2005 Nobel Edebiyat ödülünü kazanan Harold Pinter
ödül törenine katılmadı, konuşmasını görüntülü olarak kaydederek gönderdi.
SANAT, GERÇEK VE SİYASET
Gerçek ile gerçek olmayan ya da hakiki ile sahte arasında kesin ayırımlar
yoktur. Bir şeyin hakiki veya sahte olması mutlaka gerekmez, o şey hem hakiki
hem sahte olabilir. Bu iddialarımın geçerli olduğu ve gerçeği sanat yoluyla
keşfetmeye uygulanabileceği kanısındayım.
Bu nedenle, onları bir yazar olarak
savunurum, ama bir yurttaş olarak savunamam. Yurttaş olarak, ne gerçektir, ne
değildir sorgulamak zorundayım. Tiyatro sanatında hakikatin anlaşılması daima
zordur. Onu hiç bir zaman kolay keşfedemezsiniz, ama ister istemez ararsınız. [Yazar
tiyatroda gerçek dışılık kapsamında kendi piyeslerinden örnekler veriyor.]
Siyasetçilerin kullandığı dil bu alanda verdiğimiz örneklerin hiç birisine
girmez, çünkü gördüğümüz kadarıyla politikacıların çoğu gerçekle ilgilenmez,
iktidarla ve o iktidarı korumakla ilgilenir. O iktidarı sürdürmek için halkın
hakikatten, hatta bizzat kendi hayatlarına ait hakikatlerden yoksun bırakılması
özellikle önem taşır.
Şu halde, etrafımız çepeçevre yalanlarla çevrilmiştir ve biz yalanla
beslenmekteyiz. Buradaki herkes gayet iyi biliyor ki, Irak'ın işgal edilmesinin
mazereti Saddam Hüseyin'in son derece tehlikeli bir kitle imha silahları
kitlesine sahip olduğu, bunlardan bazılarının 45 dakika içinde
ateşlenebilecekleri ve korkunç yıkımlara yol açabilecekleri şeklindeydi. Bize
bunun gerçek olduğu söylendi.
Ama değildi.
Irak'ın El Kaide'yle ve 11 Eylül 2001 saldırılarıyla ilişkili olduğu dile
getirildi. Bunun da gerçek olduğu söylendi. Ama değildi. Irak’ın dünya
güvenliğini tehdit ettiği söylendi. O da doğru değildi.
GERÇEK DENİLEN ŞEY
Bu konuda gerçek tamamen başka bir şeydir. Gerçek
denilen şey ABD’nin dünyadaki kendi rolünden ne anladığı ve onu nasıl
gerçekleştirdiğidir. Günümüze gelmeden önce yakın geçmişe bir göz atmak ve
Amerika Birleşik Devletlerinin İkinci Dünya Savaşı bitiminden bu yana izlediği
dış politikaya değinmek istiyorum. O döneme ait gerçeklere parmak basmak için
bunu yapmak zorunda olduğumu hissettiğimden, biraz zamanınızı alacağım. Herkes
savaş sonrası dönemde Sovyetler Birliğinde ve Doğu Avrupa’da ne olduğunu
biliyor: O döneme ait vahşet, yaygın çirkinlikler ve bağımsız düşüncenin
acımasızca bastırılması yeterince belgelendi, doğrulandı.
Gel gelelim, aynı dönem içinde ABD’nin işlediği suçlar sadece yüzeysel olarak
not edildi, doğru dürüst belgelenmedi ve suç olarak tanımlanmadı. Mevcut
koşullarda bunların üzerinde durmak gerektiğine inanıyorum. Sovyetler Birliğinin
varlığı nedeniyle bir ölçüde kısıtlanmış olmakla birlikte, ABD gene de her
istediğini yapabilmişti. Bununla birlikte, hükümran bir devletin topraklarının
doğrudan doğruya istila edilmesi ABD’nin öncelikli tercihi değildi. ABD evvel
emirde düşük yoğunluklu çatışmayı yeğlerdi. Düşük yoğunluklu çatışma demek
doğrudan savaşta attığınız bombayla insanları toplu halde öldürürken, onun
yerine, aynı miktardaki insanı yavaş yavaş öldürmek demektir. O ülkeye ta
kalbinden hastalık bulaştırmak ve için için ilerlemesini, sonunda kangrene
dönüşmesini beklemektir. Ülke halkına bir kez boyun eğdirildi mi ; veya halk
aynı şey olan ölümcül bir yenilgiye uğratıldı mı; artık sizin dostlarınız,
askerler ve büyük şirketler rahat rahat iktidarda oturabilirler, siz de
kameraların önüne geçip demokrasinin galip geldiğini söyleyebilirsiniz. ABD’nin
İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki yaygın politikası işte böyleydi.
