II
Günün birinde Madlen Baba kentin bozuk bir yolundan geçerken, bir kalabalığın
toplandığını görerek, oraya doğru koştu. Foşlövan adındaki bir ihtiyar
arabasının altına düşmüştü.
Foşlövan, Madlen Baba'yı hiç sevmezdi. Nedeni çok saçma sayılırdı.
Bir rastlantı sonucu, Madlen'in kasabaya geldiğinde, Foşlövan'ın işleri
bozulmaya başlamıştı. Yabancı endüstriyi geliştire dursun, ihtiyar köylünün,
işleri daha da kötüleşmişti, bundan böyle kendisi sefalete sürüklenirken,
durmadan kazanan bu yabancıya derin bir kin beslemeye koyulmuştu. Daha sonra,
tamamıyla iflâs eden Foşlövan elinde avucundakiyle bir eski araba ve ihtiyar bir
at satın almış ve ekmek parası için arabacılığa başlamıştı.
Atın kalçası kırılmıştı, yerinden kıpırdayamıyordu. İhtiyar adam tekerleklerin
arasına sıkışmıştı. Öylesine berbat bir düşüş yapmıştı ki araba tüm yüküyle onun
göğsünü eziyordu. Araba çok yüklüydü. Zavallı Foşlövan Baba, yürekler paralayıcı
çığlıklarla halktan imdat istiyordu.
Yanlış bir hareket, beceriksiz bir jest, arabayı daha da sıkıştırarak onun
ölümüne sebep olurdu. Ancak araba kaldırılarak onu kurtarmak mümkündü.
Kaza esnasında oraya gelen Javer, acele bir kriko getirtmek için adamlarını
yollamıştı.
Mösyö Madlen geldiğinde, kalabalık saygıyla yarıldı, ihtiyar Foşlövan
haykırıyordu:
— İmdat! İhtiyarı kurtaracak kimse kalmadı mı? M. Madlen seyircilere döndü:
— Bir kriko yok mu? Köylülerden biri cevap verdi:
— Getirmeye gittiler.
— Ne zaman gelir?
— Vallahi bilinmez. Nalbanta gidildi, en azından yine bir on beş dakika çeker.
Madlen Baba, haykırdı:
— Bir çeyrek mi?
Bir gün önce yağmur yağmıştı, yerler çamurlu idi. Araba ıslak toprağa
saplandıkça ihtiyarın göğsüne batıyordu, beş dakikaya kalmaz kaburgaları
kırılacaktı. M. Madlen kendisine bakan köylülere:
— Bakın, dedi bir çeyrek bekleyemeyiz, adam ölüyor. Arabanın altında bir kişilik
yer var, birisi arabanın altına girsin ve sırtı ile kaldırsın, bizler de zavallı
adamı çeker, çıkarırız. Burada sırtının kuvvetine güvenen biri yok mu? Onu
kurtarana, beş altın var.
Kimse kıpırdamadı. Madlen Baba, haykırdı:
— On altın…
Oradakiler gözlerini yere indiriyorlardı, içlerinden biri mırıldandı.
— Bunun için çok güçlü olmak gerekir, bir de üstelik ezilmek var hesapta.
Madlen Baba üsteledi:
— Haydi gayret yirmi altın.
Yine sessizlik.
Birden bir ses, duyuldu:
— Onlarda eksik olan cesaret değil, dedi.
Madlen başını çevirdi Javer'i gördü, polis sözlerine devam etti:
— Bunun için üstün bir güce sahip olmak gerekir. Böyle bir yükü sırtıyla
kaldırmak her yiğidin harcı değil.
Daha sonra gözlerini M. Madlen'in gözlerine dikerek, kelimelerin üzerine basa
basa devam etti:
— Mösyö Madlen, sizin istediğinizi yapacak tek bir adam tanıdım ben...
Madlen ürperdi.
Javer ilgisiz bir sesle, fakat gözlerini Madlen'in yüzünden ayırmadan devam
etti.
— Bu bir kürek mahkûmu idi.
— Ya öyle mi? diye sordu Madlen Baba.
— Evet, Tulon cezaevinde tutuklu idi. Madlen ölü gibi sarardı.
