FANTİN- I
1817 yılı Fransa tarihinde büyük değişimlerin yaşandığı bir yıl olmuştu. Aynı
yıl Parisli dört genç, sevdikleri hanımlara güzel bir şaka yapmaya karar
vermişlerdi. Aslında hiçbiri Parisli sayılmazdı, hepsi de taşradan gelmiş
çocuklardı, ancak üniversitede okuduklarından Parisli diyoruz.
Bunlardan en yaşlısı Tuluz'dan gelen Fliks Tomolyes, ikincisi Kahor'lu Listolye,
üçüncüsü Limofdan Famöy ve nihayet Montoban'da doğmuş Blaşövel’di. Normal
gençlerdi, diğer öğrencilerden aşırı bir üstünlükleri yoktu, ne var ki gençliğin
verdiği neşe ve yakışıklıkla göze hoş görünüyorlar, sözlerini dinleyenler onları
esprili buluyorlardı. Bunların her birinin metresi vardı.
Blaşövel, Favorita
adındaki güzel kıza tutulmuştu. Listolye Dalya'yi severdi. Famöy, Zefin'e
tapıyordu. Tomolyes'e gelince o da kendisine Fantin'yi seçmişti.
Kızların dördü de, şık zarif güzel kokulara bürünen, kızlardı. Dördü de aynı
moda evinde çalıştıklarından atölyede tanışmışlardı. Aralarında en yaşlısı
Favorita en genci de henüz on sekizinde bulunan Fantin'di. O henüz ilk aşkını
yaşıyordu. Yirmi üç yaşını süren Favorita ile öteki kızların daha tecrübeli
olduklarını söylemek zorunda kalacağız. Yine de dördü de namuslu hanım hanımcık
kızlardı.
Delikanlılar yakın arkadaş oldukları gibi kızlar da birbirleriyle iyi anlaşan
dostlardı. Arkadaşlıkla astarlanmış bu gibi aşklar, daha uzun sürer.
Fantin, Montröy-sür-mer’de dünyaya gelmişti. Kimse tanımazdı ailesini. Anasız
babasız büyümüştü, hatta vaftiz bile olmamıştı, çünkü o devrede kiliseler
kapanmıştı. Yalın ayak sokaklarda koşan küçük kıza, birisi "Fantin" adını
takmıştı. Hakkında kimsenin daha fazla bilgisi yoktu. On yaşlarına geldiğinde
küçük Fantin, dolaylardaki çiftliklerden birine girmiş, on beşini doldurduğunda
şansını denemek için Paris'e geçmişti. Ünlü bir terzinin yanında çalışıyordu.
Fantin güzel olduğu kadar da aklı başında namuslu kızdı. Aslında üniversiteli
Tomolyes onun ilk sevgilisi olmuştu. Güzel dişleri olan nefis bir sarışındı.
Serveti altın ve incilerdi. Bunları üzerinde taşırdı. Altınlarını başında,
incilerini de ağzının içinde saklardı. Yaşamak için çalıştı, sonra yine de
yaşamak için sevdi.
Evet Tomolyes'yi sevdi, genç adam için geçici bir sevda olan bu macera Fantin'in
bütün hayatını etkileyecekti.
Dört delikanlıyla, dört güzel kız beraber gezer, beraber eğlenirlerdi. Ekip başı
çok esprili ve neşeli olan Tomolyes'di.
İçlerinde en yaşlısı Tomolyes'di, otuzuna merdiven dayamıştı, fakat çok zengin
bir aile çocuğu idi. Yaşlandığı için saçları dökülmeye başlamış, dişleri
çürümüştü, fakat dış görünüşünün bozulmasına karşılık neşesi daha da artıyordu.
Bir tiyatro eseri yazmış, kabul edilmemişti arada bir mısralar karalar herkesten
her şeyden kuşkulanır, kimseye aldırmaz görünürdü. Cahil gençler bundan böyle,
onu kendilerine reis seçmişlerdi. Günün birinde Tomolyes, arkadaşlarını etrafına
toplayarak, onlarla şöyle konuştu:
— Çocuklar aşağı yukarı bir yıldan beri metreslerimiz bizden bir sürpriz
beklemekteler. Biz de onların çok hoşuna gidecek bir şaka hazırlayacağımıza söz
vermiştik. Artık bunun vakti geldi derim, haydi bunu kararlaştıralım.
Tomolyes sesini alçaltarak arkadaşlarına uzun uzun bir şeyler anlattı. Çocuklar
heyecanlanmışlardı. Blaşövel, bir kahkaha atarak:
— Oldu, dedi yaman adamsın Tomolyes, inan olsun.
Bu konuşmanın neticesi ertesi pazar, dört delikanlının dört güzel kızı davet
ettikleri bir kır eğlencesi oldu. Öğrenciler ve dikişçi kızların sık sık
katıldıkları bir kır yemeğiyle sona erecekti bu açık hava eğlencesi. Kızların
dördü de, birbirinden güzeldi. Favorita saçları sırtında, dalgalanarak genç bir
tanrıça gibi hendeklerden atlayarak, en önden koşuyordu. Dalia ve Zefin daha
nazlı, daha dişi güzellerdi, onlar birbirlerinin bellerine sarılmış,
güzelliklerini sanki birleştirerek pekiştirmek istercesine sevimli başlarını
yaklaştırmış kol kola ilerliyorlardı. Fantin, en arkadan geliyordu. O sanki
bahar perisi kadar güzeldi. Altın ışınlar saçan saçları beline kadar iniyor,
pembe dudakları hayata, aşka gülüyordu. Uzun kirpiklerin gölgelediği kadife
teninin beyazlığını meydana çıkaran eflâtun bir keten roba giymişti, hasır
şapkasını elinde tutuyordu. Bileklerinde kurdelelerle tutuşturulmuş, Romalı
hanımların giydikleri sandallar geçirmişti minik ayaklarına. Fantin güzelliğinin
farkında olmayan saf bir kızdı. Neşeliydi fakat aynı zamanda çekingen ve
utangaçtı. Aşk, belki bir hata olabilir fakat Fantin'in saflığı, bu hayatı bile
bir nitelik haline getirmişti.