NİKARAGUA'DA YAŞANAN TRAJEDİ
Nikaragua’da yaşanan trajedi söylediğimin hayli tipik bir örneğidir. ABD’nin
dünyada o zamanki ve şimdiki rolünü göstermek için bu örneği anmak istiyorum. [Pinter
bu bölümde Nikaragua delegasyonunun bir üyesi olarak ABD heyetiyle yaptıkları
görüşmeye dair bir anısını anlatıyor.] ABD acımasız Somoza diktatörlüğünü 40
yıldan fazla süreyle destekledi. Nikaragua halkı Sandinistaların liderliğinde
1979da bu rejimi yıktı ve eşsiz bir halk devrimini gerçekleştirdi. Sandinistalar
elbette mükemmel değillerdi, kibirliydiler ve siyasi anlayışlarında birçok
çelişkili öğeyi barındırıyorlardı. Ama zekiydiler, akıllıydılar ve uygardılar.
İstikrarlı, dürüst ve çoğulcu bir toplum oluşturmak istiyorlardı. Ölüm cezası
kaldırıldı. Yoksulluk içindeki yüz binlerce köylü ölümden kurtarılıp hayata
kazanıldı. 100 bin aile topraklandırıldı. İki bin okul inşa edildi. Oldukça
önemli bir okuma-yazma seferberliği yürütüldü, okuma-yazma bilmeyenlerin oranı
yedide bire düşürüldü. Parasız eğitim ve parasız sağlık hizmetleri
gerçekleştirildi. Çocuk ölümleri üçte bir azaltıldı. Çocuk felcinin kökü
kazındı. ABD bütün bu başarıları Marksist-Leninist bölücülük olarak niteledi.
ABD hükümetine göre orada tehlikeli bir örnek sergileniyordu.
Nikaragua’da sosyal ve ekonomik adaletin kurulmasına izin verildiği, sağlık ve
eğitim hizmetleri düzeyinin yükselmesine göz yumulduğu, sosyal birlik ve ulusal
onur yükseldiği takdirde komşu ülkeler aynı soruları sormak isteyecek, aynı şeyi
yapmaya kalkacaklardı.
Öte yandan, ülkede statükonun korunması için yönetime karşı şiddetli bir karşı
koyuş da söz konusuydu. Demin dört bir yanımızdan çepeçevre yalanlarla
kuşatılmış olduğumuzu söylemiştim, ABD Başkanı Reagan Nikaragua’yı totaliter bir
zindan diye niteliyordu. Bu söz medya ve Britanya hükümeti tarafından isabetli
ve haklı bir tanımlama olarak benimsenmekteydi. Ama Sandinista hükümetinde ölüm
mangalarına dair hiç bir emare yoktu. İşkence yoktu. Sistemli veya resmi bir
askeri kötü muamele yoktu. Nikaraguada rahip öldürmemişti. Tersine, ikisi Cizvit
biri de Maryknoll misyonerlerinden olmak üzere üç din adamı kabinede yer
almaktaydı.
Doğrusu istenirse, asıl totaliter zindan komşu El Salvador ve Guatemala’daydı.
ABD, Guatemala’da 1954te seçimle işbaşına gelen hükümeti devirmiş ; ve kurulan
askeri diktatörlük altında 200.000 insan öldürülmüştü. ABD’de Georgia’daki Fort
Benin askeri üssünde eğitilmiş Alcati Alayının bir taburu 1989da San Salvador’da
Orta Amerika Üniversitesinde dünyaca tanınmış altı Cizvit rahibini öldürdü. Son
derece yürekli bir insan olmakla tanınan Başpiskopos Romero ayin sırasında
suikaste kurban gitti. Tahminen 75 bin kişi öldürüldü. Bu insanlar niçin
öldürüldüler? çünkü daha iyi bir yaşamın mümkün olduğuna ve bunu
başarabileceklerine inanmışlardı. Bu inançları yüzünden komünist addedildiler.
