I.
Yıl, 1815... Şarl Fransuva Bienyenü Myriel, Diny’de piskopos olarak görev
yapıyordu. O yıllarda, 75 yaşlarında olan yaşlı adam, dokuz yıldır bu görevi
yapıyordu. Eski bürokratlardan birinin oğlu olan Myriel, babası çok istediği
için genç yaşta evlenmişti.
Bu evliliğe rağmen Şarl Myriel’in kendisinden çok
söz ettirdiği söylenir. Kısa boylu olması atak bir genç olmasını engellemiyordu.
Yakışıklı, zarif ve sürekli gülümseyen genç, kadınlar tarafından çok
şımartılmıştı.
Myriel, hayatının en güzel yıllarını zevk ve sefa içinde geçirmişti. Daha
sonraki yıllarda Fransız İhtilâli'nin ortaya çıkmasıyla bir çok olayın patlak
vermesinden dolayı, aristokrat ailelerin, ülkeden çıkıp giderken her tarafı
yağmalamaları onun ruh dünyasında berbat bir etki bırakmıştı.
Myriel, olayların ilk günlerinde, ailesiyle birlikte İtalya'ya gitti. Eşi uzun
zamandır rahatsız olduğu için zayıf vücudu hastalığın üstesinden gelemedi ve
orada öldü. Birdenbire gelen bu ölüm, Myriel'in hayatında önemli değişiklik
meydana getirdi. Eski Fransız sosyetesinin yıkılışı, kendi ailelerinin dağılması
ülkelerinden kaçmak zorunda kalanların şahit oldukları dehşet sahneleri, genç
adamın farklı düşüncelerin ortaya çıkmasına neden oldu. Hiç kimse onun iç
dünyasında kopan fırtınaların özünü bilemeyecekti fakat İtalya'ya döndüğünde
tamamen değişmiş ve kendini dine adamıştı. Öyle ki, 1804 yılında Brinyol
papazlığına atandığında çok yaşlanmıştı. Her zamankinden farklı ve çok sakin bir
hayat yaşamaya başlamıştı.
Napolyon'un taç giyme töreninin hazırlıkları yapılıyordu. Bir iş için Paris'e
uğrayan Myriel, Kardinal Fesh'yi görmeye gitmişti. O sırada dayısını ziyarete
gelen imparatorla karşılaştı. Yaşlı bir din adamının kendisini görmek
istemesinden şüphelenen Napolyon, birden başını çevirerek, yardımcılarından
birine sordu:
— Bana böyle garip garip bakan bu adamı tanıyor musun?
Myriel, duruşunu bozmadan cevaplandırdı:
— Kralım, siz sıradan birine bakıyorsunuz. Halbuki ben muhteşem bir imparatora
bakıyorum. Bundan ikimiz de yararlanabiliriz.
O akşam, Napolyon, Kardinal'e bu papazın adını soruyordu. Bir süre sonra Myriel,
Diny piskoposluğuna atandığını büyük bir şaşkınlıkla öğrenmişti.
Myriel şehre geldiğinde, beraberinde kız kardeşini ve hizmetçisi Madam
Magluvar'ı da getiriyordu. Ağabeyinden tam on yaş küçük olan Matmazel Baptistin,
ince yapılı, uzun boylu, soluk tenli bir kadındı. Güzel değildi. Yaşının gereği
olsa gerek farklı bir özelliği vardı. Bu durum kendisine yalancı bir güzellik
veriyordu. Kutsal görevlerle dolu hayatı, onu sanke nura boğmuştu.
Madam Magluvar ise, biraz kilolu ve beyaz tenli ve yüzlü bir kadındı. Astım
hastası olmasına rağmen sürekli hayır işlerine koşuyordu.
Myriel, görevlendirildiği kente geldiğinde hemen piskoposluk sarayına
yerleştirildi Şanlı, şöhretli bir işe tayin edilmiş. Ziyaretine ilk gelenler,
vali ve belediye başkanı olmuştu. Saraya iyice yerleşmişlerdi ama kasaba halkı
yeni gelen piskoposun neler yapacağını merakla beklemeye başlamıştı. Piskoposluk
sarayı, hastaneye çok yakındı, hatta bitişikti. Saray, bir piskoposluk
sarayından çok krallara layık bir bina idi. Salon ve yatak odaları, Floransa
modasına uygun kemerlerle süslü şeref avlusu, süslü ağaçlarla dolu bahçeleri göz
kamaştıracak bir güzellikteydi. Eski yıllarda, kilisenin en ünlü kişileri,
burada ağırlanmıştı. Fakat hastane, minik bahçeli, tek katlı, küçük bir yapı
idi.
Şehirde görevlendirildiğinin üçüncü gününde, piskopos ilk ziyaretini hastaneye
yaptı. Ziyaret bittikten sonra, hastane baş hekiminden evine gelmesini rica
etti. Başhekim, birkaç saat sonra yanındaydı.
— Müdür Bey... Hastanede kaç hastanız var?
— Efendim, herhalde yirmi altı hastam var.
— Doğru... Ben de o kadar saymıştım.
— Fakat yataklar birbirlerine çok yakın.
— Doğru.
— Koğuşlar dar ve odaları havalandırmak zor oluyor.
— Haklısınız.
— Güneşli günlerde bahçe hastalara yetmiyor.
— Ben de bunu düşünüyordum.
— Salgın hastalıklar olduğunda, hastaların sayısı yüze kadar çıkıyor fakat
elimizden bir şey gelmiyor. Öyle çaresiz kalıyoruz.
Yeni piskoposun muhteşem yemek salonunda konuşuyorlardı. Birden Myriel başını
arkaya atarak sordu:
— Sizce buraya kaç yatak sığar?
Başhekim şaşırmıştı:
— Ama efendim... Burası sizin yemek salonunuz, dedi. Söylemek istediğiniz nedir?
Piskopos gözleriyle çevresini taradı. Kendi kendine hesaplar yapıyordu. Sonra
birden konuştu:
— Buraya yirmi yatak konulabilir. Bana bakın doktor bey, size bir teklifim
olacak; bana kalırsa bu işte bir yanlışlık yok mu? Siz beş ya da altı odalık
küçücük bir binaya yirmi altı kişiyi sığdırmaya çalışıyorsunuz, oysa en azından
altmış kişiyi barındıracak bu kocaman sarayda, biz yalnızca üç kişiyiz. Bunda
bir yanlışlık var. Siz hastalarınızla buraya, ben de sizin bulunduğunuz binaya
yerleşeceğim. Haydi en kısa zamanda evimi boşaltın. Burası ancak size yakışır.
Ertesi gün yirmi altı hasta piskoposluk sarayına, Myriel de, hastane binasına
yerleşmeye başladı.
Meşhur ihtilâl döneminde, ailesi bütün malını-mülkünü kaybettiğinden, Myriel’in
serveti de yok olmuştu. Ancak kız kardeşinin ömür boyu alacağı beş yüz franklık
yıllık geliri vardı. Bu para onun rahip evindeki masrafına yeterdi. Myriel,
piskopos olarak devletten on beş bin frank maaş alırdı. Bu paranın hemen hepsini
yoksullara harcardı. Ev masrafı için yalnızca bin frank kadar bir para ayırmıştı.
Kendini hayır işlerine adadığını söylediğimiz kız kardeşi onun bu davranışına
hiç ses çıkarmazdı. Ağabeyini sevdiği kadar ona saygı da duyan kardeşi onun
emirlerine baş kaldırmasını asla düşünemezdi. Fakat aşçıları Magluvar, bu duruma
biraz bozuluyordu.
Çevre kasabalardan, bir köy papazı Diny'yi ziyarete geldiğinde, piskopos onu en
iyi biçimde ağırlıyordu. Bunu madam Magluvar'in tutumluluğuna ve kız kardeşinin
akıllıca harcamasına borçlu idi.
Şehre geldiklerinin üzerinden üç ay geçmişti. Myriel bir gün:
— Şu sıralar para sıkıntısı çekiyorum, dedi.
Ondan bu çıkışı bekleyen hizmetçi Magluvar, hemen atıldı:
— Elbette çekersiniz efendim... Bakanlığın size vermek için ayırdığı harcırahı
istemelisiniz. Taşra piskoposları için bu çok eski bir gelenektir. Yol ve araba
masrafları...
— Tamam, dedi Myriel... Haklısınız...
Hemen ertesi sabah, bakanlığa bir dilekçe gönderdi. Bir süre sonra üç bin
franklık para adresine gönderildi. Fakat onun bu isteği şehirde dedikoduya sebep
olmuştu. Eski bir senatör, merkeze bir mektup yazarak, dört bin kişilik bir
kasabada araba ve yol masrafları için bir din görevlisine bu kadar para
gönderilmesinin anlamsız olduğunu bildiriyordu.
Bütün bunlar olup biterken, evin emekçisi Madam Magluvar buna çok sevinmişti:
— Şükür şu para geldi de biraz rahatladık. İyilik eden iyilik bulur derler.
Efendimiz hayır işlerine maaşını harcıyor, hiç değilse bu fazladan para bize
kalır.
Fakat kadıncağız kısa süre içinde derin bir hayâl kırıklığına uğrayacaktı. Çünkü
aynı günün akşamı, piskopos, yeni bir harcama planı hazırlıyordu:
- Yol masrafları için üç bin frak geldi. Hastalara et suyu verilmesi için
binbeşyüz, Kimsesiz Çocuklar Derneği'ne 250, Draginyan Yardım Derneği'ne 250,
yetimhaneye 500, yoksullara 500 frank verirsek, üç bin frank hayırlı bir işe
gidecek...
Piskopos M. Myriel böyle eli açık bir adamdı.
Jan Valjan- I
Yıl 1815... Ekim ayı... Güneşin batmasına bir saat kala, yaya seyahat eden bir
adam, Diny’ye giriyordu. O sırada evlerinin önünde ya da pencerelerinden bakan
tek tük kent halkı, yeni gelen adamı şüpheli gözlerle izlediler. Oralarda bu
adamdan daha sefil görünüşlü birini görmek hemen hemen imkânsızdı. Gelen orta
boylu, tıknaz ve güçlü bir adamdı. Kırk altı, kırk sekiz yaşlarında kadardı.
