Yel değirmenleri ile savaş
Günün ortasına doğru Don Kişot ile Sanço Panza epeyce uzaklara gitmiş
bulunuyorlardı. O kadar uzaklara ki ikisi de artık köylerini akıllarına
getirmiyorlardı. Köylü için bu yolculuk çok yorucu idi.
On iki saat kırların
içinde eşekle gitmek değme babayiğidin harcı değildi. Don Kişot'un hiç durmağa
niyeti yok mu idi?
Az sonra Şövalye uzakta otuz kadar yel değirmeni gördü ve sevinçle bağırdı:
— Sanço dostum; talih bize dilediğimizden fazla gülümsüyor. Karşıdan bizim
gelişimize bakan şu devler alayına bak. Onlarla savaşmak Tanrı yolunda gaza
etmektir. Onların sırtlarını yere getirdiğim zaman varlarına yoklarına el
koyarak zengin olacağız.
Sanço'nun gözleri yerinden fırlamış:
— Devler mi Senyör Şövalye, dedi, nerede görüyorsunuz devleri!
Adamcağızın yüreği pek rahat değildi. Devlerle yapılacak bir savaşın nasıl
biteceğini evvelden kestirmek mümkün müdür?
Don Kişot içini çekti:
— Dostum Sanço! Nasıl oluyor da görmüyorsun onları! Bak hep birden ayağa
kalkmışlar, bizi tehdit ediyorlar. Yolumuzu kesmek için bütün ufku tutmuşlar.
Sanço Panza cevap verdi:
— Aman Efendimiz, sizin gördüğünüz dev alayı değil kendi halinde değirmenlerdir,
kollan sandığınız şeyler de onların kanatlandır.
Şövalye ekşi bir sesle:
— Sus dostum, dedi, sen bir şey anlamıyorsun. Ben dev dedim mi dev olduklarına
inanmalısın onların. Sen onlarla savaşmaktan korkuyorsan eşeğinden iner, duaya
başlarsın. Prenses Dulcinee yardımcım olsun benim; çünkü vakit geçirmeden ben
onların canını alacağım.
Köylü nafile yere etrafına bakmıyordu. Ona göre bunlar yel değirmenlerinden
başka bir şey değillerdi ve bir parça rüzgâr çıkmış olduğu için hep birden
kanatlarını döndürmeğe başlamışlardı.
Don Kişot:
— Bak bak diyordu, nasıl savaşa hazırlanıyorlar. Birden bire atını mahmuzlayarak
en yakındaki değirmene saldırdı.
Sanço:
— Aman Efendimiz, geri dönün Allah aşkına, diye bağırıyordu.
Fakat Don Kişot onun haykırışlarını işitmiyor, naralar atarak değirmenlere
yaklaşıyordu.
— Kaçmaya uğraşmayın alçaklar, namussuz korkaklar, yer yüzünü vücutları ile
pisleten iğrenç mahluklar !
Bir tek şövalye sizinle savaşacak ve şimdiden tezi yok hepinizin leşini yere
serecek.
Yel değirmenleri rüzgâr içinde, dönüşlerini hızlandırıyorlar ve Don Kişot’un
öfkesini arttırıyorlardı.
— Haydutlar! Ellerinizde kılıçlarınızı çevirmeniz hiç bir şeye yaramaz. Sizden
korkan yok. Şimdi kafalarınızı uçuracağım. Kaçmayın, bekleyin beni!
Sonra canını Dulcinee de Toboso'ya emanet etti:
— Yetişin imdadıma Prenses; çünkü Şövalyeniz tehlike içindedir. Sizin şan ve
şerefiniz adına bu namussuzların hepsini yer yüzünden kaldıracak.