Bu arada arabanın tekerlekleri daha da batıyordu çamura. Foşlövan Baba
hırlıyordu:
— Boğuluyorum, nefes alamıyorum, kaburgalarım eziliyor bir kriko, bir şey yapın.
Madlen etrafına bakındı:
— Yirmi altın kazanmak ve şu zavallıyı kurtarmak isteyen kimse yok mu?
Kimse ses vermedi. Javer:
— Bunu ancak bir tek kişi yapabilirdi, o bir krikonun yerini tutardı, o kürek
mahkûmu...
İhtiyar haykırdı:
— Ölüyorum.
Madlen başını kaldırdı, Javer'in üzerine diktiği gözlerini gördü hareketsiz
bekleyen köylülere baktı ve acı acı gülümsedi, sonra tek bir söz söylemeden yere
diz çöktü, kalabalığın haykırmasına, itiraz etmesine aldırmadan, arabanın altına
girmişti.
Korkunç bir bekleme anı başladı.
Bu öldürücü yükün altında sürünen Madlen'in boş yere iki kez dirseklerini
sıkarak dirseklerini dizlerine birleştirmek istediğini gördüler ona haykırdılar:
— Çekilin oradan Madlen Baba, ezileceksiniz. Hatta Foşlövan'ın kendisi bile
haykırdı:
— Yapmayın Mösyö Madlen, benim gibi bir ihtiyar için hayatınızı tehlikeye
atmayın, ne yapalım kaderde ölmek de varmış.
Madlen cevap vermedi.
Seyirciler nefes bile almıyorlardı, tekerlekler daha da çamura saplanmıştı.
Madlen'in oradan sağ çıkması imkânsız görünüyordu.
Birden kocaman kitlenin kıpırdandığını gördüler, araba ağır ağır kalkıyordu,
boğuk bir ses duyuldu:
— Haydi çabuk olun, gayret!
Bu, artık son çabasını yapan M. Madlen'in haykırışı idi.
Hep birden koşuştular. Bir kişinin fedakârlığını hepsini güçlendirmişti. Yirmi
kol birden uzandı, araba havaya kaldırıldı, ihtiyar Foşlövan kurtulmuştu.
Madlen yerinden kalktı. Yüzünde bir damla kan kalmamıştı, alnından terler
süzülüyordu. Giysileri yırtılmış üstü başı çamurlara bulanmıştı. Hepsi
ağlıyorlardı, ihtiyar adam, kurtarıcının dizlerini öpüyor, ona "Tanrım" diye
sesleniyordu. Madlen'in yüzünde tanrısal bir ıstırap ifadesi mutlu bir anlam
belirmişti. Kendisini dikkatle izleyen Javer'e, sakin bakışlarını dikti.
Bu düşüşte dizi çıkan Foşlövan'ın iyice tedavi edilmesi gerekiyordu. Madlen
Baba, onu hastaneye kaldırdı. Ertesi sabah, ihtiyar adam yastığın altında bir
pusula ve bin frank buluyordu. Madlen Baba, ona kendi eliyle şu kelimeleri
yazmıştı: "Atınızı ve arabanızı satın alıyorum."
Araba paramparça olmuş, at da ölmüştü. Foşlövan iyileşti, fakat dizi hiçbir
zaman tamamıyla iyileşmeyecekti. Başkanın, tavsiyesi üzerine onu Paris'te Sent-Antuvan
rahibe manastırına bahçıvan olarak aldılar.
Bu olaydan az sonra Madlen Baba, kente Vali olarak atanıyordu. Javer onu önce
otoritesinin simgesi olan mavi beyaz kırmızı atkıyla görünce birden ürperdi.
Kılık değiştirmiş bir köpek gibi homurdandı.
O günden sonra yeni validen hep uzak durdu.
Montrey sür Mer'in kalkınması, halkı da az çok refaha kavuşturmuştu. İş çok
olunca, halk vergilerini de sızlanmadan veriyordu.
Fantin geri döndüğünde, ülkenin durumu bu haldeydi. Kimse artık onu
hatırlamıyordu. Ne var ki M. Madlen'in fabrikasının kapısı genç kadına bir dost
gibi açılmıştı. Derhal müracaat etti ve kadınlar atölyesine alındı.
Meslek genç kadın için yeni bir işti, bunun acemisi idi çalışma gününden fazla
bir kâr edemiyordu, fakat hiç değilse bu ona yetiyordu.