Deri kasketi, güneş ve rüzgârlardan yanık yüzünün bir kısmını örtüyordu. Küçük
bir gümüş çıpa ile iliklenmiş kaba sarı keten gömleği, kıllı göğsünü meydanda
bırakmıştı. Aşınmış ve solmuş mavi bez pantolonunun dizleri delinmiş, sırtında
yepyeni bir asker çantası taşıyor, elinde budaklı bir baston tutuyordu.
Gömleğinin üzerine rengi atmış lime lime gri bir ceket giymiş, boynuna ipe
dönmüş bir kravat bağlamıştı. Çıplak ayaklarına çivili kunduralar giymişti. Başı
traşlı, sakalı uzundu. Yaya yolculuktan dolayı her tarafı ter içinde kalmıştı.
Üzerini kaplayan kir ve toz, onun bu berbat kılığını daha da acıklı bir hale
koymaktaydı. Kimse tanımıyordu, onu. Herhalde yabancı bir yolcu olacaktı.
Nereden geliyordu? Belki güneyden, belki de deniz kıyısından?
Yedi ay önce, Cannes’dan Paris'e giderken Diny'den geçen Napolyon'un geçtiği
yoldan, şehre gelmişti. Bu adam bütün gün yürümüştü, çok yorgun görünüyordu...
Kentin aşağı mahallesindeki kadınlar, onun kapılara yakın çeşme başında azıcık
dinlendiğini ve su içtiğini görmüşlerdi. Puvaşöver sokağına girdiğinde sola
döndü ve il merkezine girdi. Onbeş dakika sonra, oradan çıkmıştı. Kapıda bir
jandarma bekliyordu. Yabancı adam, kasketini çıkararak jandarmayı saygıyla
selâmladı. Jandarma selâmına karşılık vermeden, onu uzun uzun süzdü, sonra
yerinden kalkarak binanın içine girdi.
O günlerde, Diny'de çok güzel bir han vardı. "Kolba Haçı" adındaki bu hanı,
Jaken Lâbar adında, birisi işletirdi. Yabancı, kentin en gözde hanı olan "Kolba
Haçı"na girdi. Zemin katındaki mutfakta bütün fırınlar, gürül gürül yanıyordu,
şöminedeki neşeli ateş etrafı aydınlatıyordu. Aynı zamanda, aşçıbaşılık yapan
hancı, kaynayan tencerelerine bakıyor ve bitişik salonda gülen ve şakalaşan
müşterilerine hazırladığı nefis yemeği gözden geçiriyordu. Seyahat edenlerin
aşağı yukarı hepsi, arabacıların masraftan kaçmadıklarını, boğazlarına çok
düşkün olduklarını bilirler. Ocakta beyaz bıldırcın ve sülünlerle birlikte
besili bir tavşan kızarıyordu. Tencerelerde, tatlı su balıkları pişiyor,
mangallarda patatesler kızarıyordu. Hancı, kapının açıldığını duyunca, gözlerini
mangallardan kaldırmadan sordu:
— Bayım, ne istersiniz?
— Yemek ve yatak, dedi yolcu.
Hancı gülerek:
— Bundan kolayı var mı, dedi. Sonra başını çevirerek yeni geleni tepeden tırnağa
süzdükten sonra ekledi:
— Parasını verdikten sonra.
Yabancı cebinden meşin bir kese çıkartarak cevap verdi:
— Benim param var.
— Tamam öyleyse emrinizdeyim.
Adam kesesini yeniden cebine yerleştirdi. Sırtındaki heybeyi yere indirdi ve
sopasını kapı dibine dayayarak ateş karşısındaki alçak bir iskemleye oturdu.
Yemekleri hazırlayan hancı, yeni gelen adamı gözden kaçırmıyordu. Yabancı sordu:
— Yemek hemen hazırlanır mı?
— Biraz sonra...
Adam ısınıyordu. Hancı Jaken Lâber, cebinden bir kurşun kalem çıkarttı, pencere
önündeki masadan eski bir gazetenin ucunu kopartarak kâğıda birkaç satır
karaladı. Kendisine yardımcı olan bir çocuğu çağırarak ona bu pusulayı verdi ve
kulağına birşeyler mırıldandı. Çocuk şimşek gibi koşarak uzaklaştı. Yolcu
bunların hiçbirini farketmemişti. Yeniden sordu:
— Yemek ne zaman oluyor?
— Az sonra!
Çocuk geri döndü. Kâğıdı geri getirmişti. Hancı cevap bekleyen birisinin aceleci
tavrıyla pusulayı açtı, dikkatle okudu başını salladı bir an kararsız göründü.
Daha sonra acı düşüncelere dalmış görünen yolcuya yaklaşarak:
— Bayım, sizi kabul edemeyeceğim, dedi.
Adam birden yerinden fırladı:
— Bu ne demek oluyor böyle? Yoksa para vermeyeceğimden mi korktunuz? Ama benim
param var, isterseniz hemen, peşin veririm.
— Hayır mesele bu değil.
— Peki ne var?
—Paranız var, fakat...
— Ee?
— Boş odam yok.
Yorgun yolcu umursamadan cevap verdi:
— Üzüldüğünüz şeye bakın, ben ahırda bile yatarım.
— Hayır ben bunu yapamam.
— Niçin?
— Çok fazla atım var benim. Onlardan yer kalmaz size...
Yabancı adam direndi:
—Samanlıkta da mı yeriniz yok? Ben saman üzerinde de uyurum, yemekten sonra bunu
hallederiz.
— Kusura bakmayın size yemek veremeyeceğim.
Kesin bir sesle bildirilen bu karar, müşteriyi kızdırdı:
— Ama beyefendi ben açlıktan ölmek üzereyim, dedi. Güneş doğarken yola çıktım,
paramı verdikten sonra neden yemek yemeyeyim?
— Size verecek yemeğim yok.
Adam, hancının bu sözlerini bir kahkahayla karşıladı. Elini ocak ve tencerelere
uzatarak sordu:
— Peki ya bunlar?
— Bütün bunların müşterisi var.
— Kimler?
— Arabacılar...
— Onlar kaç kişi?
— On iki kişi.
— Burada yirmi kişilik yiyecek var.
— Onlar hepsini kendilerine ayırttılar ve parasını peşin ödediler.
Adam yerine oturdu ve sesini yükseltmeden:
— Bu bana vız gelir, dedi. Handayım, karnım aç ve burada kalıyorum.
Hancı, adamın kulağına eğildi ve ürperten bir sesle:
— Hemen defolun buradan, dedi.
Ocaktaki ateşleri maşayla karıştıran yolcu birden doğruldu, cevap vermek için
ağzını açıyordu ki kendisine yırtıcı gözlerle bakan hancı alçak sesle:
— Hemen, dedi. Bu kadar konuşmak yeter. Size adınızı söyleyeyim mi? Adınız Jan
Valjan. İsterseniz şimdi de size kim olduğunuzu söyleyeyim; zaten kapıda sizi
görünce kuşkulanmıştım, vilayetten sordurdum, bakın ne cevap geldi, okumak ister
misiniz?
Adam kâğıdı uzattı, yolcu bir göz attı, kısa bir suskunluktan sonra hancı
ekledi:
— Müşterilerime karşı terbiyemi bozmak istemem, haydi artık gidin buradan.
Adam başını eğdi, yere bıraktığı heybesini aldı ve handan çıkıp gitti. Anayoldan
yürümeye başladı. Sağına soluna bakmadan gözleri yolda, gelişi güzel yürüyordu.
Utanmış, ezilmişti sanki. Bir kez bile başını çevirip bakmadı. Eğer geriye
baksa, kapısının eşeğinde müşterilerinin ortasında, onu parmağıyla gösterip
heyecanla bir şeyler anlatan hancıyı görürdü. Kısa bir zaman içinde, gelişinin
kentte bir olay yaratacağını anlardı. Adam böylece bir süre bilmediği sokaklarda
yürüdü durdu. Öylesine üzülmüştü ki, yorgunluğunu bile unutmuştu. Birden açlık
yine kendisini rahatsız etti. Gece yaklaşmıştı, kendine bir barınak bulabilmek
için, etrafına bakındı. O güzel han, kendisine kapılarını kapatmıştı, birden
sokağın sonunda bir ışık gördü. Burası eski bir meyhaneydi. Yolcu camdan içeriye
göz attı. Masalardan birinde, bir gaz lâmbası salonu aydınlatmıştı, ocakta
kütükler yanıyordu, birkaç kişi içki içiyorlardı. Ocaktaki zincire bağlı
tencerede yemek kaynıyordu. Bir çeşit han olan bu meyhanenin iki kapısı vardı:
Biri sokağa açılıyor, diğeri gübreli bir avluya çıkıyordu.
Yolcu büyük kapıdan girmeye cesaret edemedi, bir süre bekledi sonra çekinerek
tokmağı çevirdi. İçeri girdiğinde meyhaneci sordu:
— Kimsiniz?
— Çorba içmek ve geceyi geçirmek isteyen bir yolcu.
— Buyurun... Zaten burada yenilir ve yatılır.
Adam içeri girdi, içki içenlerin hepsi başlarını ona çevirdiler. Bir yandan
lâmba, bir yandan ocaktaki alevler salonu iyice aydınlatıyordu. Bir süre onu
incelediler.
Meyhaneci:
— Ateş başına oturun. Tencerede yemek pişiyor, gelin ısının dostum, dedi.
Yolcu, ateşin yanına oturdu, yürümekten sızlayan ayaklarını, şöyle bir uzattı,
tencereden nefis kokular yükseliyordu. Adamın kasketinin altından görünen
yüzünde mutlu bir ifade belirmişti. Oysa bu çok acı çekmiş birisinin yüzü idi.