Öldürüldüler, çünkü statükoyu, alın yazısı gibi doğumla başlayan sınırsız
yosulluğu, hastalığı, çürümeyi ve baskıyı sorgulamaya cesaret etmişlerdi. ABD
Sandinista hükümetini en sonunda devirdi. Bir hayli direnişle karşılaştıysa da,
büyük ekonomik badirelere ve 30 bin insanın yaşamına mal olduysa da, önünde
sonunda Nikaragua halkının ruhunu esir alabildi.
Halk yeniden yorgun düştü, yoksulluğun pençesine düştü. Kumarhaneler ülkeye geri
döndüler. Parasız sağlık, parasız eğitim sona erdi. Büyük sermaye intikam
duygusu içinde tekrar geldi. Demokrasi yeniden egemen olmuştu. Ne var ki, bu
politika Orta Amerika’yla sınırlı değildir.
Tüm dünyada uygulanmaktadır. Sonu gelmeyen bir politikadır. Ve sanki hiç bir şey
olmamışmış gibi yürütülmektedir. ABD İkinci Dünya Savaşının sonunda ve
sonrasında hemen her sağcı askeri diktatörlüğü desteklemiştir. Endonezya,
Yunanistan, Uruguay, Brezilya, Paraguay, Haiti, Türkiye, Filipinler, Guatemala,
El Salvador ve tabi ki Şili. ABD’nin 1973de Şili’de yol açtığı dehşet hiç bir
zaman aklanamaz ve asla mazur görülemez. Bu ülkelerde yüz binlerce insan
ölmüştür. Ama gerçekten ölmüşler midir? Bunlardan ABD dış politikası mı
sorumludur? Bu sorunun yanıtı: Evet o ölümler vuku bulmuştur ve sorumlusu ABD
dış politikasıdır. Ama siz bundan habersizsinizdir. Sanki onlar hiç olmamıştır.
Sanki hiç bir şey olmamıştır. Onların hapsi vuku bulduğu halde, adeta hiç vuku
bulmamışlar gibidir. Çünkü kimse bunlara aldırmamıştır. Onlar kimseyi
ilgilendirmemiştir. ABD’nin suçları sistematik, sürekli, ahlâksızca ve
acımasızca olmuştur, fakat pek az kimse onlardan söz etmiştir.
Teslim etmelisiniz ki, ABD 'klinik vaka' denilecek ölçekte bir gücü dünya
çapında kullanagelmiş ve bunu yaparken de alay edercesine evrensel çıkarlar için
güç kullandığını ileri sürmüştür. Bu, parlak, zekice ve hayli başarılı bir
hipnoz halidir. Sizi temin ederim ki, şu sıralarda ABD en büyük gövde gösterisi
içindedir. Zalim, aldırmaz, tehditkâr ve acımasızdır, ama öyle olduğu kadar aynı
zamanda çok zekidir de.
Tıpkı bir satıcı gibi satılacak en iyi malını, kendisine dönük sevgisini
pazarlar. Kazanan daima kendisidir. Bütün ABD başkanlarını dinleyin, televizyon
konuşmalarında Amerikan halkı derler ve örneğin şöyle konuşurlar: Amerikan
halkına diyorum ki, şimdi dua etmenin ve Amerikan halkının haklarını savunmanın
zamanıdır ve Amerikan halkından başkanlarını Amerikan halkı adına yapacağı
işlerde desteklemelerini istiyorum. Bu parlak bir hiledir. Burada dil düşünceyi
dışarıda tutmak için kullanılmaktadır. "Amerikan halkı" sözü yaslanılacak
kocaman bir güvence yastığı gibi kullanılmaktadır. Hiç düşünmeniz gerekmiyor.
Geriye yaslanıp bu yastığa dayanın, yeter. Sırtınızı yasladığınız bu yastık her
ne kadar zekânızı köreltecek ve eleştirme yetinizi alıp götürecekse de, ne beis,
yastığınız rahat ya, siz ona bakın. Tabi, bu dediklerim ülkede yoksulluk
sınırının altında yaşayan 40 milyon kişiye özgü değil, ABD’nin dört bir yanına
yayılmış gulag hapishanelerinde ikamet eden 2 milyon erkeğe ve kadına dair hiç
değil. ABD artık düşük yoğunluklu çatışmayla ilgilenmiyor.
Gizli kapaklı davranmak, ya da hatta hileye başvurmak gereğini de duymuyor.