Gün neşeli geçiyordu, tarlalarda çiçek koparan kızların, sevgilileri ıslık
çalarak onları eğlendiriyorlardı, kelebekleri kovalayan, korularda koşuşan bu
orman perileri akşamleyin sevgililerinin kendilerine hazırladıkları sürprizi
heyecanla bekliyorlardı. Nihayet akşam yaklaşmış, genç sevgililer şarapla
suladıkları yemeklerini yemişlerdi. Daha henüz masadan kalkmamışlardı ki, birden
Tomolyes ciddî bir tondan:
— Çocuklar, dedi. Aylardan beri size verdiğimiz sakalı sürprizi öğrenmenizin
artık vakti geldi, bizi bir saniye bekler misiniz?
Blaşövel:
— Şakamız bir buseyle başlar, dedi. Tomolyes:
— Evet alnınızdan öperek, sürprizimize başlıyoruz, diye ekledi.
Gençlerin her biri, ciddi ciddi sevgililerini alınlarından öptüler, daha sonra
gözlerinde muzip ışınlar, parmaklarını dudaklarına götürerek, kapıya doğru
yöneldiler. Favorita onları el çırparak uğurladı. Fantin, seslendi:
— Çok gecikmeyin, sizi beklediğimizi unutmayın.
Yalnız kalan güzel kızlar, merakla birbirlerine bakıştılar. Zefin sordu:
— Bize ne getirecekler dersiniz?
Dalia:
— Herhalde, güzel bir armağan olmalı, dedi.
Favorita:
— Ben altın olmayan mücevherleri sevmem, diye haykırdı. Daha sonra oturdukları
salonun önündeki ırmağa bakarak bir süre oyalandılar. Bu arada bulunduktan hanın
öbür kapısı yol üzerinde olduğundan posta arabalarının gürültüleri de geliyordu.
O devirde Güney ve Batıya giden posta arabalarının hemen hemen hepsi,
bulundukları yol üzerinden geçerdi. Arada bir san ya da siyah boyalı, sandık ve
bavullarla yüklü tepeleme dolu bir yolcu arabasının, sürücüsü kamçısını
şaklatarak hayvanlarını dört nala koşturduğunda genç kızlar şen kahkahalar
atarak el çırparlardı.
Favorita:
— Amma da şamata yapıyorlar, dedi. Sanki zincirler uçuyor.
Bir seferinde ağaçların ardından görünen arabalardan biri, kısa bir süre için
durmuş ve sonra yine süratle uzaklaşmıştı. Fantin, buna şaşmış göründü ve:
— Allah Allah, dedi. Ben posta arabalarının burada mola verdiklerini
bilmiyordum.
Favorita omuz silkti:
— Çok tuhafsın Fantin, neden durmasın? En basit şeylere şaşarsın, belki de araba
buradan bir yolcu almıştır.
Bir zaman geçti, Favorita derin bir uykudan uyanır gibi, ürperdi:
— Hey, dedi. Nerede kaldılar şu bizimkiler. Hani sürprizimiz.
Fantin:
— Geciktiler, diye mırıldandı.
Henüz içini çekerek susmuştu ki, kendilerine servis yapan garson göründü adamın
elinde pusulaya benzer bir kâğıt vardı.
— Beyler bir saat önce, bunu sizin için bırakmışlardı, dedi. Favorita adamın
elindeki zarfı kaptı hemen okumaya başladı:
"Ey güzel sevgililerimiz:
İşte beklediğiniz sürpriz. Bizim de ana baba evlâdı olduklarımızı unutmayın,
çoktan beri bu zavallılar bizleri özlediklerini yazarak yanlarına çağırdılar.
Nihayet onları sevindirmeye karar verdik. Şu satırları okuduğunuzda bizler,
uzaklarda olacağız. Vatana ve ailelerimize faydalı olmak yolunu tutuyoruz.
Meslek edineceğiniz ve evlenip çocuk yetiştirmek isteriz. Bize acıyın ve saygı
duyun. Aslında bizler vatana kendilerini feda eden, biçare kurbanlarız.
Arkamızdan ağlayın, fakat uzun süre yas tutmayın, güzel gözlerinize yazık olur.
Yeni sevgililer edinerek, onlara bizden söz edin. Bir yıldan fazla bir zamandan
beri sizleri mutlu kıldık bize kin beslemeyin.
Not: Yemek ücreti ödenmiştir. Blaşövel Famöy Listolye Feliks Tomolyes”
Kızların dördü de hayretle bakıştılar. Sessizliği önce Favorita bozdu:
— Tamam, dedi iyi oyun ettiler, hoş bir şaka.
— Çok güldürücü, diye ekledi Zefin. Favorita:
— Bana kalırsa bu Blaşövel'in buluşu, dedi. İnan olsun ona olan aşkım daha da
arttı.
Dalia itiraz etti:
— Yoo hayır bence bu Tomolyes'in buluşu. Favorita:
— Öyle ise yaşasın Tomolyes, diye haykırdı. Dalia ve Zefin kahkahadan, diye
tekrarladılar.
Fantin de arkadaşlarının neşesine katıldı. Fakat bir saat sonra odasına
döndüğünde ağlıyordu. Zavallı kızın hayatında ilk erkekti Tomolyes. Onu koca
bilmişti ve ondan bir de çocuğu vardı.
Paris dolaylarındaki Montferney kasabasında, on dokuzuncu yüz yılın
başlangıcında, bir han bulunurdu. Burasını Tenardiye adını taşıyan garip bir
çift işletirdi. Kapının üzerine asılı bir levhada, sırmalı apoletleri bulunan
yaralı bir generali sırtında taşıyan bir asker resmi bulunuyordu.
Tablodan ancak bu kadarı seçilirdi, geri kalan kısım, toz dumana karışmış bir
savaş sahnesiydi. Altında şu kelimeler: "Vaterlo'nun kahraman çavuşu" han
kapısının eşiğine oturmuş kaba saba bir kadın bir ipi çekerek, kırık bir
arabanın arasına yaptığı beşiği sallıyordu. Bu beşikte birbirinden güzel iki
yavru gülüyordu. Gül yanaklı bebeklerden biri üç, ötekisi bir buçuk yaşlarında
vardı, temiz pak giydirilmiş çocuklardan biri kumral, diğeri parlak siyah
saçlıydı. Birkaç adım ilerde kapının eşiğine oturmuş anneleri, hiç de sevimli
görünmüyordu, fakat şu anda, evlâtlarına öyle tatlı gözlerle bakıyordu ki, ana
sevgisi onun kemikli suratına bile bir çeşit nur saçmıştı. Kadın bir yandan
beşiğin ipini çekiyor, bir yandan son günlerin modası olan bir romanın ilk
mısrasını mırıldanıyordu.