Ne var ki meyhane müşterilerinden birisi buraya girmeden önce Labar'ın hanının
önüne atını bağlayan bir balıkçı idi. Yabancı adam hakkındaki söylenenleri
duymuştu; birden hancıya göz kırptı. Meyhaneci ona yaklaştı birlikte birşeyler
fısıldaştılar. Yolcu kendi düşüncelerine dalmış, başı önünde birşeyin farkında
değildi. Meyhaneci ocak önündeki dinlenen adama yaklaştı ve elini onun omzuna
dayayarak:
— Buradan gitmelisin, dedi.
Yolcu başını çevirdi ve yumuşak bir sesle cevap verdi:
— Demek siz de öğrendiniz?
— Evet!
— Öbür handan da beni kovdular.
— Ben de seni buradan kovuyorum.
— Peki ben, nereye gideceğim?
— Cehenneme kadar yolun var...
Adam bastonunu ve heybesini alarak, yine yola düştü. Dışarı çıktığında "Kolba
Haçı"ndan bu yana onu izleyen birkaç mahalle çocuğu adama taş attılar, o geri
döndü ve onlara sopasıyla tehdit etti. Çocuklar çil yavrusu gibi dağıldılar.
Yabancı cezaevinin önünden geçti. Kapıda demir bir zincire asılı bir çan vardı
zincire asıldı kapı açıldı. Yabancı saygıyla kasketini çıkartarak:
— Kapıcı efendi, dedi. Ne olur beni bu gecelik misafir eder misiniz?
Bir ses cevap verdi:
— Cezaevi yolcu hanı değildir, ancak tutuklanırsanız sizi barındırırız.
Bahçeli evlerin bulunduğu bir yola girdi, bu bahçeli evciklerin arasında tek
katlı minik bir ev dikkatini çekti. Az önce meyhane önünde yapmış olduğu gibi
camdan içeriye baktı. Burası yeni badana edilmiş bir odaydı. Basma örtülü temiz
bir yatak ve köşede bir beşik gördü. Duvarda bir tüfek asılıydı. Beyaz örtüyle
süslenmiş masayı bakır bir lâmba aydınlatıyordu, çinko ibrik gümüş gibi
pırıldıyordu ve şarapla dolu idi. Masanın ortasında kocaman bir kâseden sıcak
çorbanın dumanları tütüyordu. Sofraya neşeli yüzlü, kırk yaşlarında bir adam
oturmuştu, dizlerinde küçük bir çocuğu hoplatıyordu, genç bir kadın, beşikte
yatan öbür çocuğunun yanına koştu. Baba gülüyor, çocuk gülüyordu. Yabancı bir
süre, bu tatlı görüntü karşısında, düşünceli düşünceli durdu. Şu anda neler
düşünüyordu, kim bilir? Belki de bu mutlu evin kendisini bir gecelik
barındıracağım sanmıştı. Böylesine mutlu kimseler sevmesini ve acımasını
bilirlerdi. Yavaşça cama vurdu. Önce onu duymadılar. Bir kez daha camı tıklattı.
Kadının:
— Galiba birisi camı vuruyor, dediğini duydu.
— Ben duymuyorum, cevabını verdi adam.
Yabancı üçüncü kez vurdu. Adam masadaki lâmbayı kaparak, kapıyı açtı. Bu uzun
boylu, yan köylü, yan sanatkâr bir adamdı. Vücudunu kaplayan meşin önlüğün
cebinden çekiçler, mendiller ve bir barut kabı görünüyordu. Başını arkaya
atmıştı, yakası açık gömleğinden boğa boynunu andıran beyaz ve kuvvetli boynu
görünüyordu. Kaşları, kalın, şakaklarını süsleyen favorileri siyahtı. Gözlerinde
ve yüzünün tüm ifadesinde evinde bulunduğundan ötürü bir memnunluk göze
çarpıyordu. Yolcu çekingen bir sesle:
— Beyim, dedi. Sizi rahatsız ettiğim için bağışlayın. Bana bir tabak çorba
verebilir misiniz parasını öderim; bir de bahçenizdeki şu ahırın bir köşesinde
geceyi geçirmeme izin verirseniz beni mutlu ederdiniz.
Ev sahibi sordu:
— Siz kimsiniz?
Yolcu cevap verdi:
— Ben Püyü Muason'dan geliyorum, dedi. Bütün gün yürüdüm, ne olur size para
verirsem, beni doyurur musunuz? Çok da uykum var...
Köylü:
— Bana para verecek birisini doyurmak ve barındırmak isterim. Hem de iyi para
verirse, fakat, neden sanki hana gitmediniz?
— Orada bana yer olmadığını söylediler.
— Olur şey değil, panayır değil, yortu değil. Labar'ın hanına uğradınız mı?
— Evet, beni kabul etmek istemedi.
— Şafo sokağındaki meyhaneye gittiniz mi?
— Oradan kovdular...
Birden köylünün yüzünü bir şüphe bürüdü. Adamı daha dikkatle tepeden tırnağa
süzdü, sonra birden ürpererek haykırdı:
— Yoksa siz sakın o yabancı olmayasınız?
Hemen geriye atladı ve duvardan tüfeğini indirerek, yabancının karşısına
dikildi. Kocasının bu sözlerini duyan kadın, çocuklarını kapıp onun arkasına
sığınmıştı.
Bütün bunlar birkaç dakikada oluvermişti. Yeni gelene bir yılana bakar gibi
bakan ev sahibi, ona emir verdi:
— Git buradan!
Adam yalvardı:
— Allah aşkına, bir bardak su.
Köylü kaba bir gülüşle:
— Bir el ateş, dedi.
Kapıyı, hırsla çarptı, adam onun sürgüyü çektiğini duydu. Bir dakika sonra
panjur da örtülmüştü.
Gece daha da bastırmıştı. Alp dağlarının buz gibi rüzgâr esiyordu. Gecenin
ayazında, yabancı adam bahçelerin birinde, çimlerden ve kuru otlardan yapılmış
bir baraka gördü. Tahta çitten atlayarak bahçeye daldı, kapı yerine daracık bir
delik vardı, yol işçilerinin barındıkları barakalara benziyordu. Adam bunun bir
işçi barakası olduğunu sandı. O kadar üşümüştü ki, aç kalmaya razı olarak,
geceyi burada geçirmeye karar verdi. Yüzü koyun yatarak, barakaya sürüklenerek
girdi. İçerisi sıcaktı, samandan rahat bir yatak buldu. Bir süre, bu samanlar
üzerinde sırt üstü uzandı, öylesine bitkindi ki, parmağını bile kıpırdatacak
hali kalmamıştı. Sonra birden sırtında taşıdığı heybenin kendisini rahatsız
ettiğini düşünerek doğruldu, bunu çıkartarak yastık gibi kullanmaya karar verdi.
Tam o anda, korkunç bir homurtu duyuldu. Gözlerini kaldırdı. Kocaman bir köpeğin
başı barakanın kapısında göründü. Burası bir köpeğin eviydi. Adam güçlü ve
cesurdu, hemen sopasını kaptı ve heybesini de kalkan gibi kullanarak kendisini
hayvana karşı savundu. Üstündeki yırtıklara yenilerini ekleyerek zorlukla
köpeğin ininden çıkabildi. Tekrar yola çıktığında üzüntülü bir sesle:
— Bir köpek kadar olamadım, dedi.
Bitkin düşmüştü. Bir taş üzerine yığıldı, birkaç dakika sonra, tekrar yerinden
kalkarak yürümeye devam etti. Kentten çıktı, bu civarlarda bir ağaç altında ya
da bir saman yığınına gömülerek uyumayı düşündü. Uzun bir süre başı önünde böyle
yürüdü, sonra birden çevresine bakındı. Doğanın bile kendisine düşman göründüğü
bu gecede, dağ bayır dolaşmaktan vaz geçerek, az önce ayrılmış olduğu kasabaya
geri döndü. Diny kentinin kapılan kapanmıştı. Din savaşlarında birkaç kez
kuşatılmış olan Diny'nin 1815 yılında hâlâ kapıları geceleyin kapatılırdı. Adam
surların birinde bulduğu bir delikten içeri girdi. Saat gecenin sekizi
olabilirdi. Sokakları bilmediğinden, yine gelişi güzel yürümesine devam etti.
Kaymakamlık binasının bulunduğu meydana geldi. Katedral önünden geçerken
kiliseye doğru yumruğunu salladı. Tam orada bir matbaa vardı, adam her şeyden
bezmiş bir halde, bu matbaanın önündeki taş sıraya büzüldü. O sırada kiliseden
çıkan ihtiyar bir kadın, yabancıyı gördü:
— Burada ne yapıyorsunuz dostum? diye sordu.
— Görüyorsunuz ya, yatıyorum işte, kadın.
Adam sert bir sesle cevap vermişti. Aslında bu kadın çok iyi bir kalpli bir
hanımefendi olan, soylu Markiz de R. idi.
— Nasıl olur bu taş üzerinde mi? diye sordu.
Adam:
— Ne çıkarmış cevabını verdi, tam 19 yıl tahta bir şilte üzerinde yattım.
— Asker miydiniz?
— Evet, kadın askerdim.
— Neden hana gitmediniz?
— Çünkü param yoktu.
Markiz de R. sızlandı:
— Ne yazık ki, benim de kesemde ancak birkaç metelikten başka param kalmadı.
— Verin, olsun.
Adam, Markiz’in verdiği paraya uzandı. Madam de R. sözüne devam etti:
— Burada yatamazsınız, bu kadar az parayla sizi hana da kabul etmezler, fakat
bir deneseniz. Geceyi böyle geçiremezsiniz, geceler çok soğuk olur. Kim bilir,
belki de açsınız. Kimse size acımadı mı?
— Her kapıyı çaldım.
— Ee sonra?
— Her yerden kovuldum.
Kadıncağız adamın koluna elini değdirdi ve piskoposluk sarayının bitişindeki tek
katlı harap bir evi gösterdi:
— Şu kapıyı çaldınız mı? diye sordu.
— Hayır.
