Her mevzuda olduğu gibi ‘şiddet’le ilgili tartışmalarda da, “Eğitim şart”
diye söze başlamalısınız. Aksi halde, eşek sudan gelene kadar dayak yer, üstüne
de şiddetin nedenselliği üzerine tez yazarsınız!
‘Aile’, ‘okul’ ve ‘devlet baba’nın sistematik işkencesi ve şiddetinin konumuzla
haşa alakası yoktur(!)
Bu topraklarda, hiçbir ailede iç şiddet yaşanmadı.
Sağ-sol çatışması ile binlerce genç birbirini boğazlamadı.
“Duruma el koyuyorum” diyenler, sağ kalanları, milyonları sistematik
işkencelerden geçirmedi!
Ve bugünkü şiddetin de tek müsebbibi televizyonlardır! Oh be rahatladık!
Yaşadığımız narsisistik büzülmenin kökenlerinde genlerimize kadar işleyen
“dayağın” etkisi büyük.
Biz “Utanırdık” eskiden, Batılılar da “Suçluluk” duyardı! Ama partikülerasyona
uğradık, arı attık, namusu sattık, utancı yırttık! Araftakilerin tipik
reflekslerini veriyoruz artık; ne utanıyor, ne de suçluluk duyuyoruz!
İlkokul birinci sınıfta “Okuma Kitabı” ile tanıştığımda şok yaşamıştım. Bir
kere, daha kitabın adı sanki “Okuma lan! kitabı” der gibidir…
O tür “okuma” kitapları şimdi de var mı bilmiyorum ama bildiğim bir şey daha
var, kitaptaki o steril ailelerin, hayli yüksek standartlı yaşam tarzları, hiç
de bizimkilere benzemiyordu. Al yanaklarından kan fışkıran anne-baba ve tek
çocuk çekirdek aile yapısı, bizim ‘klan’a göre karikatür gibi bir şeydi… Can
isimli çocuğun babası Kaya bey, muhteşem bahçesi olan villa tipi evden, anne
Şermin hanıma el sallayarak işe giderdi. Ailelerde, nene-dede, abla-kardeş
yoktu. Kimsenin ismi Şehabettin, Süleyman, Abdülfettah, Hatice vs. değildi.
Onlar kavanozda büyümüştü, televizyondaki steril, hijyenik ve de ütopik
karakterlerdi. Gerçek değildi sanki.. Ya da bazı arkadaşların öngörüsü doğruydu:
“Oğlum İstanbul’dakilerin hepsi böyle lan!”
Çünkü bizde kadın ve çocuk, doğal ve en olağan haliyle, neredeyse babaların
sistematik işkence objesi idi! Hadi abarttım ama anne ve çocuk olmak acayip
boktan bir şeydi işte! İkinci sınıf ne ki? Üçüncü sınıf insan bile sayılmak
lükstü. Okuma kitabındaki gibi değildi hayat! Herkes sırıtık bir şekilde yavşak
yavşak dolaşmıyordu ortalıkta. Babalar ekmek derdinden dönünce eve Tanrısal bir
güçle evde otorite sağlardı. Hepsi de darbeciydi! Kardeşler arasında “Evren gibi
ihtilalle yönetime gelmiş paşalarımız” der, acı acı gülerdik…Yani tüm ekolojimiz
bu tip öyküler, bu tip karakterler ve bu tip vak’alarla doluydu, işin harbisi
bu!
Şimdi son aylarda, bireyselden toplumsala, ulusaldan evrensele bir şiddet
patlamasından geçiyoruz ya! Herkeste bir şaşkınlık, herkeste bir inanamamazlık,
herkeste bir şok olma durumu hasıl oldu.
Modern kitle iletişim enstrümanlarının artışına paralel, bireyselden evrensele
doğru enformatik bir gelişim gösteriyor şiddet artık. Dayağı yiyen bunu aleme
mal edebiliyor tez elden… İstanbul gibi büyük kentlerde, lise, tinerci, kapkaç
sarmalında ve yer yer mafyozik bir vitrinle kendini gösteren şiddet,
Güneydoğu’ya gittikçe, daha bir hayatın içinden, daha bir natürel, olağan ve
kitlesel bir şekle bürünüyor.
Şimdi gelelim şiddetin salgın bir hastalık gibi tüm topluma bulaşmasının
nedenlerine! Bir kere eğitim şart zaten! Bunu söylemeden söze başlayanı eşek
sudan gelene kadar döver, üstüne de şiddetin nedenselliği üzerine tez
yazdırırlar adama!
