III
Fantin'in bu acıklı hikâyesi kendisine esir satın alan Sosyetenin sonu gelmeyen
öyküsüdür. Kimden kurtarılıyordu bu esir? Açlıktan, sefaletten mi? Belki, bir
lokma ekmeğe sayılan bir ruh.
Bu kadar dert gören Fantin, eski kişiliğinden çok şey yitirmişti. Çamura
bulandıktan sonra mermer kesildi. Ona dokunan üşürdü. O her şeye boyun eğmiş,
tüm acıları çekmiş her şeyinden vazgeçmişti. Çok ağlamıştı, artık göz yaşlan da
kurumuştu. Hiçbir şeyden ürkmüyordu, dünya üzerine yıkılsa kendisine vız
gelirdi. Yitirecek neyi kalmıştı ki? Neden korkacaktı? Istırap uçurumunun ta
dibine kadar inmemiş miydi? Yine de biçare kadın çilesinin sona erdiğini
sanmakla aklanıyordu, hayır henüz eziyet ve sıkıntıları bitmemişti.
Her kasabada her kentte yan gelip keyfine bakan ailesinin geliriyle yaşayan
mirasyediler bulunur, Montröy sür Mer'de de, böyle züppelere çok rastlanırdı.
Karlı bir günde, yine böyle kendisini beğenmiş bir kentsoylu, altın saplı
bastonunu sallayarak, kentin en son moda gazinosunun önünde duruyordu.
Bu arada, sırtında balo elbisesi, saçlarında çiçekler, kaldırımlarda bir aşağı
bir yukarı gezinen bir zavallı kadın, her önünden geçtiğinde adam ona çirkin
çirkin takılıyordu. Kendini beğenmiş şişko mirasyedi, ona söz atmakla espri
yaptığını sanıyordu. Kadına şöyle sesleniyordu:
— Hey! Ne kadar çirkinsin, dişin tırnağın dökülmüş, yıkıl karşımdan...
Bu cici beyimizin adı Mösyö Bamatabuva idi. Oysa bir hayalet gibi kederli ve
süslü kadın da, bizim Fantin'den bir başkası değildi. Boş gezenin boş kalfası,
kadının bu ilgisizliğine dayanamazdı, birden kaldırımdan bir avuç kar alarak,
bunu kadının çıplak ensesinden aşağı soktu. Kaldırım gülü, acı bir feryat
kopardı ve dişi bir kaplan gibi, adamın üzerine atılarak, onun yüzünü tırmaladı.
Bu arada şık beyimizin şapkası yere düşmüştü, kadın onu bir güzel çiğnedi.
Dişsiz ağzını açarak en kötü ve en kaba küfürleri de sıralamaktan geri kalmadı.
Bu gürültüyü duyan subaylar gazinodan çıktılar, kalabalık kadınla adamı çevirdi.
Kimi alkışlıyor, kimisi de gülüyordu. Kadınla, adam birbirlerine girmiş kedi
köpek gibi boğuşuyorlardı. Kadın yumruk ve tekme atıyordu durmadan. Saçları
kesik, dişsiz kadın öfkesinden daha da çirkin olmuştu. Hatta korkunç denecek
kadar iğrençti.
Birden kalabalıktan birisi, uzun boylu bir adam ayrıldı, kadının çamurlu saten
elbisesinin yakasından yakaladı ve müthiş bir sesle ona:
— Peşimden gel, dedi.
Kadın başını kaldırdı, birden öfkeli sesi boğazında düğümlendi. Gözleri
bulanmış, yüzü sapsarı kesilmişti, dehşetten titriyordu. Javer'i tanımıştı.
Şık mirasyedimiz, bu fırsattan yararlanarak oradan uzaklaştı. Javer, seyircileri
eliyle uzaklaştırdı ve peşinden sefil kadını sürükleyerek, koşar adımlarla,
karakola doğru ilerledi.
Fantin bir robot gibi polis şefinin peşinden yürüyordu. Seyirciler bu görüntüden
çok keyiflenmiş kötü şakalar yaparak onları uğurladılar.
Komiserlik, alçak tavanlı loş bir odaydı. Javer, kadınla birlikte içeri girdi.
Fantin girer girmez, ürkmüş bir köpek gibi bir köşeye sindi.
Nöbetçi çavuş, bir mum getirdi, Javer masa başına geçti bir-şeyler yazmaya
koyuldu. İşini bitirdiğinde imzasını attı, kâğıdı katladı ve çavuşa uzattı:
— Haydi yanına üç adam al ve kızı cezaevine götür. Daha sonra Fantin'e dönerek:
— Altı ay yatacaksınız, dedi.
Mutsuz kadın ürperdi, dehşete düşmüş gibi haykırdı:
— Ne? Altı ay mı? Altı ay hapis mi yatacağım? Altı ay, günde yedi metelikle ben
ne yaparım? Ya kızım, ne olacak? Kozet, zavallı Kozet'im. Fakat Tenardiye'lere
daha yüz frank borcum var, bunu biliyor muydunuz Müfettiş Bey?
Adamın çamurlu çizmeleriyle kirlenmiş taşların üzerinde sürüklenerek Javer'in
dizlerine sarıldı:
— Mösyö Javer, diye yalvardı, iyi kalpli Mösyö Javer, ne olur beni bağışlayın.
Size yemin ederim ki, pek de haksız sayılmam. Siz görseniz bana acırdınız.
Hiçbir şey yapmadığım halde, şu kentsoylu gelip sırtıma bir avuç kar attı. Oysa
ben onu hiç tanımazdım bile. Ona bir kötülük yapmamıştım ki, neden böyle
saldırdı? Birden kendimi kaybettim. Aslında ben biraz hastayım beyim, hem de
durmadan beni kızdırıyordu, bana dişin yok, çirkinsin diyordu.
Evet dişim olmadığını ben de biliyordum, ona cevap bile vermiyordum, eğlenmek
isteyen zengin bir bey diyordum kendi kendime, tam o anda birden ta içimi
ürperten şu karları sırtıma attı. Mösyö Javer; iyi kalpli efendim, seyirciler
arasında yalan söylemediğimi görenler oldu. Belki kızmakta, hata ettim. Belki
beyin şapkasını çiğnemekle yanlış yaptım o buz gibi şey omuzlarımdan aşağı
inince, birden kendime hâkim olamadım. Ne olur efendiciğim, o beyi bulup
kendisinden özür dileyeceğim, belki o da beni bağışlar. Cezaevinde, günde ancak
yedi metelik kazanıldığını bilir misiniz? Oysa benim yüz frank biriktirmem
gerekiyor, aksi halde yavrumu sokağa atacaklar. Oh yâ Rabbim, çocuğum yollara
düşecek, ben ne yaparım? Onu alamam ki. Yaptığım iş, öylesine kötü ki o
Kozet'çiğim, o benim küçük meleğim. Size söylüyorum, onu barındıran anlayışsız
köylüler, acıma nedir bilmezler. Yalnızca para isterler, para, para. Beni
tutuklamayın, çocuğum sokağa atılacak bize acıyın Mösyö Javer.
Aslında ben kötü kadın değilim aç gözlülük ve şehvet yüzünden düşmedim bu yola.
Sefalet, beni bu çukura sürükledi. İspirto içiyorsam, yine de sefaletten hiç
değilse, kısa bir süre için kendimi unutamıyorum. Daha mutlu olduğum günlerde,
dolaplarıma baksanız düzenli bir kadın olduğumu görürdünüz. Çamaşırlarım dizi
dizi idi, bana acıyın Mösyö Javer.
İki büklüm olmuş hıçkırıklarla ağlıyor, bir yandan da yalvarıyordu. Çıplak
ellerini burkuyor, kesik kesik içi paralanır gibi öksürüyordu. Büyük acılar, en
sefilleri bile değiştiren ilâhi bir nura benzer. O anda Fantin, güzel bile
olmuştu. Arada bir duruyor ve polisin ceketinin eteklerini öpüyordu. Taştan bir
kalbi yumuşatabilirdi fakat Javer yumuşamadı.
Bu kaldırım kızı, bir kentsoyluya hakaret etmişti, bu onun için bağışlanmayacak
bir suçtu.
— Haydi haydi, dedi, sonunda seni çok dinledik. Her şeyi söyledin mi? Haydi yürü
artık, Ulu Tanrı bile, seni kurtaramaz.
İşte o zaman Fantin yargının kesin olduğunu anladı, yere yığılarak:
— Bağışlayın diye inledi. Javer sırtını döndü.
Jandarma erleri kadını kollarından yakaladılar.
Birkaç dakikadan beri içeri birisi girmişti. Adam kapıya dayanmış ve biçare
Fantin'in acı dolu sızlanmalarının hepsini dinlemişti.
Kalkmak istemeyen sefil kadını, erler sürüklerken, bir adım atarak gölgelerden
çıkan adam:
— Bir dakika lütfen, dedi.