— Öyleyse bir kez de, orasını deneyin.
II
Akşam Diny piskoposu, kentteki gezintisinden sonra, geç vakte kadar çalışmıştı.
Saat sekize gelmiş olmasına rağmen, hâlâ çalışmasına devam ediyordu ki. Birden
Madam Magluvar odasına girdi. Kadın, her akşam yaptığı gibi, Piskoposun
yatağının yanındaki dolaptan gümüş sofra takımlarını çıkarmaya gelmişti. Az
sonra, Piskopos sofranın kurulduğunu ve kız kardeşinin kendisini beklediğini
düşünerek, kitabını kapattı, çalışma masasından kalktı ve yemek odasına girdi.
Yemek odasında şömine yanıyordu, buranın kapısı sokağa açılırdı. Madam Magluvar,
henüz sofrayı kurmasını tamamlamamıştı. Hem iş yapıyor, hem de bu arada Matmazel
Baptistin'e bir şeyler anlatıyordu. Kadıncağız akşam yemeği için, bir şeyler
almaya çıktığında çarşıda acayip söylentiler duymuştu. Korkunç yüzlü bir
serseriden söz ediliyordu. Kaymakam ile belediye başkanının iyi
geçinemediklerini herkes bilirdi, bundan dolayı, polisten medet ummak gereksiz
olurdu. Halka kendilerini korumak için kapılarını sıkı sıkı kapatmaları tavsiye
edilirdi. Madam Magluvar, bu kapalı kapı üzerinde uzun uzun durdu. Çünkü
Piskoposun sokak kapısının ne kilidi vardı, ne de sürgüsü. Dışarıdan tokmağı
çeviren kolaylıkla içeri girebilirdi. Matmazel Baptistin, titrek bir sesle
ağabeyine:
— Duydunuz mu kardeşim, diye mırıldandı.
Piskopos:
— Evet ben de böyle şeylerden söz edildiğini duymuştum, cevabını verdi. Büyük
bir tehlikenin bizi tehdit ettiğini sanmam.
Madam Magluvar, hikâyesine yeni baştan başladı. Yalınayak bir serseri, bir
çingene, tehlikeli bir adam, şu anda kentte başı boş dolaşmaktaydı. Önce Jaken
Labar'ın hanına uğramış, hancı onu kovmuştu. Kimse onu barındırmak istememişti.
— Ya öyle mi? diye sordu Piskopos.
Onun bu sorusu Madam Magluvar'a daha da cesaret verdi.
— Evet efendim, bu gece kentte bir felâket olmasından korkuluyor. Herkes bunu
söylüyor, jandarmaların ne kadar yeteneksiz olduğunu bilmeyen kalmadı.
Ah dağlık bir kasabada yaşamak ve geceleyin sokaklarda fener bile bulunmaması,
ne korkunç. Hele bizim bu evimizdeki kapının kilidinin bile olmaması beni çok
ürkütüyor. İzin verirseniz, gidip bir çilingir çağırayım. Kapımıza bir kilit
taksın, bir sürgü koysun. Gece yarısı bir yabancının tokmağı çevirerek içeri
girebileceğini düşündükçe tüylerim ürperiyor, inan olsun.
Tam o anda kapı vuruldu. Piskopos:
— Girin, dedi.
Kapı açıldı, bir adam girdi. Bu bizim tanıdığımız, o garip yolcu idi.
Kapıyı iterek girdi içeri, fakat daha fazla ilerlemeden eşikte durdu. Heybesini
sırtına atmıştı, elinde sopası, gözlerinde bezgin, korkunç bir ifade, ocaktan
yayılan aydınlıkta, tüyler ürpertici bir görüntüsü vardı. Bu sanki cehennemden
gelmiş bir insanın yüzüydü. Madam Magluvar'ın bağırmaya bile kuvveti kalmamıştı,
ürpererek olduğu yerde kalakaldı. Matmazel Baptistin başını çevirdi, yeni geleni
gördü ve ürkerek doğruldu, fakat ağabeysine bir an gözü iliştikten sonra, birden
içindeki korku kayboldu. Piskopos, yabancıya sakin ve rahat bakıyordu. Tam
ağzını açıp, ona ne istediğini soracaktı ki, adam iki eliyle sopasına dayandı ve
sırayla yaşlı kadınlara ve ihtiyar adama baktıktan sonra, piskoposun söze
başlamasına meydan vermeden şunları söyledi:
— Benim adım Jan Valjan, ben bir kürek mahkûmuyum, on dokuz yılımı cezaevinde
geçirdim. Tam dört gün önce, serbest bırakıldım. Dört günden beri yürümekteyim.
Tulon'dan buraya kadar yaya geldim. Bugünde, akşama kadar yürüdüm, açlıktan
ölmek üzereyim. Bir hana uğradım, beni kabul etmek istemediler, jandarmaya
göstermek zorunda kaldığım sarı pasaport yüzünden her yerden kovuldum. Bütün
kapılar bana kapandı. Başka bir hana uğradım, oradan da geri çevrildim.
Cezaevinin kapısına yalvardım, o da bana kapıyı açmak istemedi. Bir köpek
kulübesine sığındım, hayvan geldi beni ısırdı, sanki o bile benim kimliğimi
bilmiş gibi bana saldırdı. Bu kez yıldızların altında uyuyabilmek için,
tarlalara saptım, fakat yıldız da yoktu. Kente döndüm bir kapının altına
sığınmak için. Kasabanın meydanında taş bir sıranın üzerine büzüldüğümde, iyi
kalpli bir hanım, bana bu kapıyı çalmamı tavsiye etti. Burası neresi? Bir han
mı? İstediğiniz parayı veririm, param bol, on dokuz yılda biriktirdiğim yüz
doksan frank ve kırk santimim var. Çok yorgunum ve açım. Beni bu gece burada
barındırır mısınız?
Piskopos:
— Madam Magluvar, dedi. Sofraya bir tabak daha koyun.
Adam üç adım daha atarak, masaya yaklaştı, sanki iyi anlamamış gibi sordu:
— Şey, benim söylediklerimi duymadınız mı? Ben bir kürek mahkûmuyum cezamı
bitirdim, oradan dönüyorum, bakın.
Sonra cebinden çıkardığı sarı bir kâğıdı gösterdi:
— İşte sarı pasaportum, her gittiğim yerde bunun yüzünden kovuluyorum. Siz beni
bu gece yatırabilir misiniz? Beni barındıracak bir ahırınız var mı?
Piskopos:
— Madam Magluvar, dedi. Konuk odasının yatağına temiz çarşaflar serin.
Piskopos adama döndü:
— Oturunuz Mösyö ve ısının, dedi. Birkaç dakika sonra yemek yeriz, bu arada
yatağınızı hazırlarlar.
Adam artık anlamıştı. O ana kadar haşin ifadeli yüzü, birden değişti sanki
çıldırmış gibi, heyecana başladı:
— Sahi mi? Ne? Beni kovmuyor musunuz? Benim gibi bir kürek mahkûmuna Mösyö
dediniz ha? Bana "defol köpek burası senin yerin değil" demediniz. Oysa ben ta
baştan, size kimliğimi açıklamıştım. Oh, beni buraya yollayan iyi kadından Tanrı
razı olsun. Demek çorba içeceğim, şikeli ve çarşaflı gerçek bir yatakta
yatabileceğim. Gitmemi istemediniz. Oh, sizler ne iyi insanlarsınız...
Yediklerimin hepsinin parasını veririm, bol param var. Bağışlayın hancı efendi,
adınız ne? Ne isterseniz veririm, hiç pazarlık etmem, siz çok mert bir
insansınız! Hancısınız değil mi?
Piskopos:
— Hayır evlâdım, ben burada oturan bir din adamıyım, dedi.
— Bir rahip ha... Oh, iyi kalpli bir rahip, ya demek benden para da
almayacaksınız. Papaz, demek şu kilisenin papazı. Ya öyle ya, ne budalayım,
başınızdaki takkeyi görmemiştim...
— Hayır dostum, dedi Piskopos, sizden para alacak değilim. Bu parayı kaç yılda
kazanmıştınız?
— Tam on dokuz yılda.
M. Myriel, derin derin içini çekti.
Adam, heybesini ve sopasını yere bırakmış, şöminenin önündeki alçak iskemleye
çökmüştü. Bu arada Piskopos açık kalan kapıyı kapattı.
Madam Magluvar elinde gümüş takımlar, içeri girdi. M. Myriel:
— Madam Magluvar, dedi. Konuğumuzu mümkün olduğu kadar ateşe yakın oturtalım.
Alp dağlarında geceler soğuk olur. Herhalde üşümüş olacaksınız, Mösyö?
Tatlı sesiyle, her Mösyö deyişinde, yabancının yüzü aydınlanıyordu. Bir kürek
mahkûmuna saygı göstermek, ona Mösyö demek, aç ve susuz birisine bir bardak su
vermekten daha hayırlı bir harekettir. Piskopos birden:
— Şu lâmba hiç de iyi aydınlatmıyor, dedi.
Madam Magluvar onun ne demek istediğini anlamıştı, koşup rahibin yatak
odasındaki şömine üzerinde duran nefis gümüş şamdanları getirip, masanın üzerine
bıraktı.
Yabancı adam:
— Papaz efendi, dedi. Siz çok iyi kalplisiniz. Beni hor görmediniz, beni evinize
aldınız, benim için en süslü şamdanlarınızı yaktınız, beni soylu bir konuk gibi
ağırlıyorsunuz, oysa ben sizden kimliğini saklamadım. Sefil bir adamım ben.
Rahip, elini onun eline değdirdi:
— Bana kim olduğunuzu söylemenizin hiç gereği yok. Burası benim evim değil,
Tanrının evi. Bu kapıdan girene adı sorulmaz. Tüm umutsuzlara, açı çekenlere
açıktır. Istırap çektiniz, açsınız ve yorgunsunuz, hoş geldiniz. Teşekkür
etmeyin. Sizi ağırladığım için bana asla minnettar kalmayın, burası kimsenin evi
değil, herkesin evi. Buradaki her şey, benim kadar sizindir. Adınızdan bana ne?