Sorun halledilmişti, hayatını kazanıyordu.
Fantin ekmek parasını çıkarabildiğini görünce birden kendisini büyük bir sevince
kaptırdı. El emeğiyle dürüst bir şekilde yaşayabilmek, ne nimetti...
Çalışma hevesine tutuldu. Kendisine bir ayna satın aldı, gençliğini, güzelliğini
altın saçlarını, beyaz dişlerini seyretmekten zevk duydu.
Birçok kederlerini unutmuştu, bundan böyle tek gayesi, Kozet'yi yanına
alabilmekti. Hemen, hemen mutlu idi. Küçük bir oda kiraladı ve ilerideki
kazançlarına güvenerek, borç parayla eşya satın aldı. İşte bunda yanılmıştı.
Evli olduğunu söyleyemezdi, bundan böyle kızından da kimseye bahsetmedi.
İlk aylarda Tenardiye'lere düzenli para yolluyordu. İmzadan başka yazı
bilmediğinden, mektuplarını bir genel yazıcıya yazdırıyordu.
Durmadan mektup yazması çevresindekilerin merakını uyandırmıştı. Atölyede
kadınlar Fantin'in mektuplar yazmasından kendisini beğenmesinden
kuşkulanmalardı.
Bazı kimseler, sırf kötülük etmek için başkalarına zarar vermekten zevk alırlar.
Fantin'yi göz hapsine almışlardı. Aslında onun gençliğini güzelliğini, gür
saçlarını, inci dişlerini kıskanıyorlardı.
Atölyede çalışırken, arada bir yanaklarına süzülen bir yaşı silmesi dikkati
çekti. O anlar, zavallı ananın evlâdını özlediği anlardı.
Kim bilir belki de arada bir, sevmiş olduğu erkeği arıyordu. Geçmişin tüm
bağlarını koparmak pek kolay olmaz. Ayda iki kez, hep aynı adrese yazdığını
biliyorlardı. Adresi elde ettiler: Mösyö Tenardiye, Montferney'de Hancı."
Meyhanede genel yazıcıya içki içirerek ağzını aradılar. Nihayet Fantin'in bir
çocuğu, bir küçük kızı olduğunu öğrendiler. Bu meraklılar içinde bir kadın ta
Montferney'ya kadar giderek, Tenardiye'leri konuşturmuştu. Kadın, kasabaya
döndüğünde:
— Oh helâl olsun, dedi. Vallahi otuz beş frankıma acımıyorum, hiç değilse çocuğu
gördüm.
Aslında bu mahalle karısı, Madam Viktürniyen adında kötü kalpli bir cadalozdu.
Gençliğinde bu cadı, manastırdan kurtulmuş bir rahip kaçağı ile nikâhlanmıştı.
Madam Viktürniyen sıska, kemikli, ekşi suratlı bir yaratıktı.
Kendisini dul bırakan kocasını andıkça, ondan yemiş olduğu dayaklan da
hatırlardı. Restorasyon devrinde işi sofuluğa dökmüştü. Öyle ki rahipler onun
bir zamanlar, bir manastır kaçkını papaz ile evlenmiş olmasını bile
bağışlamışlardı.
Bütün bunlar olalı, hayli zaman geçmişti. Fantin bir yıldan beri fabrikada
çalışmaktaydı. Bir sabah atölye şefi kadın, onu yanına çağırtmış ve kendisine
bir elli frank uzatarak, bundan böyle M. Madlen'in onu işten kovduğunu da
bildirmişti. Hatta Vali bey, onu ülkeyi terketmesini rica ettiğini de eklemişti.
Tam o ay Tenardiye'ler on iki franklık aylığı on beş franka çıkartmışlardı.
Fantin beyninden vurulmuşa döndü, ne yapabilirdi? Kirasını ve eşyalarının
bedelini tamamen ödememişti. Elli frank bu borçları temizlemesine yetmezdi.
Yalvardı, yakardı boş yere. Aslında Fantin çok becerikli bir işçi olmadığından,
müdüre hanım, ona derhal atölyeden çıkmasını emretti. Zor duruma düşen genç
kadın başı önünde odasına döndü. Demek hatasını artık herkes öğrenmişti.
