Don Kişot'un silâh kuşanma töreni
Mutfakta oturan katırcılar Don Kişot'a hayretle bakıyorlar ve alçak sesle
aralarında konuşuyorlardı.
Bir tanesi, kahramanımızın su katılmamış bir baron olduğunu iddia etmekteydi.
Bir başkası onun tımarhane kaçkını deli olduğunu söylüyordu. Bir üçüncüsüne göre
bu adam Karun gibi zengindi. Don Kişot onlara aldırış etmiyor ve ısmarladığı
hafif yemeği yiyordu, işini bitirir bitirmez sofradan kalktı, hancıya arkasından
gelmesini rica etti ve onu ahıra götürdü. Orada adamın önünde diz çöktü ve şöyle
yalvardı.
— Sayın Derebeyi Vali! Sizden istediğim bir yüksek lütfü benden esirgerseniz
ayağa kalkamayacağım.
Kendinin bir derebeyi sayılmasına hayret eden ve asilzadenin samanlar içinde diz
üstü çöktüğünü gören hancı ne cevap vereceğini bilemiyordu.
— Ne dediniz?.. Bir lütuf mu?
Don Kişot heyecandan titreyen bir sesle:
— Evet efendimiz, dedi, yakında bütün dünya hayretler içinde kalarak benim
zaferlerimi anlatmağa başladığı zaman size de, bana da şeref verecek bir lütuf.
Yalvarıyorum size, benden bu lütfü esirgemeyeceğinizi vadediniz.
— Elimde olan bir şeyse mösyö, hele siz ayağa kalkın da...
Asilzade istifini bozmadan cevap verdi:
— Hiçbir zaman. Sizin çok asîl bir sülâleden olduğunuzu biliyorum Efendimiz.
Size baş vuruşumun sebebi budur. Sizin yüksek kalbinizden istediğim lütuf, yarın
ortalık ağırır ağırmaz bana silâh kuşatmanız ve bu gece kalenizin kilisesinde
nöbet tutmama izin vermenizdir. Böylece lütfedeceğiniz silâhlan mübarek
elinizden almaya hazırlanacağım; sonra da maceralara karşı yürüyerek, şövalyelik
kanunları gereğince bedbahtları korumağa, alçakların cezalarını vermeğe muvaffak
olacağım.
Hancı çok yaşamış bir adamdı. Hayatında çeşit çeşit insanlara rastlamıştı;
kendine bir zararı dokunmadıkça gülüp eğlenmeyi severdi. Don Kisot’a, şöyle
cevap verdi:
— Şövalye Hazretleri! Buradan daha iyi bir kapı çalamazdınız. Ben de gençliğimin
bir kısmını ispanyanın dört köşesinde macera aramakla geçirmiş bir insanım. Eğer
şimdi bu ücra yerlere çekilmiş bulunuyorsam sebebi şudur ki, ben başını alıp
gurbet yollarına düşmüş şövalyeleri severim ve şatomda onlara kucağımı açmaktan
çok zevk duyarım. Bunun için size bir hizmette bulunmak beni pek
sevindirecektir.
Hancı bundan başka şatonun kilisesi olmadığını da söyledi. Kahramanımız:
— Nasıl burada bir ibadet yeri yok mu? diye sordu. Adam cevap verdi:
— Yok. Daha büyüğünü yaptırmak için kiliseyi yıktırdım. Bilirsiniz ki
şövalyelerin geleneğine göre gece nöbeti şatonun avlusunda da tutulabilir. Gök
kubbesi bir kilise tavanından farklı mıdır?
Don Kişot rahatlayarak:
— Hakkınız var, dedi.
Hancı:
— Yarın sabah tan yeri atarken töreni tamamlarız. Siz de benim gibi şövalye
olursunuz. Bana inanın.
Adam şunu sormayı da ihmal etmedi:
— Üstünüzde para var mı? Varsa bana emanet bırakmalısınız.
— Yok. Bildiğime göre gezici şövalyelerin parası olmaz.