Aslında, siz bana kim olduğunuzu söylemeden önce, ben biliyordum. Adam şaşkın
şaşkın gözlerini açtı:
— Sahi mi? Adımı biliyor muydunuz? diye sordu.
— Evet, dedi Piskopos. Siz benim kardeşimsiniz.
Yabancı haykırdı:
— Sağolun papaz efendi, öyle sevinçliyim ki, bakın buraya geldiğimde çok açtım,
fakat şimdi artık açlığımı bile duymamaktayım.
Piskopos ona uzun uzun bakarak sordu:
— Çok mu acı çektiniz, dostum?
— Ne demezsiniz. Sırtımızda kırmızı kazak, ayaklarımızda zincir, geceleri bir
tahta üzerinde uyurduk. Sıcak, soğuk durmadan çalışmak. Bir hiç için kırbaçlanır
yemeğimizi vermezlerdi. Bir baş kaldırma için, zindana tıkılmak hiçten bile
değildi. Hastalanıp yatağa düştüğümüzde bile ayaklarımızdan zinciri
çıkartmazlardı. Köpekler bile bizden daha talihlidirler.
Piskopos:
— Haklısın yavrum, dedi. Siz bir keder yuvasından geri dönüyorsunuz, ne var ki
bu ıstırap yuvasından kalbinizde kinle çıkarsanız, size acının, yok eğer
insanları bağışlar ve onları sevmekte devam ederseniz, siz hepimizden üstünsünüz
o zaman, Cennetimizi kazanırsınız.
Bu arada Madam Magluvar, yemeği getirmişti. Zeytinyağlı çorbanın içerisine,
kızarmış ekmekler doğranmıştı, azıcık domuz yağı, bir parça koyun eti söğüşü,
kuru incir, taze peynir ve çavdar ekmeği. Kadın kendiliğinden bir şişe de şarap
eklemişti.
Birden Piskoposun yüzü güldü, konuğuna neşeyle seslendi:
— Haydi masaya geçelim.
Adamı sağ tarafına oturttu, kız kardeşini soluna aldı. Piskopos şükran dualarını
okudu, daha sonra kendi eliyle yabancının tabağına çorbadan doldurdu, adam
oburlar gibi yemeye başladı.
Birden Piskopos, hizmetçi kadına döndü:
— Madam Magluvar bana kalırsa, bu masada bir eksik var.
Aslında aşçı kadın masaya gereken sofra takımlarını koymuştu. Oysa Piskoposun
yegâne kaprisi ve zevki, konukları olduğunda, masasını altı kişilik gümüş çatal
ve bıçak takımlarıyla donatmaktı. Yoksulluğu bile vakarla karşılamasını bilen bu
evin tek lüksü, beyaz örtünün üzerinde ışıldayan bu gümüş çatal, kaşık ve
bıçaklardı.
Madam Magluvar kendisinden isteneni anlamıştı, tek kelime söylemeden çıktı, az
sonra Piskoposun istediği üç gümüş takım herkesin önüne konmuştu.
III
Yemek bittiğinde piskopos, masa üzerindeki gümüş şamdanlardan birini kendi eline
aldı, diğerini konuğa uzatarak:
— Şimdi sayım, sizi odanıza götüreyim, dedi.
Adam onun peşinden gitti. Ev öyle yapılmıştı ki, konuk odasına girmek için, onun
yatak odasından geçmek, gerekiyordu. Onlar bu odaya girdiklerinde Madam Magluvar
bulaşıkları yıkamış, gümüş takımları efendisinin yatağının yanı başındaki dolaba
yerleştiriyordu. Kadın yatmadan önce, her gece bunu yapardı. Piskopos, konuğunu
beyaz çarşaflarla donatılmış yatağın başına götürdü:
— Haydi dostum, dedi. Rahat uyuyun, yarın gitmeden önce, ineklerimizin sütünden
bir bardak içersiniz.
Adam:
— Teşekkür ederim rahip efendi, dedi.
Bu sakin sözleri, henüz söylemişti ki, birden ruhunda fırtınalar koptu,
anlaşılmayacak bir bunalım içindeydi. Sanki kendisine bu kadar iyilik eden
adamı, uyarmak istemişti? Nedenini bilmediği bir iç güdünün etkisiyle birden
kollarını göğsünde kavuşturdu ve ev sahibine korkunç gözlerle bakarak, vahşi bir
sesle haykırdı:
— Olur şey değil, demek korkmadan, beni böyle yanınızda yatırıyorsunuz?
Birden sustu ve çirkin bir gülüşle, ekledi:
— Hakkımda, ne biliyorsunuz? Katil olmadığımı, size kim söyledi?
Piskopos, başını tavana kaldırdı ve sakin bir sesle, şu şaşırtıcı cevabı verdi:
— Bu, Tanrının işi.
Daha sonra dudaklarını kıpırdatarak, iki parmağını uzattı ve önündeki adamın
alnında bir istavroz işareti çizerek onu takdis etti. Dışarı çıktıktan sonra,
Monsenyör Bienvenü, kapının önünde diz çökerek kısa bir dua mırıldandı. Birkaç
dakika sonra, bahçeye çıkmış, karanlıkta yürüyordu. Ruhu ve düşüncesi, Tanrının
geceleri görebilen gözlere, gösterdiği esrarla dolmuştu. Adama gelince, aslında
öylesine bitkindi ki, yatağının temiz ve bembeyaz çarşaflarını bile göremiyordu.
Bir üfleyişte mumu söndürmüş ve giyinik olarak, kendisini şiltenin üzerine
atmıştı. Beynine bir tokmak yemiş gibi derin bir uykuya daldı. Kilisenin saati,
on ikiyi çalarken, Monsenyör Bienvenü bahçedeki gezintisinden içeri döndü.
Birkaç dakika sonra yoksul evde, herkes uyumuştu. Gece yarasından iki saat
sonra, Jan Valjan uyandı.
Jan Valjan Brie köylerinden birinin yoksul bir ailesinde dünyaya gelmişti.
Çocukluğunda okuma-yazma öğrenmemişti. Büyüdüğünde Faverol'da meyve ağaçlarını
budayarak hayatını kazanıyordu. Çok küçük yaşta ana ve babasını kaybetmişti,
kendisini ablası büyütmüştü. O sıralarda zavallı kadın da, yedi çocuğuyla
birlikte dul kalmıştı. Oysa kocasının sağlığında, kardeşinden hiçbir şey
esirgememiş onu evlâtlarından biri gibi saymıştı. Jan Valjan bundan böyle
kendisine analık etmiş dul ablasının çocuklarına bakmaya başladı. Babalarım
yitirdiklerinde çocukların en büyüğü sekiz, en küçüğü ise bir yaşındaydı. O yıl
Jan Valjan, tam yirmi yaşını sürüyordu. Delikanlı bu ağır yükü kendiliğinden
omuzlarına almıştı. Köyde onun kızlarla konuştuğunu gören olmamıştı. Zavallının
aşık olmaya vakti yoktu.
Akşam olunca bitkin bir halde eve döner, tek söz söylemeden çorbasını içerdi.
Ablası "Jan Ana" kardeşinin tabağındaki bir et parçasını gizliden alır, kendi
çocuklarından birinin ağzına tıkardı. Oysa Jan Valjan bunu görmemezlikten gelir,
saçları tabağa dökülerek hiçbir şeyin farkında değil gibi, yemesine devam
ederdi.
Budama mevsiminde günde yirmi dört metelik kazanırdı, bununla yetinmez, hasat
zamanı gider, tarlalarda çalışır, bahçeleri çapalar verilen işlerin hiçbirini
geri çevirmezdi. Elinden gelenden fazlasını yapardı Jan Valjan. Ablası da
çalışıyordu bir yandan, ne var ki, yedi çocuklu bir kadın, ne kadar
çalışabilirdi? Yoksulluk bu sefilleri bir havlu gibi sarmış ağır ağır
boğmaktaydı. Bir yıl, kış çok çetin oldu. Jan Valjan işsiz kaldı. Aile ekmek
bulamadı, yedi çocuk aç kaldı.
Bir pazar gecesi, kasabanın fırıncısı, tam yatmaya hazırlanıyordu ki
camekânından müthiş bir gürültü duydu. Kırık camların arasından, bir kolun
ekmeklerden birini kaptığını gördü. Hırsız olanca gücüyle koşuyordu, fırıncı
peşinden koşup, onu yakaladı. Hırsız ekmeği yere atmıştı, fakat kolu kanlar
içinde kalmıştı. Bu ekmek hırsızı Jan Valjan'dı.
Bu olay 1795 yılında geçiyordu. Jan Valjan geceleyin haneye saldırı suçuyla
mahkemeye verildi. Delikanlının evinde bir tüfeği bulunuyordu, arada bir kaçak
avlanırdı, bu da onun zararına oldu, kanunlar kaçak avcılara karşı zalim
davranır. Her neyse Jan Valjan suçlu hükmünü giydi.
1796 yılında İtalyan Ordusu kazandığı zaferi kutlarken, bir sürü mahkûm zincire
vuruluyordu. Jan Valjan'da bu zincire vurulanlar arasındaydı. Onu Tulon'a
yolladılar, yirmi yedi günlük yolculuktan sonra, boynunda zincir, liman kentine
vardı. Tulon'da sırtına kırmızı kazak giydirdiler. Eski hayatı olduğu gibi
silinmişti. Artık adına kadar her şeyi unutacaktı. O artık Jan Valjan bile
değildi, yalnızca 24601 numara olmuştu. Kız kardeşi ve yetim yeğenler ne
olmuşlardı. Onlarla kim uğraşıyordu? Tulon'da kaldığı süre içinde ancak bir kez
Jan Valjan, ablasından haber aldı. Aileyi tanıyan birisi ablasını Paris'te
görmüştü. Kadın, Paris'e gitmişti, beraberinde tek bir çocuğu, en küçük oğlu
vardı. Öteki altı evlâdı, ne olmuşlardı?