Bundan böyle, tek kelime söyleyecek gücü kalmamıştı. Kendisine Vali beyi
görmesini tavsiye ettiler, fakat Fantin buna cesaret edemedi. M. Madlen, iyi
kalpli olduğundan kendisine elli frank veriyor, fakat doğru adam olduğundan
işinden atıyordu. Genç kadın, bu yargıya boyun eğdi.
Kaçak rahibin karısı yapacağını yapmıştı.
Aslında M. Madlen'in bütün bunlardan haberi bile yoktu. Vali'nin atölyelerine
girmek adeti değildi. Kadınlar atölyesine baş olarak ihtiyar bir kızı memur
etmişti. Papazın önerdiği bu yaşlı hanım, aslında fena kadın değildi, ne var ki
bağışlamasını bilmeyen bir yaradılışta olduğu gibi, kendi işlemediği hataları
anlayamazdı. M. Madlen ona tam yetki vermiş, onun işlerine asla karışmazdı. Bu
yetkiye güvenen gözlemci kendiliğinden Fantin'e elli frank vermiş ve onu işinden
atmıştı. Hatta o, bu parayı M. Madlen'in yoksullara ayırdığı paradan vermişti.
Fantin hizmetçilik etmek için kapı kapı dolaştı, Kimse onu evine istemedi.
Borçlan yüzünden kasabadan uzaklaşamıyordu. Eşyalarını aldığı dükkâncı
kendisine:
— Kenti bırakırsan seni hırsız gibi yakalatırım, demişti. Ev sahibi kendisine:
— Genç ve güzelsin, ödeyebilirsin, dedi.
Kadıncağız elli frangını ev sahibi ile döşemeci arasında paylaştı. Eşyalarının
bir kısmını adama geri verdi ve yalnızca yatağını alıkoydu. Bu arada beş parasız
ve işsiz kalması da caba, bir de üstelik yüz frank borcu vardı.
Kışladaki askerler için kaba saba gömlekler dikme işini aldı. Bunun için
kendisine günde on iki metelik verirlerdi, oysa Kozet için her gün on metelik
ayırması gerekirdi, işte o günlerde Tenardiye'lere de aylıklarını aksatmaya
başladı.
Akşamları odasına girerken, kendisine mum tutan ihtiyar bir komşu kadını ona
sefaletle geçinmenin hünerini öğretti. Azla yetinmek hiçle yaşamaya bitişiktir.
Birisi loş oda, ötekisi karanlık odadır.
Fantin kışın ateş yakmadan yaşamasını iki günde bir meteliklik yem yiyen
kuşundan vazgeçmesini, etekliğinden yorgan, yorganından eteklik yapmasını, akşam
karanlığında komşunun ışığından faydalanarak ekmek yemesini öğrendi.
Namuslu kalmış ve yoksulluk çekmiş bir kimsenin tek bir metelikle neler
alabileceğini çok iyi öğrenmişti. Bu da bir sanattır. Fantin de bu hüneri
öğrenince azıcık yüreklendi.
Komşusuna şöyle diyordu:
— Geceleri beş saat uyur, günün geri kalan kısmında dikişlerimi dikerek ekmeğimi
nasıl olsa çıkartırım. Hem de üzgünken, insanın iştahı da olmaz.
Bir yandan acılarım, üzüntüm, bir yandan birkaç lokma ekmek beni bol bol besler.
Çorbanın gereği yok.
Bu karanlık günlerinde kızının yanında olması kendisine güç verirdi. Bir ara
kızını yanına getirmeyi düşündü, daha sonra onu da sefalete sürüklemekten
vazgeçti. Hem de Tenardiye'lere borçlanmıştı, hem de parasız o kadar uzaklara
nasıl giderdi?
Kendisine tutumlu olmanın yollarını gösteren ihtiyar kadın, gerçekten Tanrı'sını
bilen iyi kalpli bir kadındı. İmzasını atmasından başka bilgisi olmayan bu
komşunun adı Margerit idi. Merhametli iyi yürekli bir kadındı.
Bu ölümlü dünyada böylesine iyi kalpli ve merhametli kişilerden, bir hayli
bulunur günün birinde onları Tanrı Cennetinde toplayacaktır. Çünkü bu hayatın
bir yarını olduğuna inanıyoruz.