Javer, başını kaldırdı. M. Madlen'i tanımıştı. Şapkasını çıkartarak onu saygı
ile selâmladı:
— Affedersiniz Vali bey...
Vali bey sözü Fantin'in üzerinde acayip bir tepki yarattı. Birden hayalet görmüş
birisi gibi, kollarını uzattı, kendisini tutan askerleri itti ve olağanüstü bir
güçle yerinden fırlayarak, yeni gelene yaklaştı:
— Demek Vali sensin ha.
Daha sonra bir kahkaha atarak, onun yüzüne tükürdü. M. Madlen yüzünü silerek:
— Mösyö Javer, bu kadını serbest bırakın, dedi.
Javer, çıldıracağını sandı. Bu anda tüm hayatında duymadığın en şiddetli
duyguların etkisindeydi. Bir sokak kadını bir genelev kızı valinin suratına
tükürüyordu, bu öylesine korkunç bir şeydi ki yüz yıl yaşasa böyle birşey
göremezdi. Bu arada beyninde bir yakınlaşma yaparak bu kadının kim olduğunu ve
Vali'nin kim olabileceğini düşününce bu saldırıyı normal görür gibi oldu. Fakat
Vali'nin yüzünü silerek: "Bu kadını serbest bırakın," demesi onu büsbütün
şaşırttı. Artık şaşacak şey kalmamıştı. Bir an dilsiz gibi durdu.
Bu sözler Fantin'yi de çok şaşırtmıştı, birden çıplak kolunu kaldırarak düşmemek
için sobanın anahtarına tutundu. Çevresine bakınarak, kendi kendine konuştu:
— Serbestim ha? Demek beni bıraktınız? Bunu kim söyledi? Hayır, o söyleyemez
yanlış duymuş olacağım. Bu canavar Vali demedi, değil mi? Evet siz söylediniz.
Beni serbest bıraktıran sizsiniz, Mösyö Javer, iyi efendim benim. Evet sizin
bana acıyacağını biliyordum. Her şeyi söyleyeceğim ve benim gitmeme ses
etmeyeceksiniz, değil mi? Bu canavar Vali, bu kart hergele, beni işimden
attırdı. Evet, her şeye o sebep oldu. Evet Mösyö Javer, ben fabrikada çalışıyor
pekâlâ hayatımı kazanıyordum, günün birinde bu taş kalpli herif beni işten
kovdurdu. Olur şey mi namuslu namuslu ekmeğini kazanan bir kadını işinden
çıkarmak? Ondan sonra, iş bulamadım, para tükendi ve felâketler birbirini
kovaladı. Aslında siz polis beyler, şu cezaevi müteahhitlerinin zavallı
dikişçilere zarar vermesini önlemelisiniz. Gündeliklerimiz on iki metelikten
dokuz meteliğe İndi.
Bakın size bunu anlatayım: Gömlek dikerek günde on iki metelik kazanırken, iyi
kötü yaşabiliyordum. Fakat gündelik dokuz meteliğe inince, ne yapabilirdim.
Kozet için para göndermek gerekiyordu. Saçlarımı sattım, dişlerimi sattım,
bundan böyle tek satacak vücudum kalmıştı.
İşte bu yüzden kaldırımlara düştüm, küçük Kozet'imi beslemek için... İşte
anladınız mı, bütün felâketime şu hain valinin sebep olduğunu. Evet belki o
beyin şapkasını çiğneyerek ezdim, fakat o da karla ıslatarak elbisemi
mahvetmişti. Biz zavallı kadınlar geceleri için bir tek ipekli elbisemiz var.
Bakın Mösyö Javer, ben kimseye bir kötülük yapmadım, benden çok daha hain
kadınlar, çok daha mutlu. Oh Mösyö Javer beni serbest bıraktığınızı siz
söylediniz değil mi? Hakkımda bir araştırma yapın ev sahibim kiramı düzenli
ödediğimi size söyleyecek. Of Tanrım, özür dilerim istemeyerek sobanın
anahtarını oynattım oda dumana boğuldu.
M. Madlen, onu dikkatle dinliyordu. O konuşurken yeleğinin cebinden kesesini
çıkartmış ve açmıştı, Fantin'e sordu:
— Borcunuz ne kadardı?
Javer'den başkasına bakmayan Fantin, ona döndü.
— Sana ne, dedi. Ben seninle konuşmuyorum.
Daha sonra askerlere döndü:
— Siz de gördünüz ya aslanlarım, nasıl tükürdüğümü o pisin suratına. Ha ihtiyar
vali, buraya beni korkutmaya geldin ama hiç tasalanma seni kim takar? Ben sadece
Mösyö Javer'den korkarım. İyi kalpli Mösyö Javer'den korkuyorum.
Böyle konuşarak yeniden polis memuruna döndü:
— Aslında siz haklıydınız Mösyö Javer. Ben kabahatliyim sırtıma azıcık kar
attıysa kıyamet kopmazdı ya! O bey bunu gülmek için yapmıştı. Subayları
güldürmek istemişti. Bizim işimizde bu değil mi, erkekleri eğlendirmek? Elbette
siz görevinizi yaptınız, suçlu olduğum için beni tutukladınız. Fakat iyi kalpli
olduğunuzdan, size anlattıklarımdan sonra bana acıdınız ve beni bağışlamaya
karar verdiniz. Bir daha yapmam efendim, fakat bu kar sırtımı dondurmuştu,
hastayım geceleri çok öksürüyorum midemde beni yakan bir ateşten top var sanki.
Doktor bana, kendine iyi bak demişti. Bakın ellerim nasıl ateş gibi.
Artık ağlamıyordu, okşayıcı cilveli bir sesle konuşuyordu. Beyaz billur gibi
gerdanına Javer'in kıllı elini dayadı.
Birden silkinerek, eliyle eteklerini düzeltti ve kapıdaki askerleri başıyla
selâmlayarak:
— Haydi civanlarım, dedi. Müfettiş bey, beni serbest bıraktı. Elini tokmağa
koydu, bir dakika sonra, sokağa çıkıyordu.
O ana kadar taş kesilmiş gibi olduğu yerde kalan Javer, bir canlandı.
— Çavuş, diye haykırdı. Ne yapıyorsunuz? Uykuda mısınız, baksanıza kahpe
gidiyor. Onu kim serbest bıraktı?
— Ben, dedi Madlen.
Javer'in haykırışında titreyerek olduğu yerde kalan Fantin, birden gözlerini
Valiye dikti. Tek kelime söylemeden tek bir jest yapmadan, bakışlarını Javer'den
Valiye, Validen Javer'e gezdirdi.
Javer, kısık bir sesle:
— Fakat bu imkânsız Vali Bey, dedi.
— Neden?
— Çünkü bu sefil kadın, bir kentsoyluya hakaret etti. Vali M. Madlen, sakin bir
sesle:
— Mösyö Javer, dedi. Sizin görevine sadık, dürüst bir memur olduğunuzu bilirim.
Bakın size işin aslını anlatayım. Siz kadınla buraya gelirken ben de meydandan
geçiyordum, kalabalıktan olayi sorup öğrendim. Aslında suçlu olan bu zavallı
değil, tutuklamak isterseniz, o kentsoyluyu yakalatın. Javer atıldı:
— Fakat bu kahpe az önce size hakaret etti.
— Bu bana ait bir sorun. Hakaret beni ilgilendirir.
— Hayır Vali bey, bu hakaret sizin şahsınızda Hükümet otoritesini ilgilendirir.
M. Madlen:
— Bana bakın Javer, dedi. İlk adalet vicdandır. Kadının anlattıklarını duydum.
Ben ne yaptığımı biliyorum.
— Görevim bana bu kadının altı ay yatmasını emreder. M. Madlen, tatlı bir sesle:
— Beni dinleyin dostum, dedi. Kadın bir gün bile yatmayacak. Size kanunen seksen
birinci maddesini hatırlatırım. 1799 yılının 13 Aralık ayında çıkartılan bu
kanunda...
— Vali bey izin verin.
— Tek söz yok.
— Oysa.
— Çıkın dışarı.
Javer, kurşun yemiş bir asker gibi dimdik bu darbeyi karşıladı. Valiyi yere
kadar eğilerek selâmladı ve kapıdan çıktı.
Fantin, kapıya yaslanmış, dehşet dolu gözlerle bu sahneyi izlemişti.
Genç kadının ruhunda korkunç bir kasırga kopuyordu. İki zıt kudretin kendisi
için çarpışmasına şahit olmuştu. Adamların ikisinin de ellerinde hayatı, ruhu ve
çocuğu vardı. Bunlardan biri, onun karanlıklardan kurtarmak istiyor, diğeri
uçurumlara fırlatıyordu. Heyecanı arasında, genç kadına bu adamlar dev gibi
görünmüştü. Bunlardan birisi ifrit, diğeri koruyucu meleği gibi konuşuyordu.
