‘Milliyet’ gazetesi muhabiri Sema Emiroğlu’nun New York’tan bildirdiğine
göre, New York Times gazetesi, Başbakan Recep Tayip Erdoğan’dan ‘daha fazla
demokrasi’ görüşünü yeniden güçlü bir biçimde dilegetirmesini istemiş.
Habere göre, New York Times, ‘Erdoğan[’ın] muhafazakar bir Müslüman; ama aynı
zamanda Türkiye’nin AB ile üyelik görüşmelerini açmasına imkan veren, Batı
yanlısı reformları gerçekleştiren bir lider’ olduğunu belirttikten sonra, onun
‘Türkiye’nin kutuplaşmasına yol açan sorunları çözmenin en iyi yolunun, daha
fazla demokrasi olduğunu vurgula[yışını]’ ‘haklı’ bulduğunu ifade etmiş.
‘Daha fazla demokrasi’! Evet, hiç kuşkusuz, gazetenin de, Sayın Erdoğan’a hak
vererek belirttiği gibi, ‘Türkiye’nin kutuplaşmasına yol açan sorunları çözmenin
en iyi yolu’ buradan, ‘daha fazla demokrasi’den geçiyor.
Geçen haftaki yazıda da dilegetirmiştim, bu kutuplaşma 28 Şubat’a gelinceye
kadar Politik toplum, kısaca Devlet’le Hükümet arasında açığa vurulmamış bir
mesele olarak kalmıştır. 28 Şubat’tan Danıştay’a yapılan o menfur saldırıya
kadar Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2. maddesinde yer alan ‘temel
nitelikler’den Laiklik’i Devlet’in ve devletçi okuryazarların öne çıkardıklarını
görüyoruz. Laiklik, elbette Türkiye Cumhuriyeti’nin ‘temel nitelikler’inden
biridir;- buna hiç kuşku yok! Ama Laiklik’in, Anayasa’nın 2. maddesinde (hem de
Laiklik’ten önce) dilegetirilen ‘temel nitelik’lerden birini, Türkiye
Cumhuriyeti’nin ‘demokratik’ bir cumhuriyet oluşunu neredeyse önemsizleştirecek
kertede öneçıkarılmasının, en azından Laiklik’in neredeyse önemsizleştirilecek
bir biçimde geriye itilmesi kadar sakıncalı olduğunu düşünüyorum. Laikliği
koruma adına, bırakınız New York Times’in ‘daha fazla demokrasi’ talebini,
mevcut demokratik hakların bile kısıtlanabilmesini meşru sayan jakoben görüşler,
uzun bir süredir dolaşımdadır.
Baksanıza Mümtaz Soysal, aşağı yukarı on yıldır, Türkiye Cumhuriyeti’nin
‘jakoben’ bir niteliği olduğunu savunuyor. Bir keresinde işi, Demokrasi’nin
Cumhuriyet’i öldürdüğünü iddia edecek kerteye vardırmış, ABD’de, Harvard
Üniversitesi’nde düzenlenen ve Genel Yayın Müdürümüz Sevgili Ekrem Dumanlı’nın
bizzat tanık olduğu toplantıda, bir ABD’li bilim adamından, Harvard’lı bir
profesör olan Dani Rodric’den gereken cevabı almıştır. (Meselenin ayrıntılarıyla
ilgilenenler, benim, ‘Özel Hayattan Küreselleşmeye’ adlı kitabımdaki ‘Mümtaz
Soysal Niçin Beni Artık Hiç İlgilendirmiyor?’ başlıklı yazıya bakabilirler.)
Cumhuriyetçi ve Kemalist olduklarını önesüren bazı okuryazarların, Jakoben’liği
Cumhuriyet’in, ‘temel’ değilse bile ‘kurucu’ niteliği kabul ediyor olmalarının
vahim yanlışlığı, Cumhuriyet’in kurulduğu 1923 yılından Takrir-i Sükun kanununun
çıkarıldığı 1925 yılına kadar, yani Mustafa Kemal Paşa’nın bizzat TBMM Başkanı
ve Cumhurbaşkanı sıfatıyla devletin başında bulunduğu bir dönemde, Türkiye
Cumhuriyeti’nin o ağır ve çetin koşullarda bile, Demokrasi ile yönetildiğidir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kesinlikle ‘Jakoben’lik atfedilemez. Birinci
Büyük Millet Meclisi’nde ‘İkinci Grup’un, daha sonra da Terakkiperver Cumhuriyet
Fırkası’nın muhalif söylemleri bunun apaçık kanıtıdır. İsteyen Prof. Dr. Mete
Tunçay’ın ‘TC’inde Tek-Parti Yönetiminin Kurulması’ başlıklı o ufuk açıcı
araştırmasına bakabilir.
Ben sadece bir tek örnek vermekle yetineceğim: Terakkiperver Fırkası’nı kuran
muhalif paşalar, hem ordu ve kolorduların başında asker kimlikleriyle hem de
TBMM’de milletvekili kimlikleriyle görev yapmaktadırlar: Mustafa Kemal Paşa,
muhalif paşalardan bir seçme yapmalarını ister: Ya ordu ve kolorduların başında
kalarak asker kimliklerini seçecek ve milletvekilliğinden istifa edeceklerdir;
ya da TBMM’de milletvekili olarak kalmayı seçecek, ama bu durumda ordu ve
kolordu komutanlıklarından istifa edeceklerdir.
Muhalif paşalar, hangi şıkkı seçmişlerdir, dersiniz? Elbette milletvekilliğini!
Çünkü gerçek iktidarın, ancak parlamenter (demokratik) yoldan geçtiğini
bilmektedirler de, ondan! Mustafa Kemal Paşa ‘jakoben’ olsaydı, muhalif paşalar
hiç ordu ve kolordu komutanlıklarını bırakırlar mıydı?
Zaman
04/06/2006