İkincisi ise “Şiddetin kaynağı televizyon programları ve dizilerdir” tezi. Hele
bu tez, tamamen indirgemecidir her taşın altında Mason arayan zihniyetin tipik
versiyonudur.
Tamam medyanın var olan şiddeti biraz daha görünür kıldığına eyvallah ama zaten
şiddet VAR kardeşim VAR!
Bu topraklarda, hiçbir ailede iç şiddet yaşanmadı.
Sağ-sol çatışması ile 10 bin genç birbirini boğazlamadı.
“Duruma el koyuyorum” diyenler, sağ kalanları, milyonları sistematik
işkencelerden geçirmedi!
Diyarbakır’daki ‘meşhur’ işkenceler, birilerinin pimini çekmedi!
30 bin vatan evladı eceliyle öldü zaten…
Kısacası kimse kimsenin tavuğuna kış demedi.
Ve bugünkü şiddetin de tek müsebbibi televizyonlardır! Oh be rahatladık!
Eğri oturup, doğru konuşalım! Yaşadığımız narsisistik büzülmenin kökenlerinde
genlerimize kadar işleyen “dayağın” etkisi büyük.
Herkeste bir benmerkezli olma ruh hali yükseliyor.
“Karşımadaki de insan, onun da canı yanar” demeyi unuttuk…
Tarafgirlik psikolojisi ve “Haklıyım” sendromu, psikomatik bozukluklara gark
ediyor insanları…
Hikmeti ve erdemi kaybettikten beri utanmıyoruz da artık…
Halbuki biz “Utanırdık”, Batılılar “Suçluluk” duyardı! Tarih boyunca böyle
gelmişti toplumsal yapılarımız…
Ama parkitülarosyona uğradık, atomlarımıza kadar dağıldık. Arı attık, namusu
sattık, utancı yırttık! Araftakilerin tipik reflekslerini veriyoruz artık; ne
utanıyor, ne de suçluluk duyuyoruz! Haliyle freni boşalmış bayır aşağı giden
kamyon gibiyiz…
Sınıf atlama imkanının azaldığını hissettikçe varoş gençleri, saldırma’ya,
sustalı’ya, kelebek’e sarılıyor…
Aptal değil onlar çünkü, bir bokun değişmeyeceğini hissetikçe damarlarındaki
kanı durduramıyor, büyüklerin makro oyununu bozacağına inandıkları tek yöntem
olan şiddete evriliyorlar.
Evde, okulda, askerde otoritesini ve meşruiyetini sadece şiddet modellemesi ile
sağlayanlara karşı, şimdi kendi modellerini yaratıyor gençler!
Yılların çürümüşlüğüne, kayıplarına, ezilmişliklerine, yenilmişliklerine karşı,
oluşan hınç ve öfke böyle kolay kolay bitmez…
Shakespeare’in neredeyse tüm eserlerinde şiddet yoğun bir şekilde kullanılır.
Bütün dünyada da çocuklara bunlar okutulur.
Eğer sağlıklı bir aile yapısında ve kültürel çevrede büyürseniz, televizyondaki
şiddet hiçbir şekilde bünyeyi etkilemez abi!
Dünyada en yoğun biçimde şiddet, Japon televizyonlarınca kullanılır. Ama
Japonya’da toplumsal şiddet, Amerika’dan ve Avrupa’dan çok düşüktür.
“Öldüren Eğlence: Televizyon!” isimli kitabında Neil Postman, tüm ayrıntısıyla
televizyonun düşünce aktarımına araç olamayacağını, sadece eğlendirip haber
verebileceğini vurguluyor.
Zaten, TV'deki ‘şiddet’ ile toplumdaki şiddet arasında ilişki bulunduğuna dair
herhangi bilimsel bir bulgu da mevcut değil…
Yanlış anlaşılmasın, en komik çizgi filmlerde bile hayali-mayali fark etmez
dakikada onlarca şiddet sahnesinin gösterilmesi, şiddet içerikli film ve
dizilerin bu kadar artmasını ben de istemiyorum ancak her zaman yaptığımız gibi
meseleyi, potansiyel bir suçlu bularak, ona yıkma huyumuzdan vazgeçelim de adam
gibi kendimize bakalım diyorum.
Suçlu, katili kahramana çeviren diziler değil, kartondan yiğitler değil!
Kendimizden kaçan bizleriz!
Kendimizle, tarihimizle yüzleşebilseydik, arınırdık belki ama vakit çok geç!
Herkes kendi kurallarına göre oynamayı seçti. Hakem uzatmaları oynatıyor ama
mağlubuz abi yine, mağlup!
gayberia@yahoo.com