Don Kişot'un yeni yolculuğu
Ertesi sabah Don Kişot'un derin derin uyuduğu sırada papaz ile berber şatoya
geldiler ve yeğeninden kitaplığın anahtarını istediler. Kızın bu anahtarı onlara
gönül hoşluğu ile vermişti.
Hizmetçi onların işe koyulmuş olduklarını öğrendiği zaman bir şişe kutsal su
getirmeğe koştu ve onu papaza teslim etti:
— Buyurun, dedi, duvarlara ve odada ne varsa hepsinin üstüne serpiştirin bu suyu
ki, ne kadar şeytan, sihirbaz ve büyücü varsa kaçıp gitsinler ve bir daha geri
dönmesinler.
Hizmetçi dışarı çıktığı zaman papaz:
— Her cilde ayrı ayrı kutsal su serpmeğe kalkarsak bu işi iki günde bitiremeyiz.
— Onların hepsini ortadan kaldırmak için büyük bir ateş yakmaktan iyi iş olmaz.
iki adam bütün kitapları hiç hürmet göstermeden pencereden attılar. Sayıları pek
çoktu, meydana getirdikleri yığın dehşet verecek gibi idi.
Hizmetçi:
Ah! diye iç çekti, benim iyi yürekli efendim bu melun kâğıtları almak için bütün
parasını verdi; biz şimdi onları yakıyoruz.
Fakat bu saatte yanıp yakılmak para etmezdi; berber avluya indi ve kitaplara
ateş verdi. Alevler evin damlarına çıkıyor ve yeğen, amcasının uykudan uyanarak
onları pencereden görmesinden korkuyordu. Çok şükür ki Don Kişot bütün gün
uyudu.
Köy halkı birbirlerine soruyordu:
— Bayırın üstünde yanan şey nedir? Şato değil her halde. Gidip görelim mi?
Fakat ne olabileceğini kestiren Pierre Alonzo onları bu düşüncelerinden
vazgeçirdi.
Her şey bitince berber bir duvarcı çağırmağa gitti ve kitap odasının kapısını
örmesini emretti. Bu iş o kadar çabuk bitti ki akşam olmadan önce şatonun
koridorundan geçen her hangi bir insan bu çıplak duvar arkasında bir oda
bulunduğunu söyleyemezdi.
Don Kişot ancak ertesi sabah uykudan uyandı ve böyle olduğu halde de, yatağından
çıkınca ayaklan üzerinde durmakta güçlük çekti. Vücudunun her tarafı ayrı ayrı
sızlıyordu ve sırtı, görülmesi hoş olmayan mor bir renk bağlamış bulunuyordu.
Ayağa kalktığı zaman ilk işi sevgili şövalye masallarını görmeğe gitmek oldu ve
kapıyı, bildiği yerde göremeyince şaşırıp kaldı. Sesini çıkarmadan oradan oraya
gidip geliyordu, duvarı eliyle yokluyor, uyuduğu sırada ne geçtiğini, bir
kâbusun kurbanı olup olmadığını kendi kendisine soruyordu.
Kapının kayıplara karışmış olduğuna kanaat getirince hizmetçisi ile yeğenini
çağırdı ve kitap odasının ne tarafta bulunduğunu sordu.
Papaz ve berberden dersini almış olan hizmetçi:
— Ne odası mösyö, dedi, ne arıyorsunuz orada! Bu evde artık ne kitaplık var ne
kitap.
Don Kişot bu işten bir şey arılamıyordu. Yeğeni ilâve etti:
— Hizmetçi doğru söylüyor sevgili amcacığım, şeytan hepsini alıp götürdü.
Hizmetçi:
— Evet, dedi, siz gittikten sonra buraya gelen bir şeytan yahut sihirbaz.
Yeğen Don Kişot'a ağız açtırmadan sözü aldı:
— Öyledir sevgili amcacığım öyledir. Korkunç bir ejderhanın üstüne binmişti.
Okuma odanıza girdi. Orada neler yaptığını bilmiyoruz. Fakat az sonra ev duman
içinde kaldı.
Hizmetçi:
— Ocağın bacasından uçup gitti, diye tamamladı. Yeğen devam ediyordu:
— Evet, evet... O gittikten sonra buraya gelince biz de sizin gibi duvarı
çırılçıplak ve kapıyı kaybolmuş gördük. Ejderhasından inince söylediği sözleri
de hatırlıyorum.