Oysa kendisine el uzatan kurtarıcı, kendisini hayata aydınlığa çıkartmak isteyen
adam, o güne dek, nefret ettiği ve az önce suratına tükürdüğü Vali idi. Hakaret
gören adam onu kurtarıyordu. Yoksa Fantin, aldanmış mıydı? Yoksa bütün
inançlarını değiştirmesi mi, gerekiyordu. Artık hiçbir şey bilemiyordu.
Tir tir titriyordu. Şaşkın şaşkın dinledi. M. Madlen'in sözlerini kalbini saran
kin çemberinin eridiğini hissetti. Birden kalbine bir aydınlık doldu. Sevinç,
güven ve sevgiyi yeniden tadacağına inandı.
Javer dışarı çıkınca, M. Madlen ona döndü ve göz yaşlarını tutmak isteyen
birisinin ciddiyetiyle, onunla şöyle konuştu:
— Söylediklerinizi duydum, anlattıklarınız hususunda hiçbir şey bilmiyordum.
Hata benim atölyemde çalıştığınızı ve işinize son verildiğini bile duymamıştım.
Neden sanki, bana başvurmadınız? Fakat artık üzülmeyin, bundan böyle kendinizi
bana bırakın. Borçlarınızı öderim, çocuğunuzu buraya getirtirim ya da isterseniz
siz onun yanına gidersiniz. İster Paris'te yaşarsınız ister burada. Bundan böyle
sizin ve çocuğunuzun bakımı bana ait. Size gereken, bütün parayı veririm. Mutlu
olunca yine namuslu olursunuz. Hem de bakın, daha şimdiden size söylerim ki,
esasen sözlerinizden hiç şüphe etmemiştim, siz belki düştünüz. Fakat hiçbir
zaman günâh işlemediniz. Vah, zavallı kadın.
Artık bu kadarı zavallı Fantin'in bile dayanacağından fazlaydı... Kozet'e
kavuşabilmek, bu korkunç hayattan kurtulmak paralı mutlu yaşamak ve kızıyla
birlikte yaşamak... Sefaletin içinde cennetin gerçeklerini görebilmek. Birden
sersem sersem kendisine bunları söyleyen adama baktı, yalnızca; "oh, oh," diye
bir iki kez hıçkırdı.
Daha sonra, bacakları büküldü ve M. Madlen'in önünde dize geldi. Adamın
kendisine engel olmak istediğini anladı, bu arada onun elini yakalayarak
dudaklarını yapıştırdı.
Daha sonra bayıldı.
Javer
M. Madlen, Fantin'i evindeki revire taşıttı. Onu rahibelere teslim ederek, temiz
bir yatağa yatırttı. Kadın şiddetli bir üşütme sonucu ateşlenmişti, bütün geceyi
sayıklayarak geçirdi. Nihayet sabaha karşı uyuyakaldı.
Fantin ertesi günü öğleye doğru uyandı. Yanında birinin nefes aldığını duyunca
yatağının perdesini itti, baş ucunda M. Madlen'i gördü. Adam üzgün gözlerle
yatağın baş tarafındaki asılı bir puta bakıyordu.
Artık Fantin, M. Madlen'i bambaşka gözlerle görüyordu. O, sanki nura boyanmıştı.
Adam, bir duaya dalmıştı. Genç kadın bir süre onu rahatsız etmemek için nefes
almaktan bile çekindi, daha sonra sordu:
— Orada ne yapıyorsunuz?
M. Madlen, bir saatten beri onun uyanmasını bekliyordu, nihayet Fantin'in
nabzını yokladı, dinledikten sonra ona sordu:
— Bugün nasılsınız? Genç kadın:
— Galiba iyiyim, dedi. Uyudum herhalde iyileşirim.
M. Madlen bütün gün ve geceyi Fantin hakkında bir araştırma yapmakla geçirmişti.
Artık onun hakkında her şeyi biliyordu ve şöyle konuştu:
— Zavallı ana! Çok acı çektiniz, yok hayır sızlanmayın, Tanrı sevdiklerini
sınavdan geçirir. Böylelikle insanlar meleklerin katına ulaşır. Bak yavrum,
senin çıktığın bu cehennem, cennetin eşiğidir, buradan geçmen gerekliydi.
Adam derin derin içini çekti, oysa Fantin, ona gülümsüyordu. Dişsiz ağzıyla
acıklı bir gülüştü bu.
O akşam, Javer yazmış olduğu bir mektubu Paris'e postala-mıştı. Mektup şu adresi
taşıyordu:
"Polis Müdürü Mösyö Şabuye."
O akşamki olay bir hayli gürültü yapmıştı, postanede çalışan kadın ve birkaç
kişi adresi görünce, Javer'in yazısını tanıdılar. Onuri istifa etrmek istediğini
sandılar.
M. Madlen, derhal Tenardiye'lere bir mektup yolladı. Fantin'in onlara yüz yirmi
frank borcu birikmişti, Vali onlara üç yüz frank göndererek, çocuğu derhal
Montrey sür Mer kasabasına getirmelerini tembih etti. Hasta anası kızını
istiyordu.
Bu havadan gelen para Tenardiye'nin gözünü kamaştırmıştı. Bu işte büyük kâr
olacağını sezmişti. Karısına:
— Bana bak kaşık düşmanı, dedi. Kızı yollamayacağım, dur bakalım şu sıska serçe,
altın yumurtlayan bir tavuk olmak üzere. Bana kalırsa budalanın biri, anasına
abayı yakmış olacak.
Derhal bir mektup yazarak beş yüz franklık bir hesap pusulasını da ekledi.
Bu pusulada üç yüz franklık ilâç, iki yüz franklık da hekim masrafları
yazılmıştı. Aslında, bunlar kendi kızlarının hastalığında ettikleri masraflardı,
çünkü Kozet hasta olmamıştı. Buna hile denmezdi, yalnızca bir ad değişimi.
Tenardiye bu pusulanın altına yalnızca üç yüz frankı ödendi diye karaladı.
M. Madlern derhal üç yüz frank daha gönderdi ve hemen Kozet'in yollanmasını
istediğini de bildirdi.
Oysa Tenardiye bir türlü çocuğu yollamak niyetinde değildi.
Rahibeler, önce Valinin getirdiği bu kaldırım kadınını, hor görmüşler sırf sevap
işlemek için ona bakmışlardı. Fakat kısa bir zaman sonra, Fantin onları
yumuşatmıştı. Öylesine yumuşak ve tatlı konuşuyordu ki hele kızından söz ederken
en taş yüreklileri bile merhamete getirirdi. Bir gün yine rahibeler onun şöyle
sayıkladığını duydular:
— Evet ben günâh işledim kötü kadın oldum, lâkin çocuğuma kavuştuğumda Tanrı'nın
beni bağışladığına inanacağım. Kötülük ettiğim günlerde, Kozet'imi yanıma
alamazdım. Onun hayret dolu ve üzgün bakışlarını nasıl karşılardım. Oysa onu
beslemek için düşmüştüm, bundan böyle Tanrı beni bağışladı ya... Kozet
geldiğinde kendimi Cennette sanacağım. Onu görmek bile bana iyi gelir. O hiçbir
şey bilmiyor. O bir melek, kardeşlerim. Bu yaşta henüz meleklerimizin kanatları
düşmemiştir.
M. Madlen, onu günde iki kez yoklar ve her seferinde Fantin sorardı:
— Kozet'imi ne zaman göreceğim?
— Çok yakında, belki yarın ya da öbür gün gelir. Ben de bekliyorum.
Ananın solgun yüzü aydınlanırdı:
— Oh, ne kadar mutlu olacağım.
Oysa zavallı Fantin iyiye doğru gitmiyordu. Tam tersine omuzlarının arasına
atılan kar kadını üşütmüş ve yıllardan beri kuluçkalanan hastalığını birden
azdırıvermişti. Yine bir sabah Fantin'in göğsünü dinleyen doktor, üzgün üzgün
başını salladı. M. Madlen, hekime sordu:
— Nesi var?
— Duyduğuma göre, onun görmek istediği bir çocuğu varmış.
— Evet.
— Öyleyse çocuğu acele getirtin. Kadının ömrü kısa. M. Madlen birden ürperdi.
Fantin ona soruyordu:
— Doktor beni nasıl buldu? Ne dedi? Vali gülümsemeye çalışarak:
— Kızınızı acele getirmemi söyledi, onun yanında daha çabuk iyileşeceğinizi
söyledi.
— Ya, oh ne kadar da haklı. Fakat neden sanki Tenardiye'ler kızımı yollamazlar.
Oh o gelecek, mutluluğa kavuşacağım desenize...
Tenardiye'ye gelince, bir türlü kızı bırakmıyor ve bunun için de bin bir dereden
su getiriyordu, yok yollar bozuktu, yok kız henüz tamamıyla iyileşmemişti.