Sevgilim savaşa gitti
Oysa ben burada kaldım yalnız ve üzgün...
Şarkısına ve evlâtlarına seyre öylesine dalmıştı ki, çevresindekilerin farkında
bile değildi, birden kulağının dibinde bir ses duydu:
— Ne güzel çocuklarınız var, madam?
Kadın başını çevirdi karşısında yabancı bir kadın gördü bu kadının da kucağında
bir yavru vardı.
Sol eliyle taşıdığı heybe, bir hayli ağır görünüyordu. Kadının çocuğu bir melek
yavrusundan farksızdı. Aşağı yukarı iki yaşlarında bir küçük kızdı.
Beşikteki bebekler kadar temiz giyinmiş, hatta belki onlardan daha şıktı.
Başlığı dantellerle süslü, önlüğü renkli kurdelelerle donatılmıştı. İpekli
fistanının altından, tombul beyaz bacakları görünüyordu. Pembe beyaz bir
bebekti. Onu gören yanaklarını elma sanarak ısırabilirdi. Şu sırada uyuduğundan
gözlerinin rengini görmek mümkün değildi, fakat kirpiklerinin uzunluğu dikkati
çekiyordu.
Anneye gelince, o yoksul ve mutsuz görünüyordu daha iyi günler görmüş bir işçi
kadın kılığına girmişti. Gençti. Güzel miydi? Giysileri onun güzelliğini
örtüyordu. Başına şekilsiz bir yün başlık giymişti, gerçi alnının üzerine sarı
bir bukle düşüyordu, ama çenesinin altından bağladığı bu örtüyle, güzel
saçlarını tamamıyla gizlemişti. Gülünce kadınlar güzel dişlerini gösterirler,
fakat Fantin artık hemen hemen hiç gülmüyordu ki. Gözleri de uzun zamandan beri
yaşlı idi. Solgun, yorgun ve hasta görünüyordu. Kollarında uyuyan çocuğuna derin
bir şefkatle bakıyordu. Elleri kızarmış ve şişmiş çillerle dolmuştu sağ elinin
işaret parmağı iğneden delinmiş ve nasırlaşmıştı.
Bir yıl önce sevgilisi Tomolyes'in kolunda ormanda gezintiye çıkan o periler
kadar zarif ve güzel kıza ne olmuştu? Fantin tanınmayacak bir hale gelmişti;
yine de ona dikkatle bakan bir göz, onda güzellik kalıntılarını görebilirdi.
Dudağını sağa çeken kederli bir ifade, yüzüne mahzun bir hava veriyordu. Eski
muslin ve ipekli giysilerinin hepsini bozmuş, kızını süslemişti.
O korkunç şakadan bu yana, iki yıl geçmişti.
Çocuğunun babası gittikten sonra Fantin, tek başına kalmıştı. Artık çalışmasını
da unutmuştu. Sevgilisinin kaçtığı günden beri, işini terkeden Fantin, bir daha
çalışmaya hevesi kalmadığından parasını da tüketmişti. Önce Tomolyes'e bir
mektup yollamış cevap alamamış, bir daha, bir daha, bir daha yazmıştı. Hiçbirine
cevap gelmeyince çapkın dostunun, kızına da önem vermediğini anlamıştı. Evet,
belki Fantin bir hata işlemişti fakat kalbi temiz ve namuslu kızdı. Paris gibi
bir kentte daha fazla kalırsa, düşeceğini hissederek doğum yeri olan kasabaya
dönmeye karar verdi. Kim bilir, belki orada birisi kendisini hatırlar ve ona iş
verirdi. Bu arada suçunu gizlemesi gerekiyordu, bu kez çocuğundan ayrılmasının
zorunlu olduğunu düşünerek, büyük bir yeise düştü önce yine de kararını verdi.
Fantin aslında yürekli kızdı.
Eşyasını ve dantellerini sattı, eline geçen iki yüz frankla küçük borçlarım
ödedikten sonra geriye seksen frankı kalmıştı. Fantin yirmi yaşını doldurduğu
gün güzel bir bahar sabahı, Paris'ten ayrıldı,
Yolun bir kısmını arabada, bir kısmını yaya yapan Fantin öğleyi az geçe
Montferney de bulunuyordu. Tenardiye hanının önünden geçerken beşiklerinde
oynaşan küçük kızların görüntüsü dikkatini çekmişti. Bu mutluluk tablosu önünde
azıcık durakladı. Bu şirin küçük kızlar, genç annenin kalbini çelmişlerdi.
Heyecanla onlara baktı, baktı. Melekleri görmek, Cenneti müjdeler. Birden bu
rastlantıda kaderin işaretini görür gibi oldu, küçük kızlar öylesine bakımlı,
besili ve neşeliydiler ki, bir ara kendisini tutamadan tekrarladı:
— Ne güzel kızlarınız var bayan.
En yabani yaratıklar bile evlâtlarının övülmesinin karşısında yumuşarlar. Ana
başını kaldırdı, teşekkür etti ve yabancı kadını yanına oturttu.
Kadınlar çene çalmaya başladılar.
Küçük kızların anası:
— Adım Tenardiye, dedi. Şu hanı işletiyoruz.
Madam Tenardiye, iri yarı, kemikli, kızıl saçlı, çilli suratlı bir kadındı.
Henüz genç sayılırdı otuzunda vardı belki ne var ki bu çam yarması yapılı kadın
oturuyordu ayakta durmuş olan Fantin onun heybetinden ürker, ona laf atmaya bile
cesaret edemezdi. Kader ne küçük ayrıntılara bağlı. Bir kadının ayakta duracağı
yerde oturmuş olması Fantin'in tüm hayatını değiştirecekti.
Yolcu kadın, birkaç kelimeyle acıklı hayatını anlattı. Paris'te bir dikiş
atölyesinde çalışıyordu, kocası ölmüş kızıyla yalnız kalmıştı. Orada iş
bulamadığından, vatanı olan Montrey kasabasına dönmeye karar vermişti. Aynı
günün sabahı Paris'ten ayrılmış yolunun bir kısmını arabada gitmiş, yarım
saatten beri de yürüyordu. Kızı da azıcık yürümüştü. Fakat küçük olduğundan
hemen yorulmuş, annesinin kucağına çıkarak, derin bir uykuya dalmıştı.