Kartlarını masaya açık açık ve korkusuzca seriyor. Ne Birleşmiş Milletlere, ne
uluslararası hukuka aldırıyor, ne de kendisine karşı yapılan eleştirilere kulak
veriyor, öyle yapmayı bir güçsüzlük sayıyor ve yersiz buluyor. Küçük kuzusu,
patetik ve miskin Büyük Britanya’nın meleye meleye peşinden gelmesi ona yetiyor.
Bizim ahlâki duyarlılığımıza ne oldu? Yoksa öyle bir şeyimiz hiç olmadı mı?
Bu sözcüklerin anlamını acaba biliyor muyuz? Bu sözcüklerin şimdilerde çok
nadiren kullanılan vicdan kelimesiyle bir ilişkisi var mı? O vicdan ki, sadece
kendi davranışlarımızın sorumluluğunu değil, aynı zamanda başkalarının
yaptıkları ama bizim de paylaştığımız sorumluluğu temsil etmektedir. Bunların
hepsi öldü mü? Guantanamo Körfezine bakınız. Orada yüzlerce insan üç yıldır
sorgusuz sualsiz tutuluyor. Hiç bir hukuki temsil hakkına sahip olmadıklarına ve
bugüne değin duruşmaya da çıkarılmadıklarına göre, teknik bakımdan ebediyen
gözaltında kalacaklar demektir. Bu durum tümüyle gayri meşrudur ve Cenevre
Konvansiyonunun ihlali demektir. Gelgelelim, "uluslararası camia" denilen şey bu
kanunsuzluğa sadece göz yummakla kalmıyor, o durumu aklına bile getirmiyor. Suç
kendisini "hür dünyanın önderi" diye tanıtan bir ülke tarafından işlenmektedir.
GUANTANAMO KÖRFEZİ SAKİNLERİ
Sahi, Guantanamo Körfezinin sakinlerini hiç aklımıza getirdiğimiz oluyor mu?
Medya oradaki insanlar için ne diyor? Ayda yılda bir altıncı sayfanın bir
köşesinde üç beş satırla onlardan söz ediliyor. Onlar sanki bir 'no man's land'
dediğimiz sınırlar dışı yere götürülmüşlerdir ve bu gidişle belki de asla geriye
dönmeyeceklerdir. Hali hazırda bu insanların çoğu açlık grevindeler, kendilerine
zorla gıda veriliyor, aralarında Britanya oturumlu olanlar da var. Sözünü
ettiğimiz zorla gıda verme işleminde hiç bir yumuşaklık bulunmamakta, hiç bir
ağrı kesici veya anestezik madde kullanılmamakta, burnunuza ve boğazınıza
tüpleri kabaca sokuyorlar.
Siz de kan kusuyorsunuz. Bu bir işkencedir. Böyle bir durum karşısında Britanya
Dışişleri Bakanı ne demiştir? Hiç. Britanya Başbakanı ne söylemiştir? Gene hiç?
Neden? Çünkü, ABD "Guantanamodaki tutumumuzu eleştirmek bize karşı hiç de
dostane olmayan bir davranıştır. Ya bizimle berabersiniz veya bize karşısınız"
demiştir. Blair de sesini kesmiştir. Irak’ın işgali bir haydutluk fiilidir,
uluslararası hukuk kavramını hiçe sayan apaçık bir devlet terörizmidir.
İstila, yalan üstüne yalan söyleyerek, medyayı ve dolayısıyla kamu oyunu
manipüle ederek başvurulan keyfi bir askeri harekâttır, Orta Doğuda ABD’nin
askeri ve ekonomik hakimiyetini pekiştirmeyi amaçlamaktadır, diğer bütün
bahaneler iflas ettikten sonra insanlarla alay edercesine özgürlük masalına
sarılmışlardır. Bu harekât binlerce ve binlerce insanın hayatına mal olan mutlak
bir askeri zor kullanımıdır. Biz Irak halkına işkence getirdik, bombalar,
hafifletilmiş uranyum, haddi hesabı olmayan rastgele öldürmeler, sefalet, çürüme
ve ölüm getirdik, bütün bu yapılanların adını da "Orta Doğuya özgürlük ve
demokrasi getirmek" koyduk.
SAVAŞ SUÇLUSU İLAN EDİLMEK İÇİN DAHA NE KADAR ÖLDÜRMENİZ GEREK?