Aslında şu Tenardiye çok alçak ve namussuz bir adamdı. Bir zamanlar yıllar önce
Vaterlo savaş alanında, bir generalin hayatını kurtardığını anlatarak övünür
dururdu. Hatta bunun için acemice yaptığı resmi kapısına bile asmıştı. Oysa işin
aslı başkaydı. Savaş akşamı Fransızlar yenilgiye uğradıktan sonra ölülerin
üzerlerini soyan çavuş Tenardiye, yine bir cesetten altın köstek ve saati cebine
indirirken adamın kıpırdandığını görerek, onu sırtına almış ve birkaç adım
ileride bir su kenarına götürerek, alnını ve yüzünü ıslatmıştı. Gözlerini açan
yaralı, ona:
— Tanrı senden razı olsun hayatımı kurtardın demiş, sonra sormuştu.
— Savaşı kim kazandı?
— İngilizler.
— Eyvah kaybettik. Senin adın ve rütben ne, aslanım?
— Çavuş Tenardiye.
— Yaşamamı sana borçluyum bunu asla unutmayacağım benim adım da Pontmercy, sen
de unutma. Adamın nefes gibi bir sesle mırıldandığı adı duymamıştı Tenardiye.
Hırsız yalnızca çıkarını düşünen bir soysuzdu.
Bu arada Fantin bir türlü iyileşmiyordu. Nihayet Madlen Baba, kararını verdi:
— Kozet'i gidip, ben getireceğim, dedi.
Fantin'in yazdırdığı şu satırları, hasta kadına imzalattı: "Mösyö Tenardiye.
Kozet'i bu pusulayı getiren beye teslim edin. Borçlarınız ödenecektir, sizi
saygıyla selâmlarım.
Fantin."
Ne yazık ki tam bu arada bir aksilik çıkacaktı. Ne yaparsak yapalım kaderimizi
asla değiştiremiyoruz, talihimizin kara damarı, yine bir yerden karşımıza
çıkıyor.
M. Madlen bir sabah çalışma odasındayken kendisine Javer'in geldiğini
bildirdiler. Bu adı duyan M. Madlen acayip bir hissin etkisine kapıldı. Olay
gecesinden bu yana ikisi de karşılaşmamışlardı.
— İçeri alın, dedi.
M. Madlen, şömine yanında masa başında oturuyordu, elinde kalemi, önündeki
dosyayı inceliyordu. Javer için, yerinden kıpırdamadı.
Javer odanın ortasına kadar ilerledi. Javer ruhi bir sarsıntı geçirdiği yüzünden
okunuyordu. Alında dürüst, vicdanlı ve vazifesine bağlı bu adamın büyük bir
heyecana kapıldığını anlamak işten bile değildi. İçeri girince Vali Madlen'in
önünde, derin bir saygı ile eğildi. Şu anda disiplinli bir askerin sabırlı
tutumuyla bekliyordu. Üzgün yüzünden, hiçbir ifade okunamazdı.
Nihayet Vali kalemini hokkaya koyarak sordu:
— Hoş geldiniz Javer, ne var?
Javer bir süre düşünür gibi bekledi, sonra kederli sesini yükseltti:
— Onarımı imkânsız bir hata yapıldı, Vali Bey.
— Nasıl bir hata?
— Otoritenin alçak kademesindeki bir memur, amirine karşı büyük bir
saygısızlıkta bulundu. Görevim olduğundan, bunu size bildirmeye geldim.
M. Madlen sordu?
— Kim bu adam?
— Ben.
— Siz mi?
— Evet ben.
— Sizden şikâyet edebilecek, amir kim?
— Siz. Vali Bey.
Vali koltuğundan fırladı, Javer önüne bakarak, aynı renksiz sesle:
— Vali bey beni bundan böyle işten atmanız için sizden ricaya geldim.
Vali şaşırmıştı, tam konuşacağı anda, Javer ona fırsat vermedi:
— Evet belki istifamı verebilirdim, fakat bunu yeterli bulmuyorum. İstifa etmek
şerefli bir davranış, oysa ben suçluyum cezalanmalıyım, beni koymalısınız.
Bir bekleyişten sonra, ekledi:
— Vali bey, geçen akşam haksız yere benimle sert konuştunuz, oysa bugün bana
haşin davranmalısınız.
— Bu da nesi? diye haykırdı M. Madlen. Bu ne karışık iş, bana karşı nasıl bir
hakarette bulunabilirsiniz? Bütün bunlardan, bir şey anlamadım. Yerinize bir
başkasının geçmesini mi istersiniz?
— Hayır, kovulmak isterim.
— Kovulmak mı, fakat neden?
— Anlayacaksınız Vali Bey. Javer, derin derin içini çekti:
— Vali Bey, bundan birkaç hafta önce, şu sokak kadını olayından sonra size çok
kızmıştım, sizi ihbar ettim.
— İhbar mı ettiniz?
— Evet Paris Polis Müdürlüğüne...
Javer, gibi fazla gülmesini sevmeyen M. Madlen, birden güldü:
— Yani polisin görevlerine el koyan Vali olarak mı benden şikâyet ettiniz?
— Hayır eski bir kürek mahkûmu olarak, sizi ele verdim. Vali, sapsarı
kesilmişti.
Gözlerini önünden kaldırmayan Javer, anlatmasına devam etti:
— Bundan hemen hemen emindim, çoktan beri şüpheleniyordum. Yüzünüzün benzeyişi
yürüyüşünüz, hele şu Foşlövan kazasında gösterdiğiniz cesaret ve üstün gücünüz.
Bir de isabetli nişancılığınız ve yürürken şu sol bacağınızı biraz sürüklemeniz
vardı ki, bunu onda görmüştüm. Her neyse, sizin Jan Valjan olduğunuzdan emindim.
— Ne dediniz? Nasıl bir ad söylediniz?
— Jan Valjan. Yirmi yıl önce Tulon'da gardiyan muavini olduğumda tanımıştım onu.
Duyduğuma göre hapisten çıkınca şu Jan Valjan bir piskoposun evini soymuş, fakat
din adamı, bunu örtbas etmiş. Daha sonra onun yol eşkiyalığı yaptığını, bir ocak
temizleyicisinin iki frangını çaldığını duydum. Sekiz yıldan beri, izini
kaybetmiştim, kim bilir, nerelerde gizleniyordu. Oysa ben her neyse öfkeme hakim
olamayarak sizi ihbar ettim.
Vali birkaç dakikadan beri, önündeki dosyayla oynuyordu, sakin bir sesle sordu:
— Nasıl bir cevap aldınız?
— Bana deli olduğumu söylediler.
Ya?
— Evet haklıydılar.
— Bunu akıl etmenize sevindim.
— Elbette, çünkü gerçek Jan Valjan yakalandı.
M. Madlen'in elindeki kâğıt yere düştü Javer'i derin bir bakışla süzdü sonra
birden içini çekti:
— Ya! Javer anlattı:
— Bakın Vali Bey olay şöyle oldu: "Kasabamıza yakın köylerin birinde çok sefil
bir adam var, ona Şampamatyö Baba derler. Kimsenin aldırmadığı zavallı bir
sefil. Böylelerinin neyle yaşadıkları bile bilinmez. Birkaç zaman önce güz
aylarında Şampamatyö Baba tutuklanmıştı, galiba komşu çiftliklerin birine elma
ya da şıra çalmak için girerken onu duvarda yakalamışlar. Bunun için de kodese
tıkmışlar, bu kadan bir şey değil, birkaç hafta ceza ile kurtulabilirdi. Fakat
Tanrı'nın işine bakın Vali Bey, cezaevinde onarım yaptırmak gerektiğinden, uygun
buldu. Oysa, orada bir eski pranga mahkûmu varmış. Herif uslu durduğundan, onu
gardiyanlık görevine yükseltmişler. Şampamatyö'yü görünce, Breve haykırmaya
başlamış:
— Hey ben bu herifi tanıdım sen Jan Valjan değil misin? Oysa Şampamatyö bir şey
anlamaz pozunda:
— O da nesi? Ben Jan Valjan adında birini tanımam, diye direne dursun, durum
aydınlanmış. Şöyle bir otuz yıl kadar önce, bu Şampamatyö'nün Faverol kazasında
çiftçilik yaptığı meydana çıkmış, sonradan izini kaybetmişler."
Oysa Jan Valjan zindana girmeden önce ne iş yapardı? Toprakta çalışan bir çiftçi
değil miydi? Hem de Faverol köyündendi. Bir husus daha var: Onun adı Jan,
anasının soyadı ise Matiyö idi. Bu adam başka kasabaya gidince şive farkı
olduğundan, Jan, Şam olur. Beni anlayabildiniz mi Vali Bey?
Faverol'da yapılan araştırmadan Jan Valjan ailesinden kimseye rastlanmadı. Belki
bilirsiniz, bu sefil ailelerde, arada bir yok olma görünür.