Hizmetçi:
— Evet, dedi, ben de hatırlıyorum. Adının Mougnaton olduğunu söyledi.
Don Kişot gamlı ve karanlık bir çehre ile:
— Hayır, dedi, Mougnaton değil Freston.
Yeğen:
— Freston yahut Friton... Her halde buna benzer bir ad... Bu kitapların sahibine
çok hıncı olduğunu ve siz yokken intikam almağa geldiğim söyledi.
Don Kişot ağır ağır mırıldandı:
— Doğru söylemiş. Bu teresin bana kin güttüğüne şüphe yoktur. Çünkü günün
birinde kendi dostlarından hain bir şövalyeye rastlayacağımı ve baş başa bir
savaşta onu yere sereceğimi biliyor. Bana kızgınlığı bundandır. Fakat iyi bilsin
ki, ben kendisinden daha kuvvetli olacağım ve ne kadar korursa korusun ben o
melun dostu alt edeceğim.
Papaz ile berber Don Kişot'un, kitap odasının kaybolması işini nasıl
karşıladığını öğrendikleri zaman pek memnun oldular. Papaz gülerek:
— Bu sefer mutlaka kendine gelir, dedi, değil mi ki artık kitaplar yok başka
şeylerle meşgul olur. Ortaçağın bu çılgınlıklarını unutacak ve aklını başına
alacaktır.
Berber “bravo, bravo” diye bağırıyor ve Don Kişot'u iyi etmek için bu kadar iyi
bir ilaç bulduğundan kendi kendisini tebrik ediyordu.
Fakat iki adam bu ümitlerinde aldanıyorlardı. Don Kişot gezici şövalyelerin
nasibi olan büyük maceraları yaşamak için şatodan ayrılmayı iyice kafasına
koymuştu. Kendisine şövalyelik kılıcı kuşatmış olan hanemin nasihatlerinden hiç
birini unutmamıştı ve her sabah Sanço Panza'nın evine gidiyordu. Onun bu adamla
uzun uzun konuşmaları köylünün karısını iyiden iyiye pirelendirmekte idi, fakat
yaradılışta ne kadar meraklı bir kadın olursa olsun iki adamın aralarında neler
geçtiğini anlayamıyordu. Don Kişot bu saf adama şövalyelik mesleğinin şan ve
şereflerini ballandıra ballandıra anlatmakta idi. İspanya yollarında kendisine
arkadaşlık ederse dünyalar onun olacaktı.
— Sanço dostum iyi düşün, diyordu, bir şövalye alayla topraklar, şatolar, adalar
fetheder. Düşün ki adalar yahut eyaletlerden bir tanesini sana emanet
edebilirim.
— Güzel söylüyorsunuz ama kanınla çocuklarımdan ayrılmak çiftçilik zanaatımı ve
tarlamı bırakmak lazım gelecek sayın şövalyem.
— Toprakla uğraşmağa bu kadar aşık mısın? Bir adayı idare etmek daha kolaydır,
gel benimle. Her şeyi kazanabilirsin; hiçbir şeyi kaybetmek yok. Adana
yerleştiğin zaman karınla çocuklarını getirmekten kim seni men edebilir?
Böyle bir tasavvur Sanço Panza'ya pek gülümsüyordu; çiftçiliği hiç sevmez ve bu
zanaatı, zayıf kollan için pek ağır bulurdu. Sonunda Senyör Kesada’nın parlak
vaatlerine dayanamadı ve dediğini kabul etti.
Don Kişot’un gözünde meselenin en zor tarafı halledilmişti. Şimdi iş bir parça
para bulmağa kalıyordu. Vakit kaybetmeden bir küçük tarlasını sattı ve bir
başkasını rehine koydu. Bu ona maceranın ilk masraflarına yetip de artacak
hürmetlice bir para getiriyordu. Bir seyis ve para... Kahramanımızın artık
silâhlarını yenilemekten başka eksiği kalmıyordu. O kadar çalışıp çabaladı ki,
yakın şato komşularından birini, ilerde geri verilmek üzere, kendine bir miktar
silâh vermeğe razı etti. Böyle olunca da yola çıkmağa hazırlanmış bulundu.
Bir sabah gizlice Sanço Panza'yı görmeğe gitti ve onunla hareket gününü ve
saatini kararlaştırdı.
— Öbür gün gece yansından sonra kümesin yanına gelip beni bekleyeceksin. Hemen
yola çıkacağız.