Kitlelerin katili ve savaş suçlusu ilan edilmeniz için daha ne kadar insan
öldürmeniz gerekir? Yüz bin mi? Bana kalırsa bu miktardan fazla insan
öldürdünüz. Öyleyse, Bush ve Blair Uluslararası Ceza Mahkemesine
çıkarılmalıdırlar. Bush akıllı davranmış ve Uluslararası Ceza Mahkemesi
Sözleşmesini imzalamamıştır.
Eskaza her hangi bir ABDli asker ya da politikacı bu mahkemeyle sevkedilecek
olsa, Bush onu kurtarmak için deniz piyadelerini yollayacağı uyarısında
bulunmuştur. Blair ise sözleşmeyi onaylamış, Mahkemeyi tanımıştır, şu halde onun
hakkında kovuşturma başlatılabilir. Lazım olursa diye adresini verelim: Downing
Sokağı No.10 Londra. Ölüme gelince, konunun sanki ölümle ilgisi yokmuş gibi
davranılmaktadır. Hem Bush, hem de Blair ölüm konusunu arka plana itmişlerdir.
Irakta daha direniş başlamadan önce en az 100 bin Iraklı Amerikan bombaları ve
füzeleriyle öldürülmüştür.
Bu insanlardan hiç söz edilmemektedir. Sanki hiç ölmemişlerdir. Savaş
istatistiklerinde onların ölümleri atlanmıştır. Ölmüş oldukları kayıtlara bile
geçmemiştir. Nitekim, "biz cesetleri saymıyoruz" demektedir Amerikan generali
Tommy Frank. İşgalin ilk zamanlarında, Britanyalı gazetelerin ön sayfalarında
Tony Blair'i Iraklı bir çocuğun yanağını öperken gösteren bir resim
yayınlanmıştı, resmin altına "Müteşekkir bir çocuk" yazmışlardı. Bir kaç gün
sonra, bir gazetenin iç sayfalarından birinde kolları kopmuş dört yaşındaki bir
başka çocuğun fotoğrafı ve öyküsü yayınlandı. Tüm ailesi bir füzeyle havaya
uçmuş, sadece kendisi sağ kalmıştı. "Kollarıma ne zaman kavuşacağım?" diye
soruyordu yavrucak. Tony Blair kolları kopmuş çocuğu kollarının arasında
almamıştı, ne de bir başka kanlı vücudu tutuyordu kollarında. Çünkü, kan
kirlidir. Siz televizyonda içinizden geldiğince konuşurken, kan gömleğinizi,
kravatınızı kirletir. 2000 Amerikalının ölümü de bir utanç vesilesidir. Bu
cenazeler adeta karanlıkta mezarlarına gömülüyorlar. Cenaze törenleri sessiz
sedasız yapılıyor.
Sakat kalanlar, kolu bacağı kopanlar yataklarında aciz şekilde yatıyorlar, belki
de hayatları boyunca yatalak kalacaklar. Yani, ölüler de, sakatlar da ayrı ayrı
yataklarda çürümeye terkedilmiş durumdalar. [Pinter ölüm konusunda Pablo
Neruda'nın İspanya İç Savaşı üzerine yazdığı bir şiiri okuyor.] ABD’nin elindeki
kartları apaçık masaya serdiğini biraz önce söyledim. Zaten önemli olan da
budur. ABD’nin resmen ilan edilmiş politikası "tam kapsamlı hâkimiyet" diye
tanımlanmaktadır. "Tam kapsamlı hâkimiyet" karanın, denizin, havanın, uzayın ve
mevcut tüm kaynakların kontrolü demektir. Amerika Birleşik Devletleri yeryüzünün
dört bir yanındaki, 132 ülkede 702 askeri üsse sahip, İsveç’in o ülkeler
arasında bulunmaması tabi ki, saygıdeğer bir istisna teşkil ediyor.
ABD’nin oralara nasıl ulaştığını bilemiyoruz, bildiğimiz tek şey o üslerin
oralarda bulunduğudur. Amerika Birleşik Devletleri 8000 aktif ve işlevli nükleer
harp başlığına sahip. Onlardan iki bin tanesi alarm verildikten 15 dakika sonra
ateşlenmeye hazır durumda. ABD bunker vurucu denilen yeni nükleer güç sistemleri
geliştiriyor. Britanya her zamanki gibi gene yardımcı ve kolaylaştırıcı. Trident
adlı kendi nükleer füzelerini yerleştirmek hazırlığında. O füzelerle kimleri
vuracaklarını merak ediyorum.