Aslında böyle adamlar çamurdan tozdan farklı değillerdir ki, bugün var yarın
yok. Hem de hikâye aşağı yukarı otuz yıllık. Faverol'da Jan Valjan'ı tanıyan
kimse olmayanıca, Tulon'da araştırma yapılır. Orada Jan Valjan'la birlikte
yatmış iki pranga mahkûmu daha varmış. Koşpay ve Şenildiyö, onlar da buraya
getirtildi. Hep birden herifin Jan Valjan'ın ta kendisi olduğuna yemin ettiler.
Esasen her şey uyuyor, aynı yaş, elli dört yaşı, aynı boy, aynı adam. Paris'e
ihbarımı yolladıktan az sonra, bu haberi aldım. Bana delirdiğimi, Jan Valjan'ın
Aras'da cezaevinde yargılanmayı beklediğini söylediler. Daha var, kendim Aras'a
gittim herifi gördüm ve tanıdım evet o Jan Valjan.
M. Madlen çok kısık bir sesle sordu:
— Bundan emin misiniz Javer? Polis şefi, acı bir gülüşle cevap verdi:
— Elbette Vali Bey. Hatta gerçek Jan Valjan'ı tanıdıktan sonra, sizi onunla
karıştırmış olabileceğimi düşünerek, ben bile buna şaşıyorum. Beni bağışlayın
Vali Bey.
Birkaç zaman önce kendisini jandarma erlerinin önünde, küçük düşüren bir adamdan
af dileyen Javer, şu anda mahcup ve aynı zamanda nazik bir sesle konuşmuştu.
Madlen, onun bu ricasına, bir soru ile cevap verdi:
— Peki, adam ne diyor?
— Vali Bey, herifin işi tamam. Komşunun duvarını aşıp elma çalmaktan suçlanmak
başka eski bir pranga mahkûmu olan Jan Valjan olduğunu öğrenmek başka. Herif
tilkinin biri, sanki şaşmış rolü oynuyor böyle birisini tanımadığını, kendi
adının asla Jan Valjan olmadığını, neden kendisini bir başkasına benzettiklerini
söyleyip duruyor. Ne var ki, hapı yuttu, Jan Valjan olduğuna göre, yeniden
prangaya mahkûm edilecek demektir.
Herif cezaevinden çıktıktan bu yana, rahat durmamış, bir piskoposun evini
soyduğu gibi, küçük bir oğlan çocuğunu, bir Savuyalı ocak temizleyicisinin
parasını almış. Bu da eşkiyalık suçu olarak yargılanacak. Yarın Aras'da herif
yargılanıyor, ben de bu akşamki posta arabasıyla duruşmada bulunmak için
gidiyorum. Jan Valjan'i tanıdığım için benim de tanıklık etmemi istediler.
M. Madlen ürpererek sordu:
— Bu iş ne kadar sürer?
— Bir günü aşmaz, herhalde yarın akşama doğru karar alınır. Ancak ben kararı
bekleyecek değilim, herife tanıklık eder etmez dönerim.
— Oldu, dedi M. Madlen ve bir el işaretiyle Javer'e izin verdi. Fakat adam,
yerinden kıpırdamadı.
— Affedersiniz Vali Bey, size birşey hatırlatmak isterim. Beni işimden
atacaktınız, unuttunuz mu?
M. Madlen, yerinden ağır ağır kalktı:
— Hayır Javer, siz şerefli bir erkeksiniz. Siz alçalmaya değil, yükselmeye
lâyıksınız, görevinizi yapmak istediniz, yerinizde kalmanızda özellikle ısrar
edeceğim.
Javer soğuk, fakat dürüst gözlerini Vali'ye dikti, kısık bir sesle anlatmaya
başladı:
— Hayır Vali Bey ben bunu kabul edemem. Gerçi haksız yere sizden şüphelendim,
fakat bu bir suç sayılmazdı. Nihayet insan aldanır, ama elimde hiçbir delil
olmadan, sırf öfkemi yenemeyerek, sizi itham ettim, buna hiç de hakkım yoktu.
Sizin gibi saygı değer bir memuru, devletin en yüksek kademeli memurlarından
birini bir pranga mahkûmu ile karıştırdım.
Sizin kimliğinizde, otoriteye hakaret etmiş oluyorum. Eğer benim emrimde
çalışanların biri, böyle davransaydı, onu derhal işinden attırırdım. Bakın Vali
Bey görevim sırasında, çoğu zaman sert olduğum söylenir, fakat asla haksızlık
etmedim bir başkasına uyguladığımı kendime de uygulamazsam, doğruluğum nerede
kalır? O zaman ben yalnızca başkalarını cezalandırmış, kendisini bağışlamış bir
sefil olurum. O zaman diğerleri benim için sahtekâr Javer, diyebilirler ve buna
hak da kazanırlar. Hayır Vali Bey, ben iyilik istemem, sizin aşırı iyiliğinizin
zararlarını ben idrak ediyorum. Bir kentsoyluyu tahkir eden bir sokak kadınını
bağışlamak, sosyetenin yıkılması için çıkartılan birinci taş sayılır. İşte böyle
tutumlarla, otoriteye karşı gelinir. Evet Vali Bey iyi olmak işten bile değil,
mesele doğruyu seçmekte. Ah şunu da iyi bilin ki sizin gerçekten o pranga
mahkûmu olduğunuzu bilsem, sizi asla bağışlamazdım.
Başkalarına gösterdiğim sertliği, kendime göstermek zorundayım, beni anlayın.
Kaç kez, canileri cezalandırırken, bir hata işlediğimde kendime karşı yumuşak
davranmayacağımı da tekrarladım. İşte fırsat geldi, ben de suçlu sayılırım,
kendimi cezalandıracağım, hepsi bu kadar. Evet Vali Bey, otoritenin bozulmaması
için ben bir örnek olmalıyım, polis şefi Javer, görevinden alınacaktır.
Bu sözleri renksiz, ama aynı zamandı içten bir sesle söyledi. İnançlarından
şaşmayan tutucu, ancak çok dürüst bir adamdı şu Javer.
M. Madlen:
— Bakalım? dedi.
Yerinden kalkarak Javer'e elini uzattı: Javer birkaç adım geriledi ve titrek bir
sesle:
— Olmaz Vali Bey, dedi. Bir Vali, bir polis bozuntusunun, bir gammazın elini
tutamaz. Ben âdi bir casusum.
Sonra dişlerinin arasından mırıldandı:
— Evet, görevimin otoritesini kötüye kullandığıma göre bir ispiyoncudan başka
bir şey değilim.
Sonra âmirini saygıyla selâmladı ve kapıya ilerledi. Oraya vardığında başını
çevirdi ve gözleri yerde:
— Vali Bey, dedi. Yerime bir başkasını yollayacakları güne dek hizmette devam
edeceğim.
Dışarı çıktı. M. Madlen bir süre dalgın dalgın durdu. Ayak sesleri koridorda
uzaklaştı, etrafı derin bir sessizlik kaplamıştı.
Rahibe Semplisi- I
Javer'in ziyaretini izleyen günün akşamı, M. Madlen her zamanki gibi Fantin'i
görmeye gitti. Hastanın yanına girmeden önce Rahibe Semplisi'yi çağırttı.
Revirde görevli hemşirelerin ikisi de, manastırda eğitim görmüş rahibelerdi.
Bunlardan biri kaba saba bir köylü kadını olan Hemşire Perpetü diğeri ise sanki
nurdan yoğrulmuş bir meleği andıran Rahibe Semplisi idi. Kimse onun yaşını
kestirmezdi, sanki hiç genç olmamış ve hiçbir zaman ihtiyarlamayacak
tiplerdendi.
Sapına ağır gelen bir çiçek kadar nazlı idi, insan onun kırılmasından korkardı,
aslında taştan bile dayanıklı idi. Mutsuzlara hastalara narin beyaz
parmaklarıyla dokunduğunda onları ferahlatırdı. Sanki sözlerinde bir sessizlik
sezilirdi, tam gerektiği kadar konuşur, insanın kulağının pasını açan tatlı
sesiyle en teselli verici sözleri söylerdi. Hemşire Semplisi'nin bir başka
özelliği korkunç denecek derecedeki dürüstlüğü idi. O hayatında asla yalan
söylememişti. Bundan böyle, ruhunun nuru dış görünüşüne bulaşmıştı. Gülümseyişi
nurlu olduğu gibi, gözleri de nurlu idi. Bu melek kadının vicdanında en ufak bir
lekeye bile rastlanmazdı. Kardan bile temizdi.
Manastıra girdiğinde Hemşire Semplisi'nin iki önemsiz kusuru vardı ki zamanla
bunlardan da sıyrılmıştı. Şekerli meyvelere olan aşırı düşkünlüğü ve kendisine
gelen mektupları tekrar tekrar okumak. Oysa artık Latince bir dua kitabında
başkasını okumazdı. Gerçi Latince'yi anlamıyordu fakat kitabı çok iyi anlardı.