Bu sözlerle, kızını şefkatle öptü. Çocuk gözlerini açtı. Anasının gözlerinin eşi
iri mavi gözler, daha sonra çocuk gülmeye başladı ve anasının ısrarlarına rağmen
yere atlayarak beşikteki küçük kızlara doğru koştu.
Tenardiye ana da, kızlarını beşikten indirdi ve:
— Haydi üçünüz birden oynayın azıcık, dedi.
Bu yaşta arkadaş olmak hiçten değildir. Birkaç dakika sonra küçük kızlar
yaşlarının verdiği saflıkla kaynaşmışlardı bile.
Yeni gelen kız, çok neşeliydi. Durmadan gülüyordu. Ananın ahlâkı çocuğun
neşesinde belirir. İyi kalpli Fantin, evlâdını hiç hırpalamadığından yavru
ağlamak nedir bilmezdi.
Kadınlar konuşmalarına devam ettiler:
— Kızınızın adı ne?
— Kozet.
— Kaç yaşında?
— İkisini yeni bitirdi.
— Benim büyük kızımdan birkaç ay küçük.
Madam Tenardiye şu anda, el ele vermiş küçük kızlara bakarak:
— Sanki yıllardan beri tanışıyorlarmış gibi nasıl da anlaştılar, dedi. Üç kardeş
gibi...
Bu söz herhalde öbür annenin beklediği işaretti. Birden otelci kadının elini
yakaladı, ona derin gözlerle baktı ve yalvarırcasına sordu:
— Kızımı size emanet edebilir miyim? Ona bakar mıydınız? Kadın birden şaşırdı,
fakat ne hayır, ne de evet dedi. Kozet'in annesi, sözlerine devam etti:
— Baksanıza, kızı doğduğum kasabaya götüremiyorum. Oraya çalışmaya gidiyorum
çocuk bana ayak bağı olur. Hem de bizim köyde çocuklu kadına kolay iş vermezler.
Acayip düşünceleri vardır. Tanrı sizi karşıma çıkardı. Az önce kapınızdan
geçerken kızlarınızı gördüm ve kendi kendime işte şefkatli iyi kalpli bir ana
dedim. Oldu, değil mi? Üçü de kardeş gibi yetişirler. Hem de belli olmaz ki
belki işlerimi yola koyar, daha çabuk dönerim. Kızımı alır mısınız?
— Bilmem ki, diye mırıldandı Madam Tenardiye.
— Ayda altı frank veririm. Birden handan bir ses yükseldi:
— Olmaz, yedi franktan da aşağı kurtarmaz. Hem de altı aylık peşin alırım.
Madam Tenardiye:
— Altı kere yedi kırk iki eder, dedi. Zavallı anne:
— Veririm, diye atıldı. Erkeğin sesi ekledi:
— İlk ayların aşırı masrafları için fazladan on beş frank. Madam Tenardiye:
— Toplam elli yedi frank eder.
— Veririm, diye haykırdı Fantin. Seksen frankım var yanımda. Bununla memlekete
gidebilirim. Yaya giderim. Orada para kazanırım, gerekeni biriktirince gelir,
yavrumu alırım.
Erkek sesi sordu:
— Çocuğun elbiseleri var mı? Tenardiye:
— Bu bey benim kocam.
— Elbette var. Evet madam, kocanız olduğunu anladım. Hem de kızımın nefis bir
çeyizi var Mösyö. Düzinelerle gömlekler, elbiseler, hırkalar. İpekli ve dantelle
süslü çamaşırlar, zengin kızı gibi. İşte şu sırtımdaki heybede.
Adam söylendi:
— Onu da bırakacaksınız.
— Elbette bırakacağım, kızımı çıplak koyacak değilim ya... Birden han sahibi:
— Oldu, dedi.
Pazarlık sona ermişti. Ana geceyi handa geçirdi parasını verdi, kızını bıraktı.
Heybesini boşalttı, yükü bir hayli hafiflemişti. Ertesi sabah yakında döneceğini
tekrarlayarak yola düştü.
Tenardiyelerin bir komşusu bu mutsuz anayı görmüştü, hana girdiğinde onlara:
— Sokakta ağlayan bir kadın gördüm, kalbim sızladı, dedi. Kozet'in anası
gidince, adam karısına:
— Yaşa be karı, dedi. Şu yüz on franklık bonomun mühleti yarın sona eriyordu hiç
değilse bunu ödeyebilirim, oh, oh sen küçük kızlarla iyi bir tuzak kurdun.
— Bunu bilerek yapmadım, dedi kadın.
II
Tenardiye ailesi çok karışık bir yapıda idi. Hangi sınıfa ait oldukları tam
kestirilemiyordu. Ne işçi sayılırlardı, ne de kent soylusu. Her iki sınıfın
kusurlarına sahip, hiçbir niteliği olmayan yarı serseri yarı esnaf kişilerdi.
Kadının hamurunda kabalık, haşinlik, erkeğin ruhunda sahtekârlık vardı. Kötülük
yolunda onlardan ustası olmazdı. Erkeğin yüzüne bir bakmak, onun ne mal olduğunu
anlamaya yeterdi. Gözlerinin karanlık bakışı sesindeki kuşku, onun hayatında
büyük sırlar olduğunun izlenimi verirdi.
Tenardiye 1845 yılında Vaterlo savaşında dövüşmüştü, hatta galiba orada bir
hayli kahramanlıklar göstermişti. Daha sonraları onun bu savaştaki
kahramanlıklarını öğreneceğiz. Meyhane kapısındaki tablo, onun kahramanlığın
resmiydi. Her işten azıcık anlayan Tenardiye, fırça oynatmasını da
başardığından, bu resmi kendisi çizmişti. Eşi madam Tenardiye'ye gelince, en
bayağı romanlarla ruhunu beslemiş katı kalpli, miskin bir kadındı. Gençliğinde
durmadan okuduğu bu bayağı hikâyelerden esinlenerek, kızlarına acayip adlar
takmıştı. Büyük kızının adı "Eponine" di, küçük kızma gelince biçare yavru
Gülnar adı gibi gülünç bir isme sahip olacaktı ki, tam o arada bir şans eseri,
yeni bir roman okuyan anası, ona daha az gülünç olan Azelma adını takmakla
yetindi. Fakat şu var ki, zengin olmak için kötü ruhlu olmak yetmezdi. Her
nedense hanın işleri durmadan bozuluyordu. Yabancı kadının elli yedi frangının
sayesinde bir süre Tenardiye borçlarını ödeyebilmişti. Sonraki ay para sıkıntısı
yine baş gösterdiğinden bu kez Kozet'in çeyizine rehine koydular.