Önce, Fantin fabrikadan kovulduğuna öylesine utanmıştı ki sokağa bile çıkmaya
cesareti yoktu. Yolda herkesin kendisine bakmasından korkuyordu.
Küçük kentlerde daima bir zavallıyı alaya almak, ona eziyet etmek bir gelenek
haline gelmiştir. Paris'te olsa, utancını ve hatasını kalabalıkta gizlerdi,
kimse ona aldırmazdı.
Sefalete alıştığı gibi, hor görülmeye de alışmasını öğrendi. Bir zaman sonra,
kararını verdi iki üç ay geçtikten sonra, utancından sıyrıldı ve sanki bir
şeycikler olmamış gibi başı dik çıkmaya başladı. "Bana vız gelir," diyordu.
Yüzünde acı bir gülümseyişle gezip dolaşmasına başladı.
Madam Viktürniyen penceresinden arada bir Fantin'in üzgün üzgün yürüdüğünü görür
ve şu yaratığa iyi bir ders verdiğini düşünerek, için için sevinirdi. Hain
kalplerin mutlulukları da karanlık olur.
Aşırı çalışmalar ve gıdasızlık Fantin'i yormuştu. Kuru öksürüğü daha da arttı.
Arada bir komşusu Madam Margerit'e:
— Ellerimi tutun, bakın ne kadar sıcak, derdi.
Ne var ki sabahları aynanın önünde güzel saçlarını taradığında, geçici bir
mutluluk duyuyordu.
Kış sonlarına işine nihayet verilmişti; yaz geçti, kış yine geri geldi. Günler
kısalmış işler kıtlaşmıştı. Kışın havalar soğur insan da daha fazla acıkır.
Günler hemen geceye bitişiktir. Sabah akşama, hemencecik kavuşur.
Sisli puslu loş karanlık günler, sabah oldu derken birden akşam oluverir.
Gökler kapalı, günler zindanda geçer gibi sıkıntılıdır. Kış göklerin suyunu
dondurur, insanların kalplerini taşa çevirir. Fantin'i alacaklıları rahatsız
ediyordu.
Genç kadın, çok az kazanıyordu. Bu arada borçları da artmıştı. Parasını vaktinde
alamayan Tenardiye mektuplarıyla zavallı anayı tehdit ediyordu. Günün birinde,
ona küçük Kozet'in elbisesiz kaldığını üşüdüğünü yazdılar. Kıza, yünlü bir jüpon
gerekirdi, bunun için anasından on frank istediler. Kadıncağız bütün gün mektubu
ellerinde buruşturdu durdu. Akşama doğru, bir berbere girdi tarağını çekerek
saçlarını döktü. Dizlerine kadar iniyordu altın saçları, berber haykırdı:
— Oh, ne güzel saçlar.
— Kaç para verirsin?
— On Frank.
— Haydi kes.
Yünden örme bir eteklik alarak Tenardiye'lere yolladı. Bu jüponu gören karı
koca, ifrit kesildiler, onların derdi giysi değil para idi. Etekliği kendi
kızları Eponine'ye giydirdiler. Zavallı "tarla kuşu" titredi durdu.
Oysa Fantin mutlu idi, şöyle düşünüyordu: Artık kızım üşümüyor, onu saçlarımla
giydirdim.
Başına minik başlıklar giyiyor, bu da ona daha da yakışıyordu.
Fantin'in ruhunda acayip bir değişim başlamıştı. Sabahları ayna karşısında
saçlarını tarayamayınca, birden çevresindekilerin hepsine bir nefret duydu. Uzun
zaman, bütün kasabalılar gibi, Madlen Baba'yı sevmiş ve saymıştı.
Fakat birden kafasında bir şimşek çaktı, kendisini fabrikasından kovduran,
ekmeksiz bırakan, bu taş yürekli adamdı. Bundan böyle fabrika önünden geçerken,
arsız arsız gülmeye, şarkı söylemeye başladı.
Kızını çok özlemişti, onu taparcasına seviyordu.
Fantin sefalete gömüldükçe, ahlâkça düştükçe çevresindeki karanlıkları delen bir
nur vardı, bu da melek gibi yavrusu Kozet kendi kendisine hep şöyle
söyleniyordu: "Günün birinde, param olacak, kızımı yanıma alacağım."