Bu melek kadın, zavallı Fantin'i sevmesini öğrenmişti. Onun ruhunun temizliğini
anlamıştı. Bundan böyle, ona yalnızca Semplisi hemşire bakıyordu.
O akşam, M. Madlen Hemşire Semplisi'yi bir kenara çekerek ona Fantin'i emanet
ettiğini söylemişti. Hemşire, Vali Beyin çok ciddi olduğunu daha sonraları
hatırlayacaktı.
M. Madlen, Fantin'in yatağına yaklaştı.
Hasta kadın, Valinin ziyaretlerini güneşi bekleyenler gibi sabırsızlıkla
beklerdi. Rahibelere şöyle derdi:
— Ben ancak Vali Beyin karşısında yaşadığımı duyuyorum.
O gün yine zavallı Fantin'in, ateşi yükselmişti, Valiyi görür görmez sordu:
— Ya Kozet?
Adamcağız gülümseyerek cevap verdi:
— Gelmesi yakın.
M. Madlen, Fantin'le her zamanki gibi görüştü. Ancak genellikle yarım saat onun
yanında kalan adam bu kez tam bir saat kaldı. Fantin de buna çok sevinmişti
doğrusu. Vali, hastasının yanından ayrılırken onun hiçbir şeyinin ihmal
edilmemesi için tekrar tekrar uyanlarda bulundu. Bir ara çok üzgün ve düşünceli
durduğunu farketmişlerdi, fakat doktorun kendisine hastanın çok ağırlaştığını
söylemesine verdiler, bunu.
Daha sonra Vali, vilâyete döndü. Odasını temizleyen hademe, onun uzun bir süre
haritaları incelediğini hayretle gördü. Bir kâğıdın üzerine kurşun kalemle
birşeyler de karalamıştı.
Daha sonra Vali Beyimiz, kentin uzak bir mahallesinde bulunan at ve araba kiraya
veren bir Felemenk tacirin evine uğradı.
İki tekerlekli bir arabayla, bir at kiraladı ve bunların birkaç saat sonra, yani
ertesi sabahın henüz dördünde kapısında bulunmasını söyledikten sonra dışarı
çıktı ve birkaç dakika geçmiş geçmemişti ki Felemenk ustanın kapısı yeniden
çalındı. M. Madlen, geri dönmüştü, kaygısız bir sesle sordu:
— Mösyö Skofler, bana kiraladığınız at ve arabanın değeri sizce ne kadar eder?
— Yoksa Vali Bey arabayı benden satın almak mı isterler? Şişko Felemenk gülerek,
sormuştu bu soruyu.
— Hayır fakat, ne olur ne olmaz, belli değil, size bir garanti vermek isterdim.
Sizce iki tekerlekli bir arabayla, onu çekecek atın fiyatı ne kadar eder?
— Aşağı yukarı beş yüz Frank, Mösyö.
— Buyurun.
M. Madlen masa üzerine bir banknot bıraktıktan sonra, dışarı çıktı.
Felemenk buna şaşırmıştı, karısını çağırıp, onunla buna bir yorum aradılar.
Kadın:
— Herhalde Valimiz Paris'e gidiyor, dedi.
— Sanmam, cevabını verdi Felemenk.
M. Madlen in şömine üzerinde rakamlarla dolu bir kâğıt unuttuğunu görerek, bunu
eline aldı, inceledi:
— Beş, altı, sekiz, bunlar herhalde mola yerleri olmalı, diye mırıldandı.
Birden karısına döndü gözleri ışıldıyordu:
— Buldum Vali Bey Aras'a gidiyor, dedi.
Bu arada M. Madlen evine dönmüştü. Ne var ki, evine dönmek için kestirme yolu
seçmemiş, sanki ayakları kendisini zorla sürükler gibi, kilisenin önünden geçmiş
uzun bir süre kapıda kararsız durmuştu. Nihayet girmemeye karar vererek, yattığı
odanın bulunduğu binaya varmıştı. Odasına çıkmış, kapısını kilitlemişti. Bu da
normal sayılırdı çünkü kentte herkes Vali Beyin çok erken yattığını bilirdi.
Ancak fabrikanın kapıcısı ve aynı zamanda M. Madlen'in hizmetçisi olan yaşlı
kadın, tam o sırada işinden dönen kasadara şöyle dedi:
— Yoksa Vali Bey, rahatsız mı? Onu pek endişeli gördüm. Bu kasadar M. Madlen'in
odasının bir kat altındaki bir odada yatardı.
Gece yarısına doğru uyanan adam, üzerinde birisinin gezindiğini hayretle
farketmişti. Sonra bir dolap açıldı, bir eşyanın yeri değiştirildi ve tekdüze
ayak sesleri yeniden duyuldu. Kasadar yerinden kalktı ve penceresinin önüne
giderek, karşı duvara yansıyan ışıkları görünce, bu gürültünün M. Madlen'in
odasından geldiğini anladı. Bu ışık titrek bir ışıktı, galiba Vali Bey lâmbasını
değil, şöminesini yakmış olacaktı. Adam yeniden uyudu, sabaha karşı uyandığında
üzerindeki odada yeniden gezinildiğini duydu.
Okuyucu herhalde Madlen'in Jan Valjan'in ta kendisi olduğunu anlamakta
gecikmemiştir.
Bir garip huylu adamın ruhunda kopan fırtınaları biliyoruz bir kez daha onun
üzerine eğileceğiz. Şu anda vicdanıyla nasıl mücadele ettiğine tarak olacağız.
Okuyucu Jan Valjan'in başını gelenleri öğrendi. Piskoposun istekleri yerine
gelmiş Jan Valjan namuslu bir adam olmuştu.
Bir süre ortadan yok olmuş, daha sonra piskoposun verdiği gümüşleri satarak,
bunları paraya çevirmişti. Mübarek adamdan hatıra olarak yalnızca gümüş
şamdanları saklamıştı. Kent kent dolaştıktan sonra, bir yangın akşamı Montröy
sür Mer'e gelmiş, yangından çocukları kurtarmış ve daha önceden anlattığımız
gibi kendi servetini kasabanın refahı için harcamıştı. Bundan böyle, sakin ve
mutlu bir hayata başlamıştı. Artık onun tek amacı namuslu ve iyi bir yaşam
sürmek insanlardan kaçarak, Tanrı'sına yaklaşmaktı.
Piskoposun hatırasına öylesine bağlıydı ki, bütün tedbirleri elden bırakarak,
onun şamdanlarını muhafaza etmiş, onun yasını tutmuştu. Bu arada geçmişiyle tüm
ilişkilerini kesmediğinden, abla ve yeğenlerinden haber almak için Faverol'da
araştırma yaptırmış ve bir akşam bilmeden işlediği hatayı onarmak için,
kasabadan geçen bütün Savuyalı çocukları geri çevirmesini adet edinmişti. Bütün
mübarek kişiler gibi, ilk görevinin kendisini korumak olmadığını biliyordu.
Ne var ki, talih kendisine güler yüz göstermiş ve yıllar yılı kimsenin ondan
kuşkulanmak aklına bile gelmemişti.
Piskoposun etkilediği bu mükemmel adamın, hiç düşünmeden kendisini gidip teslim
etmesi beklenirdi. Fakat böyle olmayacaktı. Önce Jan Valjan kendisini korumak
isteğiyle yanıp tutuştu. Bütün gününü sakin geçirmesine rağmen Javer'in
anlattıkları ruhunda korkunç fırtınaların kopmasına sebep olacaktı. Bir ara ne
yapacağını düşünemedi bile, kafası iyice karışmıştı.
Her zaman yaptığı gibi Fantin'i yoklamaya gitti, sırf kadıncağıza acıdığından
ziyaretini uzattı, birkaç günlük uzaklaşacağını düşünerek onu hemşirelere emanet
etti. Daha sonra herhalde Aras'a gitmesinin gerekeceğini düşünerek bu yolculuk
için bir araba kiraladı. Ancak daha henüz gitmeye kesin bir karar vermiş
değildi. Oldukça iştahlı yemeğini yedi.
Odasına çekilince derin derin düşünmeye başladı.
Durumu inceledi ve çok acayip buldu. Birden yerinden kalkarak odasını kilitledi,
sanki dışarıdan gelecek bir tehlikeye karşı koruyordu kendisini.
Az sonra mumunu üfledi, aydınlık kendisini rahatsız ediyordu, sanki birisi
gözetliyordu onu.
Ne yazık ki, kovmak istediği kendi vicdanı idi. Vicdanı daha doğrusu Tanrı...
Önce kendisini aldatmaya çalıştı, başını elleri arasına alarak şöyle düşündü:
— Neredeyim? Yoksa düş mü görüyorum? Bana ne dediler? Javer'i görüp onunla
görüştüğüm gerçek mi? Şu Şampamatyö de kimin nesi? Demek bana bu kadar benziyor?
Oysa daha dün hiçbir şeyden habersiz ve çok rahattım. Bunun sonu neye varacak?