Buna karşılık aldıkları altmış frangı da harcadıktan sonra, Tenardiye ailesi
için Kozet, evlerine sığıntı olarak aldıkları, bir çocuk oldu. Bundan böyle ona
karşı davranışları da değişti. Küçük kızın giysilerini sattıklarından onu
Eponine ve Azelma'nın eskileriyle giydirdiler. Sofra artıklarıyla besleniyordu.
Köpekten daha iyi yiyor, kedi gibi içecek süt bulamıyordu. Aslında Kozet'in tek
arkadaşları kedi ve köpekti, kızcağız masa altında onlarla birlikte yemek yerdi.
Bu şehirde yerleşen annesi, her ay yazıyor, daha doğrusu kendisi yazmasını
bilmediğinden yazdırıyordu. Tenardiye'ler kendisine hep aynı cevabı
veriyorlardı: “Kozet çok iyi...”
İlk altı ay sona erdiğinde, genç kadın yedinci ay için yedi frank yolladı ve her
ay düzenli olarak parasını yollamakta devam etti. Henüz yıl sonu gelmemişti ki,
Tenardiye karısına çıkıştı:
— Sanki bu serseriyi neden başımıza belâ gibi aldık. Annesinden on iki frank
aylık isteyeceğim.
Bu isteğini mektupla bildirdi, çocuğunun sağlıklı ve mutlu olduğunu sanan genç
kadın, hiç düşünmeden on iki frank yollamaya başladı.
Bazı kimseler birini severlerse, mutlak bir başkasından nefret etmek ihtiyacını
duyarlar. Tenardiye Ana da, işte böyle bir huya sahipti. Kendi kızlarını
çılgınlar gibi seven cadı karı, yabancı çocuktan nefret ediyordu. Bir ananın
sevgisinin böyle çirkin tepkilerinin olabileceğini düşünmek iç paralayıcıydı,
ama ne yazık ki bu bir gerçekti. Kadın Kozet'in her şeyini kıskanıyordu. Bu
kadının da diğer kadınlar gibi her gün dağıtacağı buseler ve tokatlar vardı.
Okşamaları öpüşleri kendi kızlarına, çimdikleri tokat ve tekmeleri zavallı öksüz
kız içindi.
Kozet'i evine almamış olsaydı, belki de sevgili kızlarını hırpalayacaktı. Biçare
yavrucağın nefes alması bile suç sayılırdı. Bir sevgi havası içinde yaşayan
küçük kızların yanında daima dayak yer horlanırdı.
Tenardiye, anne Kozet'e kötü davrandığından, küçük kızlar da onu hırpalarlardı.
Bu yaşta çocuklar, annelirin taklit ederler. Bir yıl geçmiş ikinci yıl sona
eriyordu. Köyde, Tenardiye'ler için şu sözler yükseliyordu:
—Tenardiye'ler çok varlıklı kimseler olmadıkları halde, yetim bir kızı
büyütüyorlar.
Herkes Kozet'in annesi tarafından terkedildiğini sanıyordu. Bu arada
Tenardiye'ler, Kozet'in babasının belli olmadığını öğrendiklerinden, Fantin'yi
sıkıştırarak, ondan ayda on beş frank koparmasını başarmışlardı. Kızın
büyüdüğünü ve çok yediğini yazmışlardı ona. Her yıl çocuk büyüyor ve sefaleti de
artıyordu. Kozet çocuk olduğu süre içinde, kızların hırpaladıkları, daima ezilen
bir oyun arkadaşı olmakla kalmıştı, fakat gelişmeye başlayınca bu kez de evin
hizmetçisi oldu. Daha beş yaşına basmamıştı ki, hain Tenardiye Ana, ona durmadan
iş buyuruyordu. Kozet'i alışverişe yolluyorlar, salonu süpürtüyorlardı. Avluyu
yıkıyor, bulaşıkları yıkıyor, hatta yük bile taşıyordu. Bu arada işleri iyi
gitmeyen Fantin, birkaç ay çocuğunun aylığını gönderemeyince, onu daha ziyade
hırpalamaya başlamışlardı.
Kızını bıraktıktan üç yıl sonra Fantin, Montferney'e dönse, dünyada onu
tanıyamazdı. Tombul, pembe beyaz bir çocuk olarak hana gelen Kozet'in artık
sıskalıktan kemikleri sayılıyordu. Yüzü sapsarı, gözleri üzgündü. Haksızlık onu
aksileştirmiş, sefalet onu çirkinleştirmişti. Evet üç yıl önceki melek yavru
kadar güzel çocuk çirkin bir kız olmuştu. Yüzünde tek güzelliği, gözleriydi.
Parlak mavi olan, bu gözlerde insanın içini burkan bir üzüntü okunuyordu. Daha
henüz altı yaşına basmayan bu zavallı kızın kış aylarının soğuklarında
paçavraların içinde, şiş ve kızarmış ellerinde bir süpürge, avluyu süpürdüğünü
görmek insanın içini sızlatırdı. Köyde ona "tarla kuşu" adını takmışlardı. Bir
kuş kadar zayıf kızcağıza bu lakabı lâyık bulmuşlardı. Fakat bu " tarla kuşu"
hiç ötmezdi.
Madlen Baba- I
Zavallı kadıncağızın başına neler gelmişti, nerdeydi ve ne yapıyordu, bunu kimse
bilmiyordu. Küçük Kozet'i, Tenardiye'lerin yanına bıraktıktan sonra Fantin
doğduğu kasabaya gitmişti. Genç kadın yaklaşık on yıldan beri köyünden ayrı
kalmıştı. Kendisi sefaletten sefalete sürüklenirken, doğduğu kent kalkınmış,
refaha kavuşmuştu. İki yıldan beri, büyük bir sanayi hamlesi şehri baştan başa
değiştirmişti.
Baştan beri Montrey sür Mer'in bir özelliği vardı. İngiliz siyah boncuklarını ve
Alman siyah camlarını taklit ederlerdi. Fakat hammaddelerin pahalılığı
dolayısıyla, uzun yıllar bu sanayi hiç de gelişmemişti. Oysa Fantin, şehrine
döndüğünde, olağanüstü bir değişiklikle karşılaştı. O yıllarda Montrey sür Mer'e
yerleşen bir yabancı, bu endüstriyi kalkındırmıştı. Reçinenin yerine gomalak
kullanılmasını akıl eden bu akıllı iş adamının sayesinde, kentin endüstrisinde
bir devrim yapmıştı. Bu küçük değişim sayesinde, hammadde fiyatları yarı yarıya
eksilmiş bunun sonucu el emeği olarak işçilere verilen ücretler artmış, bu da
memleket için çok hayırlı olmuştu. Tüketici boncuklan kolaylıkla yaptırabiliyor
ve ucuza satmasına rağmen üç kat kâr ediyordu.