Tepeden tırnağa zırhına bürünmüş, sol eli ile sımsıkı mızrağını kavramış olduğu
halde, dört nala, birinci değirmenin yanına vardı. Var kuvveti ile kanatlardan
birine saldırdı ve bir anda onun iplerine takıldı. Rossinante yandaki tarlanın
içine fırlamıştı. Biçâre şövalye, vücudunu bu kanada o kadar kuvvetle
kaptırmıştı ki, vaktinde kendini kurtaramadı ve onunla beraber göğe doğru bir
uçuş yaptı. Kendini baş aşağı, tepede gördüğü zaman dehşete kapıldı ve bütün
kuvvetiyle iplere yapıştı. Tekrar yere iniyordu. Baş dönmesinden midesi bulanmış
bir hal de bir ikinci sefer göğe uçtu. Kanat çatırdıyor, fakat rüzgârın hızı ile
yoluna devamdan geri kalmıyordu.
Bu manzarayı uzaktan gören Sanço mümkün olduğu kadar süratle koştu.
— Şövalye Efendimiz, ben demedim mi size? Bakın nerelere tünediniz. Ben şimdi ne
yapayım da sizi kurtarayım. Hey değirmenci efendi, durdur şu makinayı Allah’ını
seversen. Değirmenci olacak herif işitmiyor musun?
Don Kişot o esnada seyahatine devam ederek kanatla beraber çıkıp iniyor ve
aşağıya fırlayarak kafasını parçalamak korkusu ile bir tek hareket yapmağa
cesaret edemiyordu.
En sonra değirmenci, penceresinden kafasını çıkardı ve manzarayı çok tuhaf
bularak kahkahalar atmağa başladı. Kendisini değirmenin kanadı içine atmış olan
bu deli kimdi?
Sanço bağırıyordu:
— Hay Allah cezanı versin. Durdur şu makineyi. Efendimin ne halde olduğunu gözün
görmüyor mu?
Fena adam olmayan değirmenci, değirmeni durdurmağa razı oldu ve çok geçmeden
kanatlar hareketsiz kaldılar. Bir an sonra da sadık seyis efendisini kurtardı ve
çimenlerin üstüne uzatarak içini çekti:
— Gördünüz ya Efendimiz. Hakkım yok muymuş? Şövalye:
— Kes sesini, dedi, bilirsin ki asil Şövalye savaşları sanatına senin aklın
ermez. Ben karşımda devler gördüğümü pekâlâ biliyorum.
— Bunlar değirmendir Senyör Şövalye.
— Ben ne söylediğimi biliyorum. Bunlar sahiden değirmen iseler demek ki, benim
fenalığımı isteyen sihirbaz Freston devleri değirmene çevirmiştir: onları
vereceğim cezadan kurtarmak için. Freston edepsizin biridir, ilk önce
kitaplarımla okuma odamı elimden aldı. Şimdi de düşmanlarımı koruyor. Kendisini
ve melun soyunu kahredeceğim gün elbette gelecek. Sanço:
— Ne diyeyim. Allah yardımcınız olsun, diye içini çekti.
Sonra Don Kişot'u ayağa kaldırdı, omzunu fena halde çarpmış ve örselemiş olan
Rossinante'ın eyerini düzeltti ve efendisini ata bindirdi.
Değirmenci penceresinden gülmekte devam ediyordu. Değirmeni tekrar işletmişti;
iki arkadaşın uzaklaşmalarını seyrediyordu.
Sanço:
— Şimdi nereye gidiyoruz? diye sordu. Don Kişot:
— Lapice limanı yolunu takip ediyoruz, dedi, burada bir çok maceralara tesadüf
edeceğimize şüphe yoktur, inan bana.
— Belki bizim adayı da buluruz değil mi?
— Ona hiç şüphe yok.
Sanço efendisinin peşinden giderken şiddetli bir açlık hissediyordu. Buna uzun
zaman dayanamadı ve Don Kişot'a sordu:
— Yemek saati gelmedi mi Efendimiz? Şövalye cevap verdi:
— Benim iştahım yok. Sen istersen ye.