Belki bunu kadının kendisi bile bilemezdi. Her sabah Sabo sokağındaki bir
matbaaya çalışmaya gidiyordu. Sabahın altısından önce iş başı yapması
gerekiyordu, kışın alacakaranlık olurdu. Matbaanın bulunduğu binada bir de
çocuklar için anaokulu bulunuyordu. Kadın bu okula küçük oğlunu yazdırmıştı. Ne
var ki, kendisi saat altıda matbaada bulunduğundan, çocuğunu evde yalnız
bırakamazdı, oysa okul ancak saat yedide açılırdı. Çocuk avluda bir saat
titreyerek, okulun açılış saatini beklerdi. Çocuğun matbaaya girmesini
yasaklamışlardı. Avluda taşlar üzerinde başını sepetine dayayarak uyuklayan, bu
çocuğa işçiler çok acırlardı. Yağmurlu günlerde, iyi kalpli bir kadın olan
kapıcı kadın, çocuğu odasına alır, o da ısınmak için kadının kedisini koynuna
alarak, minderin üzerine büzülürdü. İşte Jan Valjan'a bunları anlatmışlardı. Bu
birden açılan bir pencere gibi, kısa bir an için ona vaktiyle sevmiş olduğu
kimseleri şimşek gibi bir gösterdi, sonra bir daha onlardan söz edildiğini
duymadı. Hepsi bu kadar. Bir daha onlan göremeyecekti.
Mahkûmiyetinin dördüncü yılında kaçmak istedi ve yakalandı. Böylece cezasına üç
yıllık bir ekleme yapıldı, altı yıl sonra yine kaçma fırsatı gelmişti, yine
başaramadı, bu kez cezasına sekiz yıl eklendi, böylelikle cezası on üç yıla
çıkmıştı. Bir üçüncü kaçma girişimi de suya düşünce üç yıl daha yedi, artık on
altı yıl kalacaktı, yine bir başarısızlık, cezasını tam on altı yıldan, on dokuz
yıla çıkardı. 1815 yılının ekim ayında, nihayet cezaevinin kapılan kendisine
açıldı. 1796 yılında oraya bir ekmek çalmak suçuyla tıkılmıştı.
Ne var ki cezaevine mutsuz ve pişman giren mahkûm, oradan çıktığında umutsuzluğa
düşmüş, hiçbir şeye aldırmayan taş gibi sert yürekli, bir adam olarak çıkmıştı.
Şunu da belirtmek isteriz ki, Jan Valjan çok güçlü bir adamdı. Dört mahkûmun
işini kolaylıkla başarırdı, hatta çok dayanıklı olduğundan arkadaşları ona bir
de lakap takmışlardı. Onu “Kriko Jan” diye çağırırlardı. Çok kez güçlü sırtı,
kriko görevini yerine getirmişti.
Bu arada çevikliği, güçlülüğünü aşıyordu. Adaleleri esnekti, kol ve bacaklarını
tam bir cambaz gibi kullanabilirdi. Jan Valjan'e düz duvara tırmanmak bile hiç
gelirdi. Az konuşur, hiç gülmezdi. Şeytanın kahkahasını andıran kürek mahkûmunun
kahkahasını, ondan duymak için, müthiş bir heyecana kapılması gerekirdi. Bu da
ancak yılda bir ya da iki kez olmuştu.
Yıllar geçtikçe, ruhu da kurumuştu, kalbi ve gözleri kupkuru olmuştu.
Cezaevinden çıktığında yirmi yıldan bu yana tek gözyaşı dökmemişti. Kendisine
"Artık serbestsin, çıkıyorsun" dediklerinde birden kulaklarına inanamadı. Sanki
nur gibi bir ışık, tüm ruhunu kapladı; ne var ki bu nur az sonra kararacaktı.
Jan Valjan, yeni bir hayatın başladığına inanmamıştı, ancak bu serbestliğinin,
yalnızca sarı pasaportlu bir özgürlük olduğunu anladı. Bu arada, bir hayli hayâl
kırıklıklarına uğradı. Çalıştığı yıllar boyunca, edindiği paranın, yüz yetmiş
bir frank ettiğini hesaplamıştı, oysa vergi keser gibi bazı kesintiler yaparak,
eline yalnız yüz dokuz frank ve kırk metelik vermişlerdi.
Jan Valjan bundan pek bir şey anlamamış ve devletin kendisinden para çaldığına
inanmıştı.
Kurtulduğunun ertesi günü, Gras'da bir lavanta fabrikasının önünden geçerken
adamların çuvalları taşıdıklarını gördü, kendisi de iş almak için baş vurdu,
çalışmaya koyuldu, akıllı güçlü ve becerikli idi, elinden geleni yapıyordu. Ne
var ki, çalışırken bir jandarma onu gördü ve kâğıtlarını istedi. Sarı
pasaportunu göstermek zorunda kalmıştı, Jan Valjan.
Akşam olduğunda ustadan parasını istedi, kendisine yalnızca yirmi beş metelik
verildi. Jan Valjan, bunun az olduğunu yüz meteliğe pazarlık etmiş olduğunu
söylediğinde, adam ona müthiş gözlerle bakarak:
— Sana çok bile kürek kaçkını, diye haykırdı.
Çalıştığı yıllar boyunca, parasından kesen devlet, dolandırmıştı onu, oysa şimdi
de kişi olarak dolandırılıyordu.
Cezasını bitirme, tam bir özgürlük sayılmazdı, evet gerçi, belki kürek
mahkûmiyetinden kurtulmuştu, fakat suçlu olmaktan bir türlü arınamayacaktı.
Sosyetenin kendisine basmış olduğu damgayı nasıl silecekti?
Evet Gras'da böyle bir davranışla karşılaşmış, Diny'de her kapıdan kovulmuştu.
Katedral'in saati, tam ikiyi çalarken, Jan Valjan gözlerini açtı, herhalde,
rahat batmıştı kendisine. Yirmi yıldan beri, böyle yumuşak bir şiltede
yatmamıştı. Soyunmamış olmasına rağmen, mis gibi lavanta çiçeği kokan
çarşafların üzerinde yatmak, onu bayağı tedirgin etmişti.
Dört saatten fazla uyumuştu. Artık tamamıyla dinlenmişti. O dinlenmeye fazla
zaman ayırmazdı.
Gözlerini açarak, çevresindeki karanlıklara bakındı, sonra yeniden uyumak için
tekrar gözünü yumdu.
Heyecanlı günlerin gecesinde, insanın uykusu kaçar, artık Jan Valjan'ın uykusu
tamamıyla açılmıştı. Şu anda fikirleri tamamıyla dağınıktı, âdeta kafası
karışmıştı.
Günün olayları, eski anılarına karışıyordu, fakat zihnindeki düşünceleri tek bir
gaye bastırıyordu. Madam Magluvar'in masaya dizdiği sofra takımlarına, o canım
gümüş çatal ve bıçaklara aklı takılmıştı.
Bu gümüş takımlar, onu âdeta rahatsız ediyordu. Bunlar bir kaç adım ötesinde
duruyordu. Odasına bitişik ihtiyar rahibin yatağının baş ucundaki dolaba
kaldırmıştı onları, yaşlı hizmetçi. Jan Valjan bu takımları satarak, en azından
iki yüz frank kazanacağını biliyordu. Bu da onun on dokuz yılda biriktirdiği
paranın, hemen hemen iki katı idi.
Bir saat kadar böyle düşündü durdu. Saat üçü çalmıştı. Nihayet gözlerini açtı,
elini uzattı, heybesini elledi, sonra ayaklarını uzatarak, nasıl olduğunu
bilmeden kendisini yatağında oturur vaziyette buldu.
Bir süre böyle dalgın dalgın durduktan sonra, nihayet heybesini eline aldı,
pabuçlarını oraya tıktı, iyice kapattıktan sonra, heybesini sırtına vurdu başına
kasketini geçirerek el yordamıyla sopasını aradı, daha sonra heybesinden
çıkartıp cebine koymuş olduğu eğeyi elledi.
Bu eğeyi neden almıştı yanına? Aslında, bu bir madenci eğe-siydi. Bunu sağ eline
aldı ve ayaklarının ucuna basarak, piskoposun kapısının önüne ilerledi, kapıyı
aralık buldu. Adam kapısını kapatmamıştı.
Jan Valjan kulak kabarttı. Çıt çıkmıyordu. Kapıyı itti. Nihayet bir kedinin
sessizliğiyle, içeri yavaşça süzüldü. Kapı gıcırdamıştı, birden bu ses, günahkâr
adama kıyamet gününün borazanı gibi geldi.
Ürpererek bekledi, yine kulak kesilerek, etrafını dinledi. Hele şükür,
kimsecikler uyanmamıştı. Adam şakaklarının attığını, kanının başına çıktığını
hissetti. Bu gürültüden, yaşlı kadınların uyanacağını, ihtiyar rahibin
yatağından kalkarak, kendisini suçüstü yakalayıp, kapı dışarı edeceğine
inanmıştı. Birkaç dakika sonra, kendisini jandarmaya teslim edeceklerdi.
Yine mahvolmuştu. Olduğu yerde, taş kesilmiş gibi durdu. Gıcırdayan kapı, evde
kimseyi uyandırmamıştı. Bu tehlike geçmişti yine de Jan Valjan gerilemedi, onun
için en önemlisi işini çabucak bitirmekti. Oda, büyük bir sessizlik içindeydi.
Birkaç adım atan adam, birden durdu, yarı karanlıkta yatağın baş ucuna gelmişti.
Yarım saatten beri bulutlarla kaplı gökyüzünden, bulutlardan en kocamanı
sıyrılmış ve solgun bir ay ışını yatakta uyuyan ihtiyarın yüzüne vurmuştu. Jan
Valjan, melekler gibi uyuyan ihtiyarı seyretti. Piskopos soğuk gecede üşümemek
için, boğazına kadar düğmeli kahverengi yünden bir ceket giymiş, başını yastığa
devirmişti. Rahip yüzüğüyle süslü eli sarkıyordu.