Usame bin Ladin'i mi? Sizi mi? Beni mi? Joe Dokes' u mu? Çin'i mi? Paris'i mi?
Kim bilir kimi? Bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey bu çocukça çılgınlığın, yani
nükleer silahlara sahip olmanın ve onları kullanma tehdidini diri tutmanın
mevcut Amerikan siyasi zihniyetinin kalbini oluşturduğudur. Kesinlikle
aklımızdan çıkarmamalıyız ki, ABD, askeri gücünü sürekli arttırıyor ve buna asla
ara vermek niyetinde değil. ABD’de binlerce, belki hatta milyonlarca insan
hükümetlerinin yaptıklarından rahatsız olmakta, utanmakta ve öfke duymaktadır,
ama hali hazırda bu insanlar uyumlu bir güç oluşturmaktan çok uzaktırlar. Buna
rağmen, kaygının, güvensizliğin ve korkunun ABD’de günden güne arttığını ve
azalacağa hiç de benzemediğini görüyoruz. Gayet iyi biliyorum ki, Başkan Bush
son derece ehil çok sayıda söylev yazarına sahip, buna rağmen ben gönüllü olarak
bu göreve talibim. Örneğin, aşağıda okuyacağım kısa konuşmayı televizyonda ulusa
sesleniş olarak okumasını ona önerebilirim.
İtinayla taranmış saçlarıyla, vakur, muzaffer, çoğu kez eğlendirici, bazen
yüzünde çarpık bir tebessüm, tam bir erkek gibi şaşırtıcı derecede çekici
haliyle şöyle konuşurdu: Tanrı iyidir. Tanrı büyüktür. Tanrı iyidir. Benim
tanrım iyidir. Bin Ladin'in Tanrısı kötüdür. O kötü bir tanrıdır. Saddam'ın da
Tanrısı olsaydı kötü bir Tanrı olurdu, ama onun Tanrısı yoktur. O bir barbardır.
Biz barbar değiliz. Biz kimsenin kafasını kesmeyiz. Biz hürriyete inanırız.
Tanrı da inanır. Ben bir barbar değilim. Hürriyetçi demokrasinin demokratik
yoldan seçilmiş lideriyim. Biz merhametli bir toplumuz. İnsanları elektrikle
şefkatli bir şekilde idam ederiz veya şefkatli enjeksiyon kullanırız. Biz büyük
bir ulusuz. Ben diktatör değilim. Diktatör olan odur.
Ben barbar değilim. O barbardır. Evet, o barbardır. Onların hepsi barbardırlar.
Benim otoritem ahlâkidir. Bu yumruğu görüyor musunuz, bu yumruğu? İşte benim
ahlâklı otoritem budur. Sakın bunu unutmayın" [Yazar kendisinin ölüm üzerine
yazdığı bir şiiri okuduktan sonra sözlerini şöyle bitiriyor]:
Bir aynaya baktığımız zaman karşımızda duran görüntünün gerçek olduğunu
düşünürüz, ama bir milim öteye kaysak başka bir görüntüyle karşılaşırız. Böyle
böyle, sayısız farklı görüntü elde edebiliriz. Bu durumda yazar bazen aynaya bir
yumruk atıp onu tuzla buz etmek ve arkada duran, bize bakmakta olan hakikatle
yüzleşmek zorundadır.
Karşı karşıya bulunduğumuz tüm aykırılıklara rağmen, yurttaş olarak kararlı,
şaşmaz ve azimli bir entelektüel kararlılıkla davranmalı, hayatımıza ve
toplumumuza degin doğru hakikati önümüzde duran görevleri yerine getirme
zorunluluğu olarak tanımlamalıyız. Bizim gerçek misyonumuz budur.
Şayet böyle bir kararlılık siyasal öngörümüzde mevcut değilse, hemen hemen
yitirdiğimiz şeyi geri alma şansına sahip değiliz demektir.
Yitirmekte olduğumuz
şey; insan onurudur.
Çeviri: Yalçın YUSUFOĞLU
Üyemiz kafkara'ya teşekkürlerimizle
|
| |
İlgili Bağlantılar
|
|
Haber Puanlama
|
|
Ortalama Puan: 5 Toplam Oy: 2

|
Seçenekler
|
|
|