Don Kişot'un bu sözü tekrar etmesine gerek kalmadı . Sanço eşeğinin üzerinde,
olabildiğince uygun bir vaziyet aldı, heybesinden yiyecekler çıkararak bir
yandan yemeğe bir yandan yürümeğe başladı. Ara sıra elindeki su kabağını
dudaklarına götürüyor ve o kadar keyifle içiyordu ki, her görenin ağzı
sulandırabilirdi. Sanço karnını doyurduktan sonra çok ferahladı ve maceracılık
zanaatı için yeniden heyecan duymağa başladı.
Köylü öğleden akşama kadar efendisini büyük bir gayretle takip etti. Şövalye
ancak ortalık kararırken mola vermeğe razı oldu. Durmadan Dulcinee de Toboso'yu
düşünüyor ve derin derin göğüs geçiriyordu. Okuduğu şövalye masallarından
parçalar hatırlıyor ve yanında yatan arkadaşını uyandırmadan onları yavaş yavaş
okuyordu.
Sabah olduğu zaman Don Kişot, seyisini uykudan uyandırmak için avaz avaz
bağırmağa ve olanca kuvvetiyle onu sallayıp sarsmağa mecbur oldu.
Köylü ilk önce kendisini evdeki yatağında bulmadığına şaşmış göründü, gözlerim
iri iri açarak etrafına baktı.
Don Kişot ona:
— Söyle bakalım Sanço dostum, dedi, sen nerelere gittin ki etrafını tanımıyor
görünüyorsun.
— Ah Senyör Şövalye. Adama gittim ve oralardan pek hoşlandım.
Şövalye neşe ile:
— O da olacak yakında, dedi. Şimdi davran da yola çıkalım. Yeni maceralarla
karşılaşmak için pek sabırsızlanıyorum.
Biraz sonra Lapice limanına vardılar ve Don Kişot atından indi. Yine neşe ile
Sanço'ya:
— Sanço dostum, dedi, maceraların en güzeline burada rastlayacağız. Yalnız
şimdiden haber vermeliyim sana. Şövalyelerle dövüştüğüm zaman beni en büyük
tehlike içinde görsen bile elini kılıcına götürmekten sakın.
— Bunun için benden emin olabilirsiniz Senyör Şövalye. Size itaat edeceğim. Ben
zaten yaradılıştan barışı pek seven bir adamım, rahat ve huzurumdan başka bir
şeye aldırış etmem.
— Gayet iyi edersin. Fakat ayak takımının hücumuna uğrarsam yardım edebilirsin.
Buna müsaade vardır. Fakat ahlâksız bir seyis sana çatacak olursa...
— Onu düşünmeyin Senyör. Ben kendimi korumasını bilirim.
— Bir saniye şüphe etmem bundan Sanço dostum. Senin yaradılıştan ne kadar
kahraman bir adam olduğunu biliyorum. Fakat sakın ola ki bir şövalyeye karşı
kılıç
çekmeyesin. Bana yardım için yapabileceğin tek şey benim düşmanlarımı yenmeme
dua etmekten ibarettir.
— Yemin ederim ki, bundan asla geri durmayacağım sevgili Efendini. Sizin için
lazım gelen bütün duaları okurum.
O esnada bir çayırlığa vardılar. Otlar taze idi. Bir dere o kadar neşe ile
akıyordu ki, Don Kişot bir mola vermeğe razı oldu. Sanço sevincinden uçuyordu.
Bu duruştan faydalanarak heybeyi bir sefer daha ziyaret etti ve içinden
çıkardığı yiyecekleri pek fazla teşrifata lüzum görmeden efendisiyle paylaştı.
Köylü, Rossinante ile eşeği bağlamağa lüzum görmemişti. Onları o kadar yumuşak
huylu biliyordu ki, pek uzağa gitmelerinden korkmuyordu.