Yüzünde tatlı ve nurlu bir ifade vardı. Sanki bütün ruhuyla kimsenin görmediği
güzel görüntülere gülümsüyordu. İyi insanların ruhları uykularında, mistik
gökleri görür. Bu göklerin yansıması sanki Piskoposun alnına düşmüştü.
Aslında,bu mistik cennet, onun ruhu idi. Bu mışıl mışıl saf bir çocuk gibi
uyuyan adamda, üstün bir nitelik seziliyordu. Nurlara boğulmuş, bu ihtiyarın
karşısında, karamsarlığa düştü Jan Valjan. Şapkası elinde bir süre kıpırdamadan
durdu, o şimdiye dek böylesine güzel bir şey görmemişti. Din adamının güveni,
onu etkilemişti. Günahkâr birisinin, günâh işleyeceği sırada, saf ve temiz
birisini uyurken seyretmesi gerçekten ibret verici bir olaydır. Jan Valjan'ın,
ruhunda neler döndüğünü anlamak kolay değildi. Aslında duygularını kendisi de
bilemezdi. Yalnız bir robot gibi, kasketini çıkartıp, uyuyan ihtiyarı selâmladı
ve sağ elindeki demiri sallayarak, saçları başında diken diken olmuş, karşısına
görmeyen gözlerle baktı.
Piskopos bu korkunç adamın önünde sakin uyumasına devam ediyordu. Birden Jan
Valjan, kararını vermiş gibi, kasketini başına geçirdi, sert adımlarla dolaba
yürüdü, kilidi kırmak istercesine demir eğeyi soktu, fakat bunun gereği yoktu,
çünkü anahtar kilitte idi. Çekmeceyi açtı ilk gördüğü gümüşlerin sepeti oldu,
onu kaptı bu kez gürültü etmemeye boş vererek koşar adımlarla pencereye yöneldi.
Bir sıçrayışta bahçeye atladı. Gümüş takımları heybesine boşalttıktan sonra,
sepeti bahçeye, çiçeklerin arasına fırlattı, bir kaplan gibi sıçrayarak oradan
uzaklaştı.
Ertesi sabah güneş doğduktan birkaç dakika sonra, Monsenyör Bienvenü bahçesinde
dolaşırken Madam Magluvar nefes nefese ona doğru koştu:
— Efendim, diye haykırdı kadın, gümüş sepetinin nerede olduğunu biliyor musunuz?
— Evet, cevabını verdi Piskopos.
— Tanrıya şükürler olsun, oysa ben kayboldu sanmıştım.
Piskopos çalıların arasında sepeti bulmuştu, onu kadına uzattı:
— İşte!..
— Fakat içi boş, peki ya gümüş takımlara ne oldu?
— Siz gümüşler için mi tasalandınız? Ben de nerede olduğunu bilmiyorum.
— Eyvah demek çalındı, ah dün geceki, o uğursuz adam çaldı, desenize?
Madam Magluvar, acı bir çığlıkla, adamın gece yattığı odaya koştu ve birkaç
dakika sonra, telâşla piskoposun yanına döndü.
— Monsenyör, yabancı adam kaçmış, gümüşlerimizi çalarak kaçmış.
Piskopos, bir saniye konuşmadan durdu ve sonra Madam Magluvar'a tatlı bir sesle,
şu soruyu sordu:
— Bu gümüş takımlar bize ait miydi?
Madam Magluvar, bir saniye şaşırmış göründü, cevap veremedi. Rahip daha tatlı
bir sesle ekledi:
— Aslında ben gereksiz yere, bu kadar kıymetli bir eşyayı evimde alıkoyuyordum.
Bu gümüş takımlar, yoksullar içindi. Bu yabancı kimdi? Yoksul bir zavallı.
Madam Magluvar, ağlamaklı bir sesle:
— Fakat Monsenyör, dedi. Bana vız gelir, ama siz bundan böyle, hangi takımla
yemeğinizi yiyeceksiniz?
— Çinko takımlar, yok mu?
— Çinko kötü kokar.
— Peki ya demir, sofra takımlarına, ne dersiniz?
— Demir ağızda acı lezzet bırakır.
— Pekâlâ, dedi rahip, o zaman ben de tahta çatal kaşık kullanırım, buna da
itirazınız olmaz herhalde.
Birkaç dakika sonra, gece Jan Valjan'ın oturmuş olduğu masada, sabah
kahvaltısını ediyordu.
Matmazel Baptistin hiç konuşmadan ağabeysinin anlattıklarını dinliyordu ki
birden kapılan vuruldu.
Piskopos:
— Buyurun, diye bağırdı.
Kapı açıldı, acayip bir kalabalık belirdi. Üç adam bir dördüncüsünü yakasından
yakalamışlardı. Adamların üçü jandarma idiler, dördüncüsü Jan Valjan'dı.
Jandarma çavuşu olan birisi içeri girdi ve Rahibi saygıyla selâmladıktan sonra:
— Monsenyör, diye söze başladı:
Bu lakabı duyan Jan Valjan, birden canlandı, yeis içindeki yüzünü kaldırarak
şaşkın şaşkın kekeledi:
— Monsenyör, ha, oysa ben onun kilisenin papazı sanmıştım.
— Sus, diye uyardı, jandarmalardan biri. Kendisi Monsenyör Piskopostur.
Bu arada ihtiyar din adamı, hemen yerinden fırlamış, yeni gelenleri karşılamak
istercesine onlara yaklaşmıştı. Gözlerini Jan Valjan'ın yüzüne dikerek:
— Siz misiniz dostum, dedi. Geri döneceğinizi biliyordum, size şu gümüş
şamdanları da vermiştim, onları götürmeyi unutmuşsunuz. Bunlardan iki yüz frank
kazanabilirdiniz. Gelmişken bunları da alın bari, neden sanki götürmediniz?
Jan Valjan gözlerini hayretle açarak, şaşkın şaşkın ona baktı, yüzünde hiç bir
dilin ifade edemeyeceği bir anlam belirmişti.
Jandarma çavuşu:
— Monsenyör, demek adamın söyledikleri yalan değildi, dedi. Az önce kendisine
rastladığımızda, kaçan birisi gibi koşuyordu. Biz bakmak için onu durdurduk.
Üzerinde bu gümüşleri bulduk...
Piskopos gülümseyerek:
— O da size bunları kendisine benim verdiğimi söyledi değil mi? Siz de ona
inanmadan, buraya getirdiniz. Bir yanlışlık olmuş.
Çavuş sordu:
— Onu, serbest bırakalım mı?
— Elbette.
Jandarmalar, Jan Valjan'ın yakasını bıraktılar.
Adam, sanki uykusunda konuşur gibi, boğuk bir sesle söylendi:
— Beni serbest mi bırakıyorsunuz? Rahip gülümseyerek:
— Dostum, dedi. Gitmeden önce şu gümüş şamdanlarınızı da alın, onlar da sizin.
Şömineye yaklaştı, orada duran ağır, nefis şamdanları kaparak, Jan Valjan'a
uzattı. Jandarmalar kıpırdamadan, bu sahneyi izliyorlardı.
Jan Valjan baştan aşağı titriyordu, robot gibi şamdanları aldı, yüzünde şaşkın
bir ifade belirmişti.
Rahip yumuşak sesiyle:
— Haydi artık selâmetle gidebilirsiniz, dedi. Hem de dostum, bir daha
geldiğinizde bahçeden geçmenizin gereği yok, sokağa açılan kapıdan
girebilirsiniz. Kapım gece gündüz açıktır.
Daha sonra jandarmalara, dönerek:
— Beyler, dedi. Gidebilirsiniz. Jandarmalar onu selâmlayarak, uzaklaştılar. Jan
Valjan, bayılmak üzereydi. Piskopos ona yaklaştı ve kısık bir sesle:
— Unutmayın, dedi. Siz bu parayı namuslu bir adam olmaya kullanacağınıza bana
söz vermiştiniz.
Jan Valjan böyle bir söz verdiğini hatırlamıyordu. Şaşkın şaşkın durdu. Rahip
kelimelerin üzerine basa basa konuşmuştu, daha sonra vakur bir sesle şu sözleri
ekledi:
— Jan Valjan kardeşim, artık siz kötülüğün değil, iyiliğin malı oldunuz. Sizin
ruhunuzu satın alıyorum bu gümüşlerle. Sizi karanlıklardan, günahlardan
arındırdım ve Tanrıya verdim.
Jan Valjan peşinde kovalayanlar varmış gibi, kentten koşarak çıktı. Tarlalardan
hızlı hızlı yürüdü, patikalara sapıyor, bazı yine aynı yere döndüğünün farkına
bile varmıyordu. Sabahleyin öğlene kadar böyle nereye bastığını bilmeden,
çılgınlar gibi dolaştı durdu. Yepyeni duyguların esiri olmuştu. Farkına varmadan
bir öfkeye kapılmıştı. Kime kızdığını bilemiyordu. Arada bir, boğazına bir düğüm
takılıyor, ağlamamak için kendisini zor tutuyordu. Anlayamayacağı düşünceler
beyninin içinde dans ediyordu.
Akşam oluyordu, güneş ufuklarda alçalmıştı ki, Jan Valjan ıssız bir ovada bir
ağaç kütüğüne yaslanarak oturdu.
Birden bir gürültü duyarak, başını çevirdi. Sağ yönündeki patikadan bir çocuk
koşarak iniyordu. Bu türkü söyleyen, güleç yüzlü Savuyalı bir çocuktu. Yamalı
pantolonuna rağmen neşe içindeydi. Boynuna sazını asmış, elinde ucu çıngıraklı
sopası vardı.
Çocuk bir yandan şarkısını okuyor, bir yandan cebindeki metelikleri
şıkırdatıyordu. Bu paralar arasında, kırk metelik gümüş bir para da bulunuyordu.