Öksürüğü hiç dinmiyordu, geceleri ateşleniyor, buz gibi terler döküyordu.
Günün birinde Tenardiye ailesinden şöyle bir mektup aldı: "Kozet ateşlendi, bu
kasabayı kırıp geçiren bir bulaşıcı hastalık. Çok pahalı ilâçlar gerekiyor,
dolaylarda birkaç ölü oldu. Bir haftaya kadar bize kırk frank yollamazsanız,
kızınızın ölüm haberini alırsınız."
Fantin çılgına dönmüştü, kahkahalarla gülmeye başladı. İhtiyar komşusuna dert
yandı:
— Olur şey değil, bunlar galiba kaçırmış, kırk frank yani iki altın eder ben bu
serveti nereden bulurum.
Fakat merdiven başındaki pencere önüne giderek, mektubu tekrar tekrar okudu.
Daha sonra merdivenlerden koşarak indi, durmadan gülüyordu.
Hatta yolda rastladığı birisi, kendisine sordu:
— Neden böylesine neşelisiniz? Sizi sevindiren, ne var ki? Fantin cevap verdi:
— Ne olacak köylülerin bana yazdıkları bir şaka, benden kırk frank isterler
budala köylüler.
Kasabanın meydanından geçerken bir sürü halkın birikmiş olduğunu gördü. Acayip
şekilli bir arabanın etrafını halk sarmıştı, arabanın içinde kırmızılar giyinmiş
bir adam vaaz verir gibi, bağırarak konuşuyordu. Bu turneye çıkmış gezici bir
dişçi olacaktı. Ahaliye takma dişler, dişi beyazlatacak ilâçlar teklif ediyordu.
Fantin kalabalığa karıştı ve diğerleri gibi adamın saçmalarını gülerek dinledi.
Birden dişçi, güzel kızı fark etti ve ona dikkatle bakarak:
— Hey şurada gülen kız, dişlerin pek güzel, diye haykırdı. Şu öndeki iki dişini
sat bana, iki altın alırsın.
Fantin:
— Olur şey değil, diye haykırdı.
Dişsiz bir koca karı, bu konuşmayı duymuştu:
— İki altın, tam kırk frank eder, dedi. Ne mutlu karılar var, şu dar dünyada.
Fantin oradan sıvıştı, adamın arkasından seslenmesini duymamak için elleriyle
kulaklarını tıkadı. Adam haykırıyordu:
— İyi düşün güzel kız, iki altın az para değil. Gönlün olursa akşama bana gel.
"Gümüş Saban" hanında kalıyorum.
Fantin hırsla odasına döndü, olayı komşusu iyi kalpli Madam Margerit'e anlattı:
— Düşünün sersemin biri, ön dişlerimi satın almaya kalktı. Olur şey değil, kim
bilir ne kadar çirkin olurum, saç haydi, yine neyse yeniden uzar fakat dişlerimi
hiç verir miyim? Onları çektirmektense kendimi beşinci kattan kaldırıma atayım,
daha iyi.
Margerit sordu:
— Sana kaç para önermişti?
— İki altın.
— Tam da kırk frank eder.
— Evet, diye tekrarladı Fantin, kırk frank eder. Düşünceli düşünceli dikişinin
başına oturdu. Bir çeyrek saat sonra başını kaldırarak yanında örgü ören
komşusuna sordu:
— Bulaşıcı hastalıktan insan ölür mü dersin?
— Olabilir.
— İlâcın faydası olur mu?
— Elbette, baksana ilâçların sayesinde artık hastalar eskisi gibi ölmüyor.
Fantin, odasından çıktı, merdiven başında pencereye başını yaklaştırarak
cebinden çıkardığı mektuba boş gözlerle baktı.
Akşamleyin başını örterek evinden çıktı. Onun hanların bulunduğu Paris Caddesine
doğru ilerlediğini gördüler.
Madam Margerit ve Fantin tek bir mum yakmak için, daima beraber çalışırlardı.
Ertesi sabah, gün doğmadan kızın odasına giren ihtiyar kadın Fantin'yi yatağının
üzerine giyimli olarak oturur buldu. Başından başlığı, yere düşmüştü bütün gece
yanmış mumu, tükenmişti.