Kahramanlarımız kendilerini bu ziyafete öylesine vermişlerdi ki, yirmi kadar
katırcının, Rossinante'ın eyerini ve eşeğin yüklerini aşırmağa kalkmış
olduklarını pek çabuk farketmediler. Don Kişot bağırdı:
— Dostum Sanço. Anladığıma göre bu adamlar asil şövalyeler değil, ayak takımı
rezil ve serseri heriflerdir. Hayvanlarımıza el dokundurmak suretiyle bize
ettikleri hakaretin öcünü almama yardım edebilirsin.
Sanço:
— Aman efendim, biz bu heriflerle nasıl başa çıkabiliriz. Onlar yirmi kişi, biz
iki. Kendimizi param parça ettireceğiz.
Şövalye:
— Hiç korkma, dedi, ben tek başıma onların yüz tanesine bedelim, inan buna.
Don Kişot hemen kılıcını çekti ve katırcıların üzerine atıldı. Sanço da içini
çekerek aynı şeyi yaptı ve cesaretle kalabalığın içine atıldı.
Hiç şüphesiz Don Kişot'un ilk vuruşu başarılı oldu ve düşmanlardan birini savaş
dışı etti. Fakat ötekiler kılıçlarına yapıştılar ve o kadar iyi iş gördüler ki,
savaş çabucak sona erdi. Sanço hemencecik yere yuvarlanmış, Don Kişot'un
cesareti ise onu daha iyi bir akıbetten kurtaramamıştı. O da çayırların üzerine
ve Rossinante'in ayakları dibine sırtüstü uzandı. Katırcılar bunu görünce, bir
yerden ansızın yardım gelmesinden korktular ve daha fazla durmadan katırlarını
sürüp gittiler.
İlk kendine gelen Sanço oldu. Acı acı inlemeğe başladı ve sürüne sürüne, ölmüş
sandığı Don Kişot'un yanına gitti:
— Ah Senyör Don Kişot, ah benim efendim!.. Bakın ne hallere geldik siz de, ben
de...
Don Kişot da kendine geldi ve gözlerini açtı.
— Ah Efendimiz! Siz ölmediniz ya! Şövalye şikâyetli bir sesle:
— Pek zannetmiyorum, dedi.
— Söyleyin bana Senyör. Fierâbras dediğiniz ve hassalarını bana sık sık
methettiğiniz o içkiden bir iki yudum içebilir miyim? O belki yaralar kadar
kırık kemiklere de iyi gelir.
Don Kişot:
— Dostum Sanço! Yanımda olaydı hemen verirdim.
— Hiç yok mu Senyör?
— Hayır zavallı Sançocuğum. Fakat yemin ederim ki, iki güne varmaz bir çamçak
dolusu gelecek o içkiden.
— iki güne kadar ayağa kalkabileceğimizi sanıyor musunuz Senyör?
— Doğrusunu istersen kendimi pek kırılıp dökülmüş hissediyorum. Fakat kabahat
bende. Ben böyle ayak takımı aşağılık heriflerle dövüşe kalkacak adam değildim.
Bana yalnız silâhlı şövalyelerle savaşmayı emreden Şövalyelik kanunlarına
riayetsizlik ettim. Bunun için talih bize güler yüz göstermedi.
— Keşke bu kanunu kavgaya girişmeden önce hatırlamış olsaydınız.
— Fakat sana haber vereyim ki, böyle hallerde kavgaya girmek bana değil sana
düşer. Ben şövalyelerle dövüşürüm, sen baldırı çıplaklarla. Bundan sonra böyle
insanlarla karşılaşacak olursak benden iş bekleme. Onlarla boğuşmak senin
işindir. Olurda, o sırada bir şövalye onların yardımına gelecek olursa, sana
yemin ederim ki, onu dünyaya geldiğine pişman ederim. Fakat aşağılık hırsızlarla
boğuşmak senin vazifendir. Sanço Panza içini çekti:
— Pek acele etmeyin Senyör. Benim yalnız ayak takımı ile de dövüşmeğe meraklı
olduğumu sanır mısınız? Ben kavgaları ve tartışmaları hiç sevmem. Sonra Tanrı
bize gördüğümüz hakaretleri affetmeyi emretmemiş midir? Ben kendi hesabıma bana
edilen ve edilecek olan hakaretleri affetmeye razıyım.