Bu yöntemin üç sonucu olmuştu. Üç yıl kadar bir süre içinde bu metodu uygulayan
adam zengin olduğu gibi çevresindekileri de servete kavuşturmuştu. Onun kimliği
hakkında kimsenin aşırı bilgisi yoktu. Kente yalnızca bir kaç yüz franklık bir
servetle geldiği söylenirdi. Bu ufak sermayeye olağanüstü buluşunu eklemiş
metotlu çalışması sayesinde, kısa zamanda kendisini ve bulunduğu kenti refaha
kavuşturmuştu. Bu adamı ilk görenler kılığından ve konuşmasından onun bir işçi
olduğunu sanmışlardı. Aralık ayının yağışlı bir akşamında, kente giren yabancı,
kasabada bir yangınla karşılaşmıştı. Adam büyük bir cesaretle alevlerin arasına
atılmış ve iki çocuğun hayatını kurtarmıştı. Garip bir rastlantı olarak, bunlar
Jandarma Yüzbaşısının çocuklarıydı. Adamdan pasaport bile istenmemişti. O gün,
adını öğrenmişlerdi: "Madlen Baba"...
Elli yaşlarında görünen dalgın tavırlı, iyi yüzlü bir adamdı. Geliştirdiği bu
endüstri sayesinde Montrey sür Mer büyük bir sanayi kenti olmak yolundaydı.
Siyah boncuklardan çok kullanan İspanya her yıl önemli siparişler veriyor ve
kasaba bu ticaretinde Londra ve Berlin'le rekabet ediyordu. Madlen Baba'nın
kârları öylesine yüksekti ki kente geldiğinin ikinci yılında bir fabrika
kurmuştu. Bu fabrikanın iki atölyesi bulunuyordu, biri kadınları, diğeri
erkekleri çalıştırıyordu. Çalışmak isteyen Montrey sür Mer'de aç kalmazdı, her
isteyene bol iş, bol para vardı. Madlen Baba'nın işçilerinden istediği iyi niyet
ve dürüstlük idi. Kadınları özellikle ayrı atölyede çalıştırmasının nedeni
onların namuslu kalmalarını sağlamak içindi. Madlen Baba, namusa çok önem
verirdi.
Aslında bir kışla kenti olan Montrey sür Mer'de, kötü yola sapan kızlar çoktu, "Madlen
Baba”nın kente gelişiyle, kadınların bu gevşekliğine de bir son verilmişti. Onun
gelmesinden önce kasabanın gevşek bir yaşamı vardı, oysa artık tüm kentliler,
arı gibi çalışıyordu, sefalet ve işsizlik ortadan kalkmıştı. Her cebe para, her
eve mutluluk girmişti. Bu çalışmanın ortasında Madlen Baba, gerçek servetini
kurmuştu fakat, onda bir ticaret kafası yoktu, o kendisinden fazla başkalarını
düşünürdü. 1820 yılında, Lafit Bankasında altı yüz otuz bin frangı bulunduğu
söyleniyordu, oysa rahatça milyoner olabilirdi. Kendisine bu serveti ayırmadan
önce kasaba için milyonlar harcamıştı.
Hastaneyi yetersiz bulmuş, on yatak daha ekletmişti. Montrey sür Mer yukarı kent
ve aşağı kent olarak ikiye ayrılır. Madlen Baba'nın oturduğu aşağı kentte tek
bir okul vardı. Fabrikatör iki okul daha yaptırtmıştı. Birinde kızlar diğerinde
erkek çocuklar okuyordu. Kendi cebinden okul öğretmenlerinin maaşlarını iki
katına çıkarmıştı. Buna şaşan birisine, şu cevabı vermişti:
— Bence, devletin en önemli iki memurundan biri, süt nine, diğeri de
öğretmendir.
Çalışamayacak kadar ihtiyarlar için bir bakım evi kurduğu gibi işçilerin
haklarını korumak için bir de yardım sandığını akıl etmişti. Fabrikasının
bulunduğu mahalleye bedava bir eczane açtırmıştı.
İşe ilk başladığından dedikodu etmişler ve onun için:
- Zengin olmak isteyen bir maceracı, demişlerdi.
Kendi servetini kurmadan ülkeyi zenginleştirdiğini görenler onun için:
- Kendini beğenmiş, ihtiraslı bir ukala, diye eklemişlerdi.
Madlen Baba dinine bağlı bir adamdı, düzenli bir şekilde kiliseye giderdi, bu da
o günlerde hoşa giden bir tutumdu.
1819 yılında kentte şöyle bir söylenti yayılıyordu:
- Kralın emri üzerine M. Madlen, belediye reisi olarak seçilecekti. Yeni gelenin
hırslı olduğunu söyleyenler bu fırsattan yararlandılar. Gerçekten ertesi günü
bütün gazetelerde bu atanmadan söz ediliyordu. Daha sonraları şaşırtıcı bir
söylenti yayıldı. Madlen Baba, belediye başkanlığını red etmişti.
Eninde sonunda bu adam bir esrar küpüydü. Kentsoylular omuzlarını silkerek onun
için, bir maceracı, bir serseri demekle yetindiler. Yine aynı yıl endüstri
sergisinde malları gösterildiğinden Madlen Baba'ya altın bir nişan yollandı,
adam bunu da geri çevirdi. Ülkede herkes ona borçlu idi. Öylesine faydalı bir
adamdı ki, kendisini zorla saydırmasını başarmıştı. Çok yumuşakbaşlı olduğundan,
onu sevmeye de başlamışlardı. Özellikle emrinde çalışan işçiler adeta kendisine
taparlardı.
Adam bu sevgiyi alçakgönüllülükle karşılıyordu. Zengin olduğu iyice bilinince
ona, Madlen Baba demekten vaz geçtiler, "Mösyö Madlen" diye çağırdılar. Kent
soyluları kendisini, selamlamaya başladılar, ancak işçiler ve kasabanın
çocukları onu Madlen Baba diye çağırmakta devam ediyorlardı. Aslında adamın
istediği bu idi. İşleri iyi gittikçe, halkın gözünde büyüyordu. Sosyete üyeleri
onunla görüşmek için can atıyorlardı. Önce kendisine açılmayan kapıların hepsi
ardına kadar açılmıştı. Kentin salonlarından davetler yağıyordu, Madlen Baba
gitmiyordu.