Margerit odanın düzensizliğine şaşarak, eşikte durdu:
— Tanrı aşkına söyle, ne oldu? diye haykırdı. Mum sonuna kadar yanmış daha sonra
saçsız başını kendisine çeviren Fantin'e baktı.
Fantin bir gecede sanki on yıl yaşlanmıştı:
— Neyiniz var Fantin, ne oldunuz? Fantin cevap verdi:
— Bir şeyim yok, tam tersine çok mutluyum çocuğum ölmeyecek, onu ben kurtardım.
Bu sözlerle masanın üzerinde ışıldayan iki altını işaretledi. Margerit
şaşakalmıştı, haykırdı:
— Ulu Tanrım fakat bu bir servet bunu nereden buldunuz?
— Buldum, cevabını verdi Fantin.
Aynı zamanda gülümsedi. İhtiyar kadın elindeki mum ışığı Fantin'in yüzünü
aydınlattı. Bu kanlı bir gülümseyişti, dudaklarından kanla karışık bir tükürük
akıyordu, ağzı karanlık bir delik olmuştu.
Ön dişlerini çektirmişti.
Kırk frankı Montferney'ye yolladı.
Aslında Tenardiye'lerin para koparmak için bir hilesiydi bu, Kozet hasta falan
değildi.
Fantin aynasını pencereden attı. Birkaç zaman sonra, ikinci kattaki geniş odanın
aylığını ödeyemediğinden çatı kadında tavana açılan tek pencereli bir odacığa
taşınmıştı. Bu tavan arasında başını eğerek yürüyor kendisini kollamasa kafasını
kirişlere çarpıyordu. Zavallıcık kaderine baş eğdiği gibi odasında da sürünerek
yürüyebildi. Karyolası da yoktu, paramparça bir şiltede yatıyor üzerine delik
deşik bir örtü örtüyordu. Kırık bir saksıda büyüyen bir gül fidanı susuzluktan
kurumuştu, başka bir köşede kırık bir ibrik bulunuyordu. Kışın bunun içindeki su
da donardı. Fantin utanmasını unuttuğu gibi, kendisine bakmaktan da vazgeçmişti.
Sefaletinin en son işareti başına geçirdiği kirli başlıklarıydı.
Öylesine,
kendisini bırakmıştı ki artık söküklerini bile dikmiyordu. Çorapları yırtıldıkça
topuklarını yamalı ayakkabılarının içine çekiyordu. Borçlu olduğu esnaf yolunu
kesiyor, durmadan kendisine hakaret ediyordu. Onlara sokakta rastlıyor evinin
merdivenlerine kadar peşinden geliyorlardı. Geceleri düşünüyor, düşünüyordu.
Gözleri ışıl ışıl, sırtında bıçak gibi bir sancı vardı. Çok öksürüyordu. Bütün
kalbiyle Madlen Baba'dan nefret ediyor ve halinden asla sızlanmıyordu. Günde tam
on yedi saat, iki büklüm dikiş dikerdi. Fakat cezaevinde tutuklu kadınları
çalışma yöntemi uygulanınca gündelikleri de dokuz meteliğe inmişti, günde on
yedi saat çalışmaya karşı ancak dokuz metelik. Acıma bilmeyen alacaklılar peşini
bırakmıyorlardı. Hemen hemen bütün eşyalarını geri alan döşemeci ona durmadan:
— Ne zaman paramı vereceksin kahpe? diye yolunu kesiyordu.
Fantin artık tuzağa düşürülmüş bir yabani hayvana benzetiyordu kendisini.
Aslında o güne dek bilmediği vahşi duyguların geliştiğini dehşetle görüyordu.
Tam o sıralarda Tenardiye'lerden yeni bir mektup aldı, borçlarının biriktiğini
tam yüz frank istediklerini bildirdiler aksi halde Kozet'i sokağa atacaklardı.
Fantin dehşete düştü:
— Yüz frank aman yarabbim, bunu nasıl bulurum. Günde bu kadar para getirecek bir
meslek var mı?
Birden kafasında bir şimşek çaktı. Esasen o kadar çok şeyini yitirmişti ki daha
fazla neden çekinecekti... Sokak kadını olmaya karar verdi. Evet vücudunu
satacaktı.
Devamı Haftaya