İşte böyle bir karmaşaya saplanmıştı. Fikirlerini düzenleyemiyordu. Başı ateşler
içinde yanıyordu. Pencere önün giderek camını açtı, gökler yıldızsızdı, karanlık
bir gece... Masasının başına oturdu. Bir saatini böyle düşünerek geçirdi. Daha
sonra ağır ağır düşüncelerini düzenleyebildi, duruma hakim olduğunu hayretle
gördü. Kaderi şu anda kendi elindeydi. Bundan böyle hayatına istediği yönü
verebilmek onun elindeydi.
Bu arada yıllar boyunca kendisini aldatmaktan başka bir şey yapmamış olduğunu
düşündü. Evet devekuşu gibi başını kumlara sokmuş kendi kendisinden kaçmıştı.
Uykusuz gecelerinde en korktuğu kâbus birden karşısında belirmişti. Eski adını
duymak onun için en korkunç bir ihtimâldi. Bu ad altında yaşamaya başladığında
yeni edindiği ruhtan sıyrılacağını da biliyordu.
Bundan böyle dağ başında Küçük Jarve'den iki frank çalmakla yine zindanda
kendisini bekleyen boş yere döneceğini anlamıştı. Bir uçurum kenarındaydı.
Yanlış bir adım onu ilelebet mahvedebilirdi. Fakat neydi bu yanlış adım? Susup
kimliğini saklamak ve herkesin sevip saydığı M. Madlen olarak kalmak kendi
yerine bir masumu cezaya yollamak olacaktı.
Birden mumu yaktı:
— Sanki neden korkacakmışım? diye mırıldandı. İşte tamamıyla kurtulmuş
sayılırım. Aslında bu köylünün yerime tutuklanması benim için büyük şans.
Geçmişin bu aralanmış kapısı da artık kapandıktan sonra kimin benden şüphelenmek
aklına gelir? Aylardan, yıllardan beri beni göz hapsine tutan şu yırtıcı Javer
bile hatasını anladı. Onun da beni rahat bırakacağından eminim. O gerçek Jan
Valjan'ı yakaladı ya... Kaderin bu cilvesine neden karışacağım? Kim bilir belki
de Tanrı bunu böyle olmasını istedi? Onun yaptıklarını bozmak ne haddime? Buna
hiç karışmayacağım bana ne? Fakat neden sanki mutlu değilim. Benim bu dar
dünyada bir görevim var. İyilik etmek yoksullara el uzatmak bir fazilet ve
iyilik örneği olmak. Aslında bir kiliseye gidip papaza günâh çıkartıp ona
danışsam çok iyi ederdim. O bana doğru yolu gösterirdi. Neden sanki bunu yapmaya
korkuyorum? Oysa rahibin bana bu işlere burnumu sokmamamı tavsiye edeceğinden
eminim. Evet işleri oluruna bırakalım.
Birden yerinden kalktı, artık karar vermişti yine de bundan ferahlayamadı.
Tam tersine vicdanında bir mücadele başlamıştı. Vicdan azabı denilen korkunç
duygunun pençesine düşmüştü. Sonra birden bütün bunlarla boş yere kendisini
aldatmak istediğini anladı. Susturmak istediği sesi kalbinin sesini bir türlü
bastıramıyordu.
Sekiz yıldan bu yana zavallı adam ilk olarak yeniden bir günâh işlemek üzere
bulunduğunu anladı. Birden dehşete düştü. Kendi kendisine sorular sormakta devam
etti. Evet hayatının hedefine varmıştı? Fakat bu hedef yalnızca adını gizlemek
miydi? Polisi mi aldatacaktı? Haydi insanları aldatsa bile Tanrı'yı aldatabilir
miydi? Oysa bedenini değil ruhunu kurtarması gerekiyordu. Namuslu ve dürüst
olmak. Doğru bir adam olmak Piskopos ondan bunu istemişti ona şöyle demişti:
— Geçmişine kapıyı kapat.
Ancak susmakla Jan Valjan bu kapıyı kapatmıyor, tam tersine ardına kadar açmış
oluyordu.
Bu kez hırsızlıktan büyük bir suç işliyor, kendi yerine bir suçsuzu ölüme ya da
ölümden bile beter olan prangaya yolluyordu. Bir adamın ruhunu öldürüyor bu
nedenle katil oluyordu. Oysa eski adına dönerek, Jan Valjan olarak bir masumu
kurtarmak ve çıktığı cehennemlerin kapısını ilelebet kapatmak olurdu.
Aslında cehenneme düşmekle iyice kurtulmuş olacaktı. Evet bunu yapmalıydı. Bunu
yapmadığı takdirde hiçbir şey kazanmamış sayılırdı. Sekiz yıllık gayretlerinin
hepsi boşa giderdi. Şu anda Jan Valjan karşısında piskoposu görüyordu sanki.
Ölmüş olan Monsenyör Bienvenü ona sitem dolu gözlerle bakıyor, pranga mahkûmu
Jan Valjan'ın saygıya lâyık bir adam olacağını kendisine fısıldıyordu. Evet
belki insanlar onun maskesini görüyorlardı, ama Piskopos onun gerçek yüzünü
biliyordu. Evet Aras'a gidecek, sahte Jan Valjan'ı kurtarmak için kendisini ele
verecekti. Bu şimdiye kadar yapmış olduğu fedakârlıkların en büyüğü idi, fakat
bunu yapması gerekiyordu. Bu aşılacak son adımdı. Acı kader, ancak insanların
gözünden düşerek Tanrının katında yükselebilecekti.
— Oldu, diye mırıldandı. "Vazifemizi yapalım, şu zavallıyı kurtaralım."
Farkında olmadan yüksek sesle konuşmuştu: Hesaplarını düzene koydu, yoksul
tüccarların borçlarının yazılı olduğu, bazı evrakları ateşe attı. Bir mektup
yazdı üzerine şu adresi karaladı:
"Mösyö Dafitte Benker. Artuva caddesi — Paris —"
Onun bu işleri yaptığını görenler, içinde kopan fırtınalardan şüphe bile
etmezlerdi.
Rahatlamış göründü, sonra kafasında bir şimşek çaktı. Birden Fantin'i
hatırlamıştı. Çevresindekilerin aniden değiştiğini gördü "Fakat şimdiye kadar
yalnızca kendimi düşünmüştüm" diye söylendi, gidip teslim olup olmamak, yalnızca
benim şahsımı ilgilendiren bir tutumdu, oysa şu anda, bunun bir bencillik
olduğunu anlıyorum. Biraz da başkalarını düşünsem? Ben gidip, adımın Jan Valjan
olduğunu söyledim. Ne olacak? O mahkûm serbest bırakılacak, yerine beni kodese
tıkacaklar. Sonra? Burası bir endüstri kenti oldu, burada fabrikalar kurdum.
Benim yaşattığım yüzlerce, binlerce aile var. Her tüten ocakta, kendi payım
olduğunu düşünerek huzur duyuyordum. Ben buradan gidince kurmuş olduğum bu düzen
bozulacak. Her şey yıkılacak. Hele şu zavallı kadın, yıllardan bu yana, en büyük
acıları çekmiş olan şu biçare ana, ne olur? Hani gidip kızını getirecektim?
Yaptığım kötülüğe karşılık bu kadına, birşeyler vermeliyim? Benim gitmemle kadın
ölür, çocuk da mahvolur, evet adımı bildirdiğimde bunların böyle olacağını görür
gibi oluyorum.
Bir an durdu, yine kararsızdı, sonra yeniden kendi vicdanıyla konuşmasına devam
etti:
— Birşey yapmadığım takdirde, şu zavallı ihtiyar köylü prangaya mahkûm edilecek
fakat ne yapalım, o da hırsızlık etmişti. Ben burada kalır işime devam ederim.
On yıl sonra, kazanacağım on milyonu, yoksullara dağıtarak ülkeyi daha da
kalkındırmış olacağım. Yoksulluk ortadan kalkacak kasaba zengin olacak. Fantin
namuslu bir hayata kavuşarak, kızını büyütecek. Sefaletle, sefahat, fuhuş,
hırsızlık, cinayetler, hepsi zamanla yok olacak. Yok yok galiba ben az önce
çıldırmıştım. Bencillik edecek, kendi huzurum için, yüzlerce yuvanın yıkılmasına
sebep olacaktım. Bir hırsızın özgürlüğü için, bütün bir kentin yıkılmasını, bir
zavallı ananın mutsuz ölmesini, küçük masum bir kızın sokaklara düşmesini göze
alamam. Olur şey değil, az kalsın büyük bir hata işleyecek, bir ananın evlâdına
kavuşmasını, bir yavrunun anasını tanımasına engel olacaktım. Oysa kim bilir, şu
serseri elma hırsızının daha bunca ne gibi, suçları vardır?