— Çok asil bir şey olan gezici şövalye mesleğini pek iyi anlamıyorsun da ondan.
Konuşmağa halim olaydı sana bunu uzun uzadıya anlatırdım. Fakat şunu bilmelisin
ki, okuduğum şövalye kitaplarında başarıya ermeden önce bir takım
talihsizliklere uğramamış tek bir şövalye yoktur. Sana en aşağı yirmi misal
gösterebilirim.
— Size ben kolayca inanırım Senyör Don Kişot.
— Fazla konuştuk dostum Sanço. Rossinante'in ne halde olduğunu görsek daha iyi
olur.
— O zavallı hayvan da maceradan payını almıştır. Bakın ne kadar hasta. Hem niçin
olmasın. O sizden ve benden daha az şövalyedir? Bana parmak ısırtan şey eşeğimin
bir kılma zarar gelmemiş olmasıdır. Eşeğim, karşımızda, mükemmel bir ziyafet
yemeği yemiş gibi dipdiri ve keyiflidir.
— Tanrının inayetine dikkat et. Hiçbir felâket yoktur ki insana çıkacak bir kapı
bırakmamış olsun. Eşeğin işimize yarayacak. Hiç şüphe yok ki, bir şövalye için
eşeğe binmek büyük şeref sayılmaz. Fakat bir yerde okuduğumu hatırlıyorum ki,
Baküs’ün sütbabası olan ihtiyar Silene güzel bir eşeğe binmişti. Demek ki biz de
şerefimizden pek fazla bir şey kaybetmeden aynı şeyi yapabiliriz.
Sanço cevap verdi:
— Eşeğimin üstünde oturabilirseniz çok mükemmel olur. Fakat sanırım ki, orada
bir büyük un çuvalına benzeyeceksiniz.
— Yetişir sevgili dostum. Şimdi sen ayağa kalkmağa gayret et ve beni eşeğine
bindir. Bu uğursuz yerde daha fazla kalmamız hayırlı olmaz.
Sanço zor sıkı ayağa kalktı. Fakat bir ok yayı gibi iki büklüm duruyor ve bir
türlü belini doğrultamıyordu. Eşeğim çağırdı ve o kadar gayret sarfetti ki
nihayet efendisini onun sırtına yüklemeğe muvaffak oldu. Sonra atı yerinden
kaldırarak eşeğin kuyruğuna bağladı ve kendisi yine o iki büklüm vaziyette
durmadan inleyip şikâyet ederek yola düştü.
Sanço akşama kadar yürüdü ve ancak gün batarken karşıda bir han gördü. Bu
manzara ona bir parça cesaret verdi.
— Efendimiz, karşımda çok güzel manzaralı bir ev görüyorum. Uyanın da bunun
sahiden bir han olup olmadığını söyleyin.
Don Kişot gözlerinden birini açtı; fakat binayı görür görmez bunun bir şato
olduğunu ve Sanço'nun hiç bir şeyden anlamadığını söyledi.
Seyis mırıldandı:
— Şato olmuş, han olmuş, benim için ikisi de bir. Her halde az çok yardım
göreceğimiz bir yer burası. Bize lazım olan da bu değil mi?
— Dur Sanço, rica ederim. Nöbetçiler tarafından ilan edilmeden bir kaleye
girilemez. Onlardan birinin boru çalmasını ve köprüyü indirmesini bekle.
— Sevgili Efendim. Siz uyuyordunuz da boruyu ondan işitmediniz. Köprünün
indirildiğim ve kapının açıldığını gözümle gördüm. Bizim için avluya girmekten
başka yapılacak iş kalmamıştır.
Köylü daha fazla tartışmak istemediği için böyle konuşuyor ve Don Kişot'un,
kendisine hak verilirse memnun olacağım biliyordu.
Devamı Haftaya