Küçük oğlan Jan Valjan'ı görmeden, onun bulunduğu çalının ardından geçerken,
şıkırdattığı paraları elinde oynatmaya başladı. Ne yazık ki kırk metelik (iki
frank)hk gümüş parası Jan Valjan'ın ayağının dibine yuvarlandı.
Jan Valjan, ayağını paranın üzerine bastı. Fakat çocuk bunu görmüştü. Hiç
şaşmadan, ona doğru yürüdü. Oldukları ova tamamıyla ıssız bir yerdi.
Yükseklerden uçun kuşların kanat çırpmalarından başka, ses duyulmuyordu.
Çocukluğa özgü güvenle küçük oğlan, tatlı bir gülüşle:
— Mösyö, dedi. Paramı verir misiniz? Jan Valjan sordu:
— Adın ne senin?
— Küçük Jerve efendim.
— Git buradan, dedi Jan Valjan.
— Mösyö, diye direndi çocuk, bana kırk meteliğimi geri verin.
Jan Valjan başını eğdi, ona cevap bile vermedi.
— Param, beyim.
Jan Valjan, gözlerini yere dikmişti. Çocuk ağlamaklı olmuştu, haykırdı:
— Paramı isterim, gümüş iki frangımı isterim. Sanki Jan Valjan, onu duymuyordu.
Çocuk onun yakasına yapıştı, onu sarstı, bu arada parasını zapteden çivili
kundurayı itmek için, onu tekmeliyordu.
— Paramı isterim, paramı verin.
Çocuk ağlıyordu. Jan Valjan başını kaldırdı. Hâlâ oturuyordu. Gözleri çılgın
gibiydi. Bir süre hayretle çocuğa baktı, daha sonra elini sopasına uzatarak,
korkunç bir sesle haykırdı:
— Kim o? Çocuk cevap verdi:
— Benim Mösyö, ben küçük Jerve, şu paramı bana versenize. Haydi beyim, ne olur,
çekin ayağınızı.
Küçük olmasına rağmen, tehdit edici, bir görüntü almıştı:
— Ey yetti artık, çekin ayağınızı bakayım.
Jan Valjan birden, sanki derin bir uykudan uyanmış gibi, yerinden doğruldu,
ayağa kalkarak:
— Hâlâ sen misin, ne diye vızıldıyorsun, dedi. Defol bakalım.
Ürken çocuk ona hayretle baktı, sonra tepeden tırnağa titreyerek kaçmaya
başladı. Öylesine dehşete düşmüştü ki ne başını çevirdi, ne de sesini çıkardı.
Birkaç saniye sonra, çocuk gözden kayboldu. Güneş batmıştı.
Jan Valjan'ın etrafını gölgeler sarıyordu. Bütün gün, ağzına bir lokma
koymamıştı, belki de ateşi vardı.
Ancak çocuk kaçtıktan sonra, ayağa kalkmıştı. Hırıltılı, hırıltılı nefes
alıyordu, birden ürperdi, gecenin ayazı ta iliklerine kadar işlemişti.
Kasketini alnına yerleştirdi, pırtık ceketini iliklemeye uğraştı, öne doğru, bir
adım attı ve yere düşürdüğü sopasını almak için eğildi.
Tam o anda, çocuğun düşürdüğü, iki franklık madeni parayı gördü.
Birden sanki elektrik çarpmış gibi titremeye başladı. Dişlerinin arasından
mırıldandı:
— Bu da ne ki?
Karanlıklarda ışıldayan bu madenî yuvarlak, sanki onu gözetleyen bir göz idi.
Birkaç dakika sonra yerdeki parayı kaptı ve uzaklara, ovaya doğru gözlerini
dikti. Sanki gölgeleri delmek istiyordu. Hiçbir şey göremedi. Gece oluyordu ova
ıssız ve soğuktu, gün batımında mor gölgeler düşüyordu.
Ya! diye haykırarak, koşmaya başladı, çocuğun kaçmış olduğu yöne saldırdı, yüz
adım sonra durdu, kimseyi görememişti.
O zaman olanca, gücüyle:
— Küçük Jerve... Küçük Jerve, diye haykırmaya başladı. Sustu ve bekledi, ama bir
cevap alamadı.
Kırlar bomboştu. Uçsuz bucaksız bir düzlük kaplıyordu çevresini. Gözleri bir
karaltı ve bu sonsuzlukta kulakları boş yere bir yankı aradı.
Ayaz çıkmıştı, insanı donduran buz gibi bir rüzgâr esiyordu Alp dağlarından.
Yapraklan dökülmüş cılız ağaçlar sıska dalgalarını yalvarırcasına kararan
göklere uzatmışlardı. Sanki onlar da bir şeyler istiyor, birisini
kovalıyorlardı.
Jan Valjan, yeniden koşmaya başladı arada bir duruyor, ıssız yollarda yeis dolu
bir sesle, çağrısını tekrarlıyordu:
— Küçük Jerve, Küçük Jerve!..
Aslında çocuk duysa bile, onun bu sesine cevap vermezdi. Fakat çocuk herhalde,
çok uzaklaşmış olmalıydı.
Bir ara at üzerinde bir rahibe rastladı, adama sordu:
— Papaz efendi, bir çocuğa rastladınız mı?
— Hayır.
— Emin misiniz?
— Kimseyi görmedim.
Jan Valjan cebinden beşer franklık iki madeni para çıkartarak, adama uzattı.
— Buyurun papaz efendi bunu yoksullarınıza verin, bakın on yaşlarında kadar
küçük bir oğlan çocuğu idi, boynunda sazı asılı, elinde ucu çıngıraklı bir
değneği vardı, türkü söyleyerek gidiyordu, Savuyalı çalgıcı çocuklardan biri.
— Görmedim böyle birisini...
— Küçük Jerve, buralara yakın hiçbir köy yok mu?
— Dediğiniz, yabancı bir çocuk olma! Çoğu zaman, buradan geçerler belki de
dağlardaki köyüne dönüyordu.
Jan Valjan beşer franklık iki ekü daha alarak, adamın eline tutuşturdu:
— Bunu da fakirlere dağıtın. Daha sonra çılgın gibi söylendi:
— Beni de jandarmaya teslim edin papaz efendi, ben bir hırsızım.
Rahip bayağı ürkmüştü, atını kamçılayarak oradan süratle uzaklaştı.
Jan Valjan, ilk saptığı patikadan koşmaya devam etti. Uzun bir süre haykırarak
koştu, koştu, fakat kimseler rastlamadı.
Birkaç kez, ovada gördüğü bir karaltıyı çömelmiş bir çocuğa benzeterek o yöne
koştu. Bunlar çalılar ve kayalardı. Nihayet üç patikanın birleştiği bir kavşakta
durdu. Ay gökyüzünde parlıyordu, uzaklara bakarak son bir kez seslendi:
— Küçük Jerve, Küçük Jerve.
Haykırışı sisler içinde kayboldu, bir yankı bile uyandırmamıştı, bir kez daha,
"Küçük Jerve" diye mırıldandı. Bu, onun son gayreti oldu, birden dizleri
büküldü, sanki vicdan azabı onu yere sermişti, bitkin bir halde, kocaman bir
taşın üzerine yığıldı, yüzünü elleri arasına alarak:
— Ben bir canavarım, diye mırıldandı.
Birden sanki kalbi parçalanmıştı, ağlamaya başladı. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordu,
on dokuz yıldan beri, ilk kez ağlıyordu.
Jan Valjan, Piskoposun evinden çıktığında, neye uğradığını şaşırmıştı.
Karşılaştığı o melek yüzlü adamın iyiliği, onun ruhunda korkunç bir kasırga
yaratacaktı. Yıllar yılı, çektikleri kalbini katılaştırmıştı, bu göz yaşlarıyla
sanki tüm günâhlarından arınmış gibi buldu kendisini.
Birden kendi hayatını düşündü, ruhunun ta derinliklerinde sanki bir alev
yanmıştı, bir meşaleyi andıran bir nura boğulmuştu. Birden bu meşalenin
kendisine yardım eden piskopos olduğunu anladı. Piskopos ile kendisini
kıyaslayacak oldu. Düşündükçe piskopos gözünde, büyüyor ve kendisi Jan Valjan
daha da küçülüyor daha kararıyordu. Birden bir gölge oldu, daha sonra o da
silindi, şu anda karşısında yalnızca Piskopos kalmıştı. Din adamı, bu mutsuzun
ruhunu göz kamaştırıcı bir nurla doldurmuştu. Jan Valjan ağladı, uzun uzun
ağladı. Kanlı göz yaşları döktü hıçkırıklarla ağladı, bir kadın gibi ağladı,
korkan bir çocuk gibi ağladı.
Ağladıkça, sanki fikirleri açılıyordu. Geçmiş yaşamını, daha da karanlık görüyor
cezaevinde geçirdiği o korkunç yılların acısı ruhunun karanlıklara gömülmesini
kalbini bürüyen intikam ve kin duygularının korkunçluğunu şimdi daha iyi
anlıyordu. Monsenyör Bienvenü'nün iyiliklerine karşılık, onun gümüşlerini
çalmasını, hele saf çocukcağızın iki frangını zorla almasını bir türlü
affedemiyordu. Kendisinden korktu ve utandı. Hayatına baktı ve dehşete düştü.
Ruhuna baktı, onu da karanlık buldu. Oysa hayatının ve ruhunun üzerine yepyeni
bir güneş doğuyordu, umut güneşi, Cennet aydınlığında şeytan görür gibi oldu.
Kaç saatini böyle ağlayarak geçirdi, ağladıktan sonra, neler yaptı, nereye gitti
bunu hiç kimse bilmiyor. Ancak şöyle bir söylentiye göre o aynı günün gecesinde,
sabahın üçünde Grenöbl'dan dönen bir posta arabasının arabacısı Piskoposun
evinin önünden geçerken, kaldırımda dua eder gibi diz çökmüş bir adam gördüğünü
anlatacaktı. Bu adam, Monsenyör Bienvenü'nin kapısında, ellerini kavuşturmuş
hareketsiz duruyormuş.
Devamı Haftaya