Yerinden kalkarak odasında aşağı yukarı yürümesine, devam etti. Bu kez
rahatlamış görünüyordu. İnsanoğlu, en değerli elmasları toprağın,
karanlıklarından söker alır. Birden o da böyle bir elması bir gerçek elmasını,
elinde tuttuğuna inandı.
— Evet, diye düşündü. Oldu, haklıyım. Artık kararımdan vazgeçmeyeceğim. Madlen
oldum, bu adı inkâr etmeyeceğim. Jan Valjan diye yakalananın canı cehenneme. Ben
o herifi tanımam bile, ondan bana ne? Bu uğursuz ad kimin başına düşerse onu
yıkıyor.
Gözü şömine üzerindeki aynaya ilişti:
— Oh, oh, diye mırıldandı. İyi ki acele etmemiştim, artık doğru yolu seçtiğimden
eminim.
Birkaç adım daha attı, sonra birden durakladı.
— Haydi artık duraksama yok, kararım kesin. Fakat ne yazık ki, beni şu lânetli
Jan Valjan'a bağlayan anılar var. Hatta bu odada bile beni suçlayan anılar
bulunmakta, bütün bunları yok etmeliyim.
Cebinden kesesini çıkarıp içinden küçük bir anahtar aldı. Duvardaki bir dolabı
açtı, dolabın içinde gizli bir çekmeceden bazı yırtık pırtık giysileri çıkardı,
mavi bez bir pantolon, san bir gömlek, budaklı bir sopa, eski bir heybe.
Gümüş şamdanları muhafaza ettiği gibi bunları da saklamıştı. Ne var ki
piskoposun hediye ettiği şamdanlar, şömine üzerinde bulunduğu halde, bu
paçavraları iyi gizliyordu.
Kilitli olmasına rağmen, kapının açılmasından korkar gibi, yan yan baktı.
Sonra yıllardan bu yana, koruduğu bu giysilerini ani bir hareketle ateşe attı.
Birkaç saniye içinde ocaktan yükselen alevler odayı aydınlattı. Her şey
gürültüyle yanıyordu. Soba yanarken, odanın ortasına kadar kıvılcımlar saçtı.
Heybe yanarken, birden açılmış ve küllerde bir yuvarlak madenî para ışıldamıştı.
Bu herhalde küçük Jerve'den çalmış olduğu iki franklık gümüş para olacaktı.
Oysa adam, ateşe bakmıyor, odada bir aşağı bir yukarı gezinmesine devam
ediyordu. Birden bakışları alevlerde ışıldayan gümüş şamdanlara takıldı "Eyvah,"
diye haykırdı. "Jan Valjan daha henüz burada, bunu da yok etmeli."
Gümüş şamdanları aldı.
Gümüşleri eritecek, onlardan bir külçe yapacak kadar ateş vardı ocaktı. Ateşleri
gümüş şamdanlarla karıştırdı. Bir dakika sonra, onları da alevlerin içine
atmıştı.
Birden "Bir ses duyar gibi oldu:
— Jan Valjan... Jan Valjan...
Saçları dimdik oldu, korkunç birşey duyan birisine benzedi, ses haykırmasına
devam ediyordu:
— Evet evet yaptıklarını tamamla, şu şamdanları da erit bu anıyı da yok et.
Piskoposu unut, her şeyi unut, bırak şu Şampamatyö senin yerine ceza giysin. Ne
de olsa, herif ihtiyarın biri, kendisinden ne istediklerini' bile anlamayacak
kadar sersem. Lânetli adının, mahvettiği bir masum daha, o senin yerine
zindanlarda çürüsün. Sen namuslu adam rolüne devam et. Vali Bey olarak kal,
saygıdeğer ve sevilen Vali. Kentini kalkındır, yoksulları doyur, yetimleri
yetiştir, mutlu olarak yaşamına devam et. Sen burada keyif çatarken bir başkası
senin yerine kırmızı kazak sırtında kürek sallasın. Evet oldu bile, ah sefil...
Alnından terler akıyordu, şamdanlara çılgın gözlerle baktı. Oysa ses devam
ediyordu:
— Jan Valjan çevrende seni takdis eden pek çok sesler yükselecek. Ne var ki
kimsenin asla duyamayacağı bir ses, karanlıkta seni daima rahatsız edecek.
Ancak şunu da unutma ki, bu hayatın sonu geldiğinde, Tanrı’nın huzuruna
çıktığında beraberinde ancak seni lanetleyecek o sesi götüreceksin.
Birden bu son sözleri öylesine belirli olarak duydu ki, bir başkasının odada
konuştuğunu sanarak, etrafına bakındı. Dehşetle sordu:
— Kim var burada?
Daha sonra bir budalanın kahkahasına benzeyen, bir gülüşle:
— Ne kadar sersemim, dedi. Kim olacak benden başka... Oysa bir başkası daha
vardı. Ancak bu başkasını insanoğlunun gözleri göremezdi.
Şamdanları şöminenin üzerine koydu. Daha sonra altındaki odada uyuyan adamı
uyandıran yürüyüşüne başladı.
Bu yürüyüş onu hem ferahlatıyor, hem de âdeta sarhoş ediyordu. Sanki hareket
ederek, bir karara varacağını sanıyordu, sanki kendi kendisinden kaçmak
istiyordu.
Birden almış olduğu, her iki zıt karardan vazgeçmiş göründü. İkisi de kendisine
korkunç görünüyordu. Hay Allah, tam nefes alacağı bir sırada, şu Şampatyö'nün
yakalanması, onun Jan Valjan olarak tanınması, kaderin çok zalim bir oyunuydu.
Bir an geleceğini düşündü. Teslim olmak. Ulu Tanrı teslim olmak... Nelerden
vazgeçmek zorunda kalacağını büyük bir üzüntüyle düşündü. Bu iyi, bu temiz
yaşamına veda edecek, saygıya, fazilete sırt çevirecekti.
Bir daha özgür olamayacaktı, tarlalarda yürüyüşe çıkamayacak, mayıs ayında
kuşların ötüşlerini duymayacaktı, küçük çocuklara sadaka veremeyecek, üzerine
dikilen minnet dolu bakışları göremeyecekti. Yaptırmış olduğu bu evi, bu odayı
bırakacaktı. Oysa şu saatte, bu küçük odası gözüne ne kadar güzel görünmüştü.
Kitaplarını da bırakmak zorunda kalacaktı, şu masa üzerinde bir daha
yazamayacaktı. Bunun yerine ayağı zincirli kamçı altında yakıcı güneşlerde, yük
taşıyacak, kazma kürek sallayacaktı. Ne yapmalıydı, ne yapmalıydı?
Sabahın üçü... Bitişik kilisenin saati de çalmıştı. Tam beş saatten beri bir
aşağı, bir yukarı yürüyordu ki, birden iskemlesinin üzerine yığıldı. Uyudu ve
bir rüya gördü.
Herhalde görmüş olduğu bu rüyanın kararında rolü olacaktı ki, uyandığında, her
yanı buz kesilmişti. Açık penceresinden giren sabah ayazı onun kolunu bacağını
uyuşturmuştu. Ateş de sönmüştü. Zavallı adam kalktı, gökyüzü henüz karanlıktı,
göklerde yine yıldız görünüyordu. Mumu sönmek üzereydi.
Birden evinin avlusunda bir gürültü duydu, aşağı bakınca karanlıkta ışıldayan
iki fener etrafı aydınlattı. Henüz rüyasının etkisinde olduğundan şöyle düşündü:
— Allah Allah, demek yıldızlar da gökten yere indiler.
Birden uyku sersemliği dağıldı. Bir zincir şıkırtısı aklını başına getirmişti.
Yıldız sandığı bu ışıkların, bir arabanın fenerleri olduğunu anladı. Fenerlerin
aydınlığında, bunun iki tekerlekli hafif bir araba olduğunu seçti. Kendi
kendisine düşündü:
"Bu arabanın sabahın köründe, kapımda ne işi var?"
Tam o anda, kapısını tıkırdattılar.
Birden tepeden tırnağa ürpererek, korkunç bir sesle sordu:
— Kim var orada? Birisi cevap verdi:
— Vali Bey sabahın beşi oldu.
— Bundan bana ne?
— Vali Bey araba geldi.
— Ne arabası?
— Vali Bey araba ısmarladıklarını unuttular mı?
— Hayır, cevabını verdi.
— Arabacı sizi almaya geldiğini söyledi.
— Hangi arabacı?
— Atları kiralayan Mösyö Skofler'in yolladığı arabacı.
Birden zihninde bir şimşek çakmıştı, yüzü karmakarışık oldu. İhtiyar hizmetçisi
o anda onu görse korkardı.
Uzun bir sessizlik oldu. Adam önüne bakıyor, ihtiyar kadın kapının arkasında
bekliyordu. Nihayet kadın yeniden sordu:
— Vali Bey, arabacı cevap bekler?
— Geliyorum, beklesin hemen iniyorum.
Devamı Haftaya