Bu kez yine dedikodu yapmaktan geri kalınmadı onun için:
— Bilgisiz ve kaba adam dediler, onun nereden çıktığını bilen yok, herhalde
salonlarda nasıl davranılacağından habersiz olduğundan, soylu kişilerin arasına
karışmaktan çekiniyor. Kim bilir, belki de okuması bile yoktur?
Para kazandığını görenler, onun için tüccar demişlerdi, parasını yoksullara
dağıttığını görenler, ona muhteris dediler, şan ve şerefi red ettiğini görenler
onu maceracı olmakla suçlamışlardı. Kendisine yapılan çağrıları red etmesinin
karşısında, onu kaba olmakla tanımladılar.
1820 yılında kente gelişinden tam beş yıl sonra, kasabaya yaptığı hizmetler
yüzünden Kral bir kez daha kendisini Belediye Başkanı atadı, bu kez Madlen Baba
yine kabul etmek istemedi. Fakat kentin kaymakamı ona karşı çıktı kentin bütün
ileri gelenleri kendisine ricaya geldiler, halk sokaklarda yolunu kesti, bu
ısrar karşısında Madlen Baba kabul etmek zorunda kalmıştı.
Şöyle anlatıyorlardı, yine reddedeceği sırada, yoksul bir ihtiyar kadının şu
sözleri karşısında boyun eğmişti:
— İyi bir belediye reisi, hepimize faydalı olur, hey Madlen Baba, yoksa bize
yardım etmek istemez misin?
Bu onun üçüncü yükselişi sayılırdı, yabancı yolcu Madlen Baba olmuş daha sonra
kendisini Mösyö Madlen diye çağırmışlardı, artık bundan böyle ona Sayın Başkan
diyeceklerdi.
Aslında o ilk günkü kadar sade, kendi halinde kalmasını başarmıştı. Saçları gri,
bakışları ciddi, yüzü yanık ve düşünceliydi. Başında geniş kenarlı şapkası,
çenesine kadar iliklediği kalın kumaştan koyu renkli ceketiyle dolaşırdı.
Belediye Başkanlığı görevini tam manasıyla yerine getiriyordu, yapılacak işleri
bitirdikten sonra, tek başına yaşamasına devam ediyordu. Çok az görüştükleri
vardı. Kendisine yapılan çağrılardan kaçar acele bir selâmla yetinir konuşmamak
için gülümser, gülümsememek için selâm verirdi, kadınlar onun için "Tam bir dağ
ayısı, fakat iyi kalpli bir ayı," derlerdi. En büyük zevki kırlarda dolaşmaktı.
Yemeklerini yalnız yer, sofrada kitabını okurdu. İyi düzenlenmiş bir kitaplığı
vardı. Kitapları severdi, kitap emin ve sadık bir arkadaştır. Serveti artıkça,
zihnini geliştirmeye vakti de oluyordu. Kasabaya yerleşmesinden az sonra,
konuşmasında bir düzelme farkedildi gezintilerinde yanına daima bir tüfek alır,
fakat onu hemen hemen hiç kullanmazdı, kullandığında hedefi hiç kaçırmazdı.
Zararsız bir hayvanı küçük bir kuşu öldürmemişti.
Genç olmamasına rağmen, onun üstün bir güce sahip olduğu söylenirdi. Yardıma
muhtaç olanlara el uzatmaktan geri kalmaz, düşen bir atı kaldırır çamura
saplanan bir tekerleği kurtarır, boşanan bir boğayı boynuzlarından yakalayarak
durdururdu. Evinden cepleri dolu çıkar, boş dönerdi. Köyden her geçtiğinde,
çocuklar onun etrafını sararlardı.
Vaktiyle köylü olduğu sanılırdı. Çünkü tarım işlerinden çok anlardı hatta bu
yolda köylülere çok yararlı öğütlerde bulunuyordu.
Kilise kapısında, bir yas örtüsü gördüğünde hemen girerdi. Herkesin vaftiz ve
düğünlere gittiği gibi o da cenazeleri kaçırmazdı. Dullara ve yetimlere acırdı.
Ölünün ailesine katılır, üzgün bir yüzle duaları dinlerdi.
Başkalarının yaptıkları kötülükleri gizlendiği gibi, o da hayrını gizli gizli
yapardı. Akşam karanlığında aralık kapılardan evlere süzülür para ve armağan
bıraktıktan sonra, sessizce çekilirdi. Harap kulübesine akşamleyin dönen yoksul
bir işçi kapısının açıldığını hatta zorlandığını görerek: "Eyvah evime hırsız
girmiş" diyerek korku ile girdiğinde, yatağının üzerinde birkaç altın bulurdu.
Güler yüzlü olmasına rağmen, daima gizli bir kederi varmış gibi üzgün dururdu.
Halk onun için şöyle derdi:
— Hiç de kibirli olmayan bir zengin adam, hiç de neşeli olmayan, mutlu bir adam.
Birçokları, onun bir sihirbaz olduğunu söylemeye bile yeltenmişlerdi. Odasında
ölü kafaları ve buhurdanlıklar olduğunu yaymışlardı. Bunu duyan Montröy'ün şık
ve soylu hanımlarından biri, bir gün gülerek ona sormuştu:
— Sayın başkan, sizin bir mağarada yattığınızı söylerler, doğru mu?
M. Madlen gülümseyerek, bu meraklı hanıma odasına göstermişti. Bu kadar zengin
bir adamın, duvarları birkaç kuruşluk bir kâğıtla kaplı, yan boş bir odada
yatmasını kentin soyluları pek anlayamamışlardı. Valinin odasında tek değerli
eşya, şömine üzerinde ışıl ışıl duran bir çift ağır gümüş şamdanlıktı.
Onun Banker Latfit'e milyonlarını emanet ettiği de söylenirdi. Oysa aslında bu
milyonlar, az önce söylediğimiz gibi, altı yüz otuz bin franktan ibaretti.
1821 yılının ilk günlerinde gazetelerde bir haber yayınlandı. Seksen iki
yaşındaki Diny piskoposu "Monsenyör Bienvnü Myriel" nihayet ölmüştü.
