Aslında her kelimenin bir hikâyesi vardır. İhtilâl'in de öyle... İlginç bir
kelimedir ihtilâl; bizim bugün kullandığımız anlamın çok daha uzağında duran
anlamları var.
Ancak biz bu sözcüğün anlamı (mânâ) kadar, bu anlam sayesinde ulaştığımız
kavramın da (mefhum) izini sürmek istiyoruz.
İhtilâl'in kökenine bakacak olursak, biraz da eski Türkçe'den hatırlayacağımız
bazı tanıdık kelimelerle karşılaşırız: 'halel' (çoğ. 'hılâl') meselâ. Halel'in
anlam haritası şöyle:
1. açıklık, aralık, boşluk, çatlak, yarık.
2. bozukluk, eksiklik, karışıklık.
3. hasar, zarar, ziyan, kayıp, zayiat.
İlk anlamını tamamıyla açık kılmak istersek, şu örneği verebiliriz: "zaman
aralığı"; bir adım daha atalım: "zaman dilimi"...
Keza bir diğer örnek: "iki nesne arasındaki açıklık ve aralık"; yani 'mesafe'.
Böylelikle sözcüğün hem zaman, hem de mekân itibariyle bir açıklığı, bir aralığı
ifade ettiğinde hiç bir kuşku kalmıyor.
Peki nasıl olmuş da bu kelime "bozukluk, eksiklik, karışıklık" anlamı kazanmış?
1) Önce bir düz çizgi tasavvur edelim ve bu çizginin akışını muhtelif
yerlerinden kesintilere uğratalım. Bu kesintileri 'boşluk' olarak adlandırabilir
miyiz? Elbette. O halde bu boşlukların yerine niçin "açıklık, aralık" veya
"yarık, çatlak" sözcüklerini kullanmayalım?
2) Akışı, sürekliliği 'olumlu' gördüğümüz takdirde, bu akışın kesintiye,
dolayısıyla kesintilere uğramasını da bir 'bozulma', bir 'bozukluk', yani bir
'kopuş' olarak kavramaktan kaçınamayız. Çizgimizin akışında aralıkların,
açıklıkların oluşmasıyla 'süreklilik' de ister-istemez 'eksiklik'le mâlul hâle
gelecektir. Bütünlük algımızın parçalanması, dağılması zihnimizde karışıklığa
yol açacağından aralık ve boşluk'tan bozukluğa, bozukluk'tan karışıklığa
ulaşmamız hiç de zor olmayacaktır sanırım.
3) Bütünlük ve sürekliliğin ihlâl edilmesiyle birlikte bozukluğun, eksikliğin,
karışıklığın ortaya çıkması nasıl doğal ise, bu ikincil anlamların da kolaylıkla
"hasar, zarar, ziyan, kayıp, zayiat" gibi sözcüklerle adlandırılabilecek bir
mahiyet kazanması aynı şekilde doğaldır. Artık bütünlük ve süreklik duygusunun
kaybedilmesi, hasar görmesi sözkonusudur. Bu ise zarar ve ziyandan başka bir
mânâ taşımaz.
Dikkat edilecek olursa, yukarıda özellikle bir kelime kullandık: ihlâl.
Ne garip değil mi 'halel' ve 'ihlâl' aynı köktendir; tıpkı 'ihtilâl' gibi.
(h-l-l)
Yukarıda zikrettiğimiz bütün anlamları hiç çekinmeden 'ihlâl' ve 'ihtilâl'
kelimelerinin karşısına koyabiliriz.
İhtilâl kelimesinin toplumsal ve siyasal anlamı, gerçekte yaygın anlamının tam
aksidir: "siyasal sürekliliğin kesintiye uğraması, dolayısıyla toplumsal
bütünlüğün dağılması."
Bu kelimenin bir de psikolojik karşılığı var: "ihtilâl-i şuur"; yani zihin
bozukluğu; yani bilincin süreklilik ve bütünlük algısının hasar görmesi...
Özetle, ne 'ihtilâl', ne de 'ihtilâlci' kelimesi olumlu bir anlam taşımaz; en
azından kökeni itibariyle... Bu yüzdendir ki Türkçe'de bu kelime, siyasî iktidar
tarafından ve muhalefeti tanımlamak amacıyla kullanılmıştır; bu olumsuzluğu
telâfi etmek için muhalefet erbabınca tercih edilen kelime 'inkilâb'dır.
1960'tan sonra: 'devrim'... 80'den sonraysa: 'müdahale'.
Ne tuhaf değil mi, bu dört kelimenin dördü de Arapça kökenlidir. Üçünün Arapça
olduğu bilinir ama bunlardın bir tanesi (devrim) 'uydurukça' diye
yaftalandığından, çoğu kimse bu sözcüğü, kökenini merak etmeksizin kullanır.
Birçok ciddi sözlüğün de bu karmaşaya katkı sağladığı hesaba katılacak olursa,
gerisini, varın siz düşünün!
İlk soru şu: İçinizde 'devrim' kelimesinin Türkçesini bilen var mı?
İkincisi de şu: Peki, bu diğer üç kelimenin, yani inkilâb'ın, devrim'in ve
müdahale'nin anlamı olumlu mu?
En iyisi şimdi susalım ve yarınki yazımızda bu soruların cevabını arayalım.
Yenişafak
27/05/2006