— Pek güzel Senyör Kesada.
— Adımın Don Kişot olduğunu kaç defa söyleyeceğim sana.
— Doğrudur Senyör. Beni affedin.
— Sakın kimseye, hattâ karına bir şey söyleme.
— Bu sır saklarım Senyör.
— İçine çamaşırlarımı ve merhemlerimi koymak için iki gözlü bir heybe alacaksın.
— Merhemler mi Senyör Don Kişot?
— Evet Sanço dostum. Şunu öğrenmelisin ki şövalyeler hiç bir zaman yaralarını
tımar etmek için merhem almadan yola çıkmazlar.
— Yaralarınız mı var Senyör Don Kişot?
— Yok ama olacak. Savaşa başladığım zaman senin de olur; görürsün.
Sanço Panza iri iri gözlerini açıyordu.
— Nasıl? Benim de mi Senyör Şövalye?
— Elbette. Çünkü her gittiğim yere sen de geleceksin benimle beraber, işitiyor
musun?
— Evet Senyör Don Kişot peşinizden gelebilmem için eşeğimi almama izin verir
misiniz?
Kahramanımız biraz kaygılanmış göründü, çünkü şövalye masallarının hiç birinde
eşeğe binmiş seyise rastlamamıştı.
— Öyleyse nasıl yetişirim size... Atınız yavaş yürüdüğü zaman belki ben de size
ayak uydururum. Fakat dört nala gidince ne yapacağız?
Don Kişot:
— Pekâlâ al ne yapalım. Fakat ilk fırsatta sana da bir at bulacağım, inan bana.
Köylü:
— Elbette inanırım, dedi, her dediğiniz doğru değil mi?
İki dost, kararlaştırılan saatte buluştular. Sanço'nun evinde olduğu gibi şatoda
da herkes uyuyordu. Fakat yine de uzaklaşmakta acele ettiler. Gün ağarırken o
kadar yol almış bulunuyorlardı ki, kimse artık kendilerini yakalayamazdı.
Don Kişot ilk çıkışındaki yolu tutturmuştu; seyisi ile eşyasını taşıyan eşek
yanında yürüyordu.
Sanço Panza, bu maceraya canı sıkılmış görünmek şöyle dursun valisi olacağı
adayı görmek için sabırsızlanıyor ve tatlı hayallere kapılıyordu. Bununla
beraber öyle bir zaman geldi ki, hayal ona kifayet etmedi ve efendisinin dilini
çözmeyi kararlaştırdı:
— Senyör Şövalye, dedi, bana vadettiğiniz adayı unutmayacaksınız ya?
Don Kişot cevap verdi:
— Sanço dostum; benim sözümden şüphe mi ediyorsun? Şunu bil ki benim okuduğum
kitaplar gezici şövalyelerin, zaptettikleri topraklan seyislerine verdiklerini
yazarlar. Bunun için ben ada diyorsam bu bir krallık ülkesi de olabilir. Bana
güvenebilirsin dostum. Sekiz güne kadar bir krallık kazanacağım ve sana elimle
taç giydirmek durumuna geleceğim. Buna asla hayret etme. Sana söylediğim gibi
böyle şeyler, gezici şövalyeler için, çok kere olağan işlerdendir.
Sanço:
— Şu halde sizin yapabileceğiniz bir mucize ile ben kral olursam karım Jeanne
Cuttieres kıraliçe, çocuklarımız da veliaht falan olacaklar.
— Ona ne şüphe!
— Benim biraz şüphem var. Siz benim karımı pek az tanıyorsunuz Senyör şövalye.
Ben bir adayı bir krallıktan daha fazla isterim. Fakat siz nasıl münasip
görürseniz öyle olur.
— En iyisi Allah’a havale et bu meseleyi Sanço dostum. Hangisi hakkında hayırlı
ise öyle olsun, inan bana.
— Ona ne şüphe Senyör Don Kişot. Tekrar ediyorum ki size emniyetim var. Çünkü
siz iyi bir efendisiniz. Benim için bir adanın mı, yoksa bir krallığın mı daha
iyi olacağını elbette benden iyi bilirsiniz.
İki dostumuz böylece konuşup dertleşerek gitgide köylerinden uzaklaşıyorlar ve
güneş, göğün tepesinden onların yürüyüşlerini seyrederek kahkahadan kınlıyordu.
Devamı Haftaya