o ünlü cesedin Hz. Musâ’yı kovalarken Kızıldeniz’de boğulan firavunla uzaktan yakından hiç bir ilişkisi bulunmayan sıradan bir Mısırlı köylü mumyası olduğunu kanıtlarıyla birlikte ortaya koyduğumda, elektronik posta kutuma teşekkürden çok hakaret mesajı gelmişti. Kolay değil elbette, palavralar üzerine inşâ edilmiş kırılgan bir imânı birkaç dakikada yerle bir ediyorsunuz. Bunun getirdiği yoğun hayâl kırıklığı içinde habire saldırıyor bazıları…

Oysa, bütün içtenliğimle söylüyorum ki bana, Allah’a inanmak için ellerime şöyle bir göz atmak bile fazlasıyla yetiyor. Bir insanın ellerindeki, gözündeki, yüzündeki, velhasıl vücudunun genelindeki tasarımın kusursuzluğunu görünce başım dönüyor, sık sık iman tazeliyorum. Kafamızı birazcık çalıştırmayı öğrenirsek, aslında hayatımızın istisnasız her ânının başlıbaşına birer mucize olduğunu da görebileceğiz.

Öte yandan, şartlar ne kadar çetin ceviz olursa olsun, bu mücadeleden asla yılmak ve geri çekilmek yok. Son nefesimize kadar din adına söylenen yalanlarla ve hurafelerle dişe diş mücadele edeceğiz inşaallah... Dost olarak Allah, inanmak için de Kur’an bize yeter.

- Ayberk efsanesinin bir çok bilinmeyen yönünü gün ışığına çıkartan bu güzel ve aydınlatıcı söyleşi için size çok teşekkür ederiz. Umarız ki anlattığınız ibret verici olaylardan sonra bazı gözler daha bir açılır ve kimileri bu gibi hastalıklı kişilerin ortaya attıkları öğretilere bağlanmadan önce kime ve neye inandıklarını bir kez daha gözden geçirirler.

-
Bu dileğinizin, hayatta doğru yolu bulma konusunda nasibi bulunan bazıları için gerçekleşme imkânı var ise de bizler ne anlatırsak anlatalım belli bir kesimin bu dünyadan herşeye rağmen değişmez bir gaflet içinde gelip geçeceklerine adınız kadar emin olabilirsiniz. Daha dün İstanbul’daki bir grup Ayberk müridinin, üstatlarının tutuklanma olayıyla ilgili görüşlerini haber alma fırsatı buldum. Fatih civarında kümelenmiş olan bu kişiler “Liderimiz kesinlikle suçsuzdur, Fethullahçı ve Nakşî polisler ona âdi bir komplo kurdular” diyorlarmış. Komplonun başındaki isim kim miymiş? Tabiî ki ben!

* * *


OLAY YARATAN DERGİ KAPAĞI:

Ali Murat Güven’in, 1996 yılında Bülent Ayberk ve cemaatini kapak konusu olarak işlediği Yörünge Dergisi… Kapağın spotu da bir hayli mânidar: “Astro-fizikçiler de yüksekten atar!”


İNTERNET CİNİ:

(Solda) Yıllar yılı internette korku salan, hakkında İslam ülkelerinde “gerçek” olduğuna dair dinî fetvalar verilen ünlü “cin fotoğrafı” ve (sağda) onu İngiltere’nin Bristol kenti yakınlarındaki bir turistik mağarada kıskıvrak yakalayan (!) Ali Murat Güven…


FİRAVUN OLMAYAN FİRAVUN MUMYASI:

Ali Murat Güven’in dinsel hurafelerle ilgili en ünlü araştırma-haberlerinden biri de “Hz. Musâ’yı kovalarken Kızıldeniz’de boğulan firavun” olduğu ileri sürülen British Museum’daki ünlü cesedin, aslında sıradan bir Mısırlı köylüye ait olduğunu ortaya çıkarmasıydı.



O ŞİMDİ MAHPUS:

Devletin güvenlik güçleri, 1980’lerden bu yana hak bildiği yolda hiçbir engel tanımaksızın ilerleyen sahte astro-fizikçi Bülent Ayberk’in -yirmi yıllık bir gecikmeyle de olsa- nihayet farkına vardılar ve onu geçtiğimiz günlerde yoğun bilimsel çalışmalarından birazcık sıyrılıp istirahat edebilmesi için cezaevine gönderdiler.



YENİ BİR İNTERNET HURAFESİ:

Son zamanlarda giderek popüler olmaya başlayan internet hurafelerinden biri de yukarıdaki "gizemli" fotoğraf...

Onu sanal ortamda elektronik posta zincirleri oluşturarak yaymaya çalışanlara göre, bu fotoğraf Hz. Peygamber'in Medine'deki kabrini gösteriyor. Oysa Güven'in Konya'da çektiği alttaki fotoğrafa bakılırsa, burası düpedüz Mevlânâ Hazretleri'nin türbesi!

* * *

 

 

Bu sayfada kullanılan resim ve içeriğin tüm hakları www.karakutu.com - www.haber7.com sitelerine aittir.

Link verilerek, kaynak belirterek dahi olsa hiç bir şekilde alıntılanamaz, tekrar yayınlanamaz.


 
İlgili Bağlantılar
· Daha fazla Ali Murat Güven
· Haber gönderen karakutu


En çok okunan haber: Ali Murat Güven:
“Sahte Profesör Hans Von Aiberg” 2.Bölüm


Haber Puanlama
Ortalama Puan: 4.11
Toplam Oy: 18


Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:

Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü


Seçenekler

blink it

tag on del.icio.us

digg this

Wi Live

furl it

reddit this

search technorati

Save to YahooMyWeb 
Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa

 
Bu Haberi Arkadaşına Gönder Bu Haberi Arkadaşına Gönder




 ADnet Reklamları

Siz de reklam verin »


İlgili Haberler

“Sahte Profesör Hans Von Aiberg” 1.Bölüm
“Sahte Profesör Hans Von Aiberg” 2.Bölüm
Hans Magnus Enzensberger
DINITIA SMITH: Kurt Vonnegut Bu gezegeni terk etti
Allah sizden razı olsun, Bay Vonnegut
Jeff Buckley: Grace
Duruş
Led Zeppelin: Black Dog
Les Miserables-Sefiller 2.Bölüm
Serseriler, Kopuklar, Külhanbeyleri 2.Bölüm

Üzgünüm, bu yazı için yorumlar aktif değil.
 




 

Karakutu.Com - Karakutu.tv - KaraSozluk.Com - MustafaYuce.Com
 


 Karakutu.com Sitemap RSS - Sadece Başlıklar RSS - ÖzetliAdd to Google

PHP-Nuke