Bu haberi sabah gazetesinde okuyan Madlen, ertesi gün siyah elbiseler giymiş,
şapkasına yas alameti olarak siyah bir kurdele takmıştı. Onun piskoposun yasını
tutması kentte çeşitli dedikodulara yol açmıştı, hatta birçokları onu piskoposun
akrabası sanarak, ona daha saygılı davranmaya başlamışlardı. Yine birgün,
kasabanın en eski ailelerinden yaşlı bir hanım, kendisine sordu:
— Herhalde Monsenyör Bienvenü yakın akrabanızdı, acaba teyze oğlunuz muydu?
— Hayır Madam!
— Fakat onun için üzülüyorsunuz...
— Gençliğimde onların konağında hizmetkarlık yapmıştım. Bunu da onun bir şakası
sanarak uzun uzun gülmüşlerdi.
Yeni başkanın acayip bir huyu daha vardı, kasabadan ne zaman bir ocak
temizleyici, Savuya'lı bir çocuk, ya da bir delikanlı geçse, onu çağırtır adını
sorar ve ona para verirdi. Bunu duyan küçük ocak temizleyicileri bu iyi kalpli
beyden yararlanmak için, yollara düşsün düşmesin Montrey sür Mer kasabasına
uğramayı adet edinmişlerdi.
Zamanla başkan Madlen bütün kasaba halkını kendisine bağlamıştı. Bütün kent
halkı, onu saymasını ve sevmesini öğrenmişti. Onun mübarek bir adam olduğunda
herkes birleşirdi, çevredeki kasabalardan ona danışmaya gelenler bile olurdu. M.
Madlen kavgaları yatıştırır, düşmanlıklara son verirdi. Dargınları barıştırır,
davalara engel olur, düşmanların dost olmalarını bile sağlardı. Herkes onun sağ
duyusuna inanmıştı. Onu sevmek onu saymak adeta kasabada bir gelenek olmuştu.
Bütün kentte bu sevgiye katılmayan tek birisi vardı. M. Madlen ne yaparsa
yapsın, bu adam onu bir türlü sevemiyordu. Çoğu zaman M. Madlen, bir kalabalık
arasından geçerken uzun boylu koyu renk palto giymiş, gözlerini örten şapkalı
bir adam uzun zaman onu gözleriyle izlerdi. Daha sonra bu adam dudaklarını
kısarak kendi kendisine şöyle söylenirdi:
— Tanrım ben bu yüzü gördüm. Şu adamı bir yerden tanıyorum, yüzü bana hiç de
yabancı gelmiyor.
Bu kuşkulu adam Javer adında bir polis memuru idi. O Montrey sür Mer'e geleli
henüz çok olmamıştı. Mr. Madlen'in zamanından çok sonra atanmıştı kasabaya.
Hatta Javer, Montrey kasabasına geldiğinde Madlen Baba, kentin belediye başkam
olmuştu bile. Javer bir kurttan doğan bir köpeğe benzerdi. Kendisi zindanda
doğmuştu. Anası bir kumarbaz, babası bir kürek mahkûmu idi. Çocuk büyüdükçe
kendisini sosyete dışı buluyor ve kendisini dünyaya getiren ailesine karşı kini
de büyüyordu. O, dürüst, namuslu ve iyi olmasını isterdi. Serserilere,
çingenelere düşmandı. Büyüyünce polis okuluna girdi. Yeni mesleğinde başarılı
oldu. Kırk yaşına bastığında müfettiş oldu.
Müfettiş Javer’in dört köşe bir yüzü, basık bir burnu vardı. Yanaklarını kara
favoriler süslüyordu, burun delikleri kocamandı. Onun ilk gören şöyle bir
irkilirdi. Javer güldüğünde, gerçi kırk yılda bir gülerdi, ince dudakları
ayrılır ve yalnızca dişleri değil, diş etleri de görülürdü burnunun etrafında,
vahşi bir hayvanın yüzü gibi, bir kınşma belirirdi. Javer ciddi durduğunda bir
bekçi köpeğini andırır, güldüğünde bir kaplan olurdu. Alnı dar, fırça gibi
saçları gözlerinin üzerine dökülürdü, yüzünde vahşi bir otoritenin izleri
okunurdu. Bu adam iki duygu canlandırırdı. Biri devlete karşı olan saygısız
otoriteye hayranlığı, diğeri de asayişsizliğe beslediği nefret. Javer için iki
çeşit insan vardı, hiçbir zaman aldanmayan, hata işlemeyen devlet memuru, ya da
kanun adamı, bir de insanlıkla ilişkisini kesmiş bütün kötülükleri yapabilecek
serseri sınıfı. Ona göre suç işleyen bir daha adam olmazdı. Bir hırsız ya da bir
caninin, yeniden doğru yola dönmesini imkânsız görürdü. Bütün hayatını şu iki
kelimeye özetlemişti: "Gözetmek ve beklemek."
Babasını yakalasa ölüme yollar, anasını suçlardı. Bütün bunlara ek bir evliya
yaşamı sürerdi. Kendisinden her şeyi esirger, az yer, içer, hiçbir zevk ve
eğlenceye yer ayırmazdı. Çok dürüst ve namuslu idi. Kimse onun bir kadına
baktığını bile görmemişti.
Boş kaldığı zamanlarda okuyarak avunurdu. Javer koyu cahil değildi. Onun hiçbir
kusuru olmadığını söyledik, çok keyiflendiğinde, azıcık enfiye koklardı. Ancak
bu tek tutkusuyla, insan olduğunu belirtirdi. İşte Javer böyle bir adamdı.
Javer'in gözü hiçbir zaman M. Madlen'in üzerinden ayrılmazdı. Bir ara o bunu
farketmiş, fakat buna pek aldırmamıştı doğrusu. O yine Javer'e her zamanki gibi
davranır, daimî bir gözetim altında olduğunu farketmemiş görünürdü.
Javer, Madlen'in geçmişi hakkında bir araştırma yapmış, fakat istediği bilgiyi
bir türlü elde edememişti. Bir keresinde kendi kendisine konuşan polis şöyle
mırıldanmıştı:
- Herhalde onu enseledim.
Sonra üç gün derin derin düşünmüş tek bir kelime söylememişti. İpin ucunu
kaçırmış olacaktı. Günün birinde Javer'in kendisiyle uğraşması M. Madlen'i de
çok etkileyecekti.
Devamı Haftaya