— Yanılıyorsunuz Senyör. Gezici şövalyeler yolda değiştirmek için çamaşır,
yaralarına sürmek için merhem almadan ve silme olarak keselerini doldurmadan
yola çıkmazlar. Bir savaştan çıktıkları zaman yaralarını saracak usta cerrahları
her zaman nerede bulacaklar? Sonra sanırım ki bu şerefli insanlar, bu saydığım
şeyleri güzel ve sağlam bir valiz içinde taşımak için maiyetlerinde bir de atlı
seyis götürürler. Adettir bu... Don Kişot:
— Sahi mi, diye mırıldandı. Şatomda bulunan yığınla şövalye hikâyeleri içinde
böyle bir şey okumadım. Fakat değil mi ki siz söylüyorsunuz...
— Hakikat budur Senyör Şövalye.
— O halde benim de bir seyisim, iç çamaşırlarım, param ve daha başka şeylerim
olacak.
— Öyledir Senyör. Hele merhem kutusunu unutmayın. Çok işinize yarar.
— Sayın Şövalye, emrinizi yerine getirmeyi vazife bileceğim.
— Şimdi ayağa kalkın ve arkamdan gelin.
Hancı Don Kişotu, binanın yanındaki bir büyük avluya götürdü ve “burası
tutacağınız nöbet için pek münasiptir” dedi.
Avluda bir kuyu, onun yanında da han müşterilerinin hayvanlarını sulamak için
bir maslak vardı. Don Kişot kılıcını, mızrağını ve zırhını, demir başlığı ile
beraber oraya bıraktı ve kuyunun önünde bir aşağı, bir yukarı piyasa etmeğe
başladı. Gece olmuştu; hancı kahramanımızın deliliğini katırcılara anlatmağa
gitti. Uzun zaman Don Kişot’la alay ettiler. Ara sıra avluya açılan bir
pencereden onu seyretmeğe gidiyorlardı.
Fakat o onları görmüyordu. Bu gece onun yeni başlayan hayatının en güzel gecesi
idi. Nihayet büyük rüyası hakikat oluyordu. Bir kaç saat sonra şövalye olacak ve
yollarda rastlayacağı her hangi bir barona meydan okuyabilecekti. Eski
zamanların kabadayı bir asilzadesi gibi dövüşmeğe hakkı olacaktı. Hiçbir talih
ona bundan daha parlak, daha kıskanılmağa değer görünmüyordu. Handa herkes
uykuya daldıktan sonra o uzun zaman avluda dolaşmağa devam etti. Ara sıra
kılıcını ve zırhını bıraktığı maslağın önünde duruyor, silâhlarına bakıyordu.
Dudaklarından uzun, karma karışık cümleler çıkmakta, bunlar arasında sık sık
Dulcinee de Toboso ismi geçmekte idi. Yahut da Charlemangne'ın kahraman
şövalyelerinden birine sesleniyor, yardımlarını esirgememeleri ve gelecekteki
savaşlarında koluna kuvvet vermeleri için Roland'a veya Renaud de Montauban'a
yalvarıyordu.
Gece böyle geçti. Tan yeri ağarmağa başlarken katırcılardan biri hayvanlarından
birini suvarmağa geliyordu. Adamcağız kuyuya yaklaşır yaklaşmaz Don Kişot
ilerledi ve bir tehdit sesi ile:
— Babayiğit Şövalye, dedi, kim olursan ol şurada gördüğün silâhlara daha fazla
yaklaşmamanı rica ederim.
— Onlar bu memleketin en cesur şövalyelerinden birinin silâhlarıdır. Yapacağın
şeye dikkat et, hayatını burada bırakmak istemezsen bu silâhlara el dokundurmak
cüretinden sakın.
Katırcı bu akıllı uslu sözlere pek kulak asmamak hatasını yaptı; sert bir sesle:
— Ne oluyor yani? dedi, bu hırdavat iki para etmez. Nerede görüyorsun silâhı?
Ben burada işe yaramaz kırık dökükten başka bir şey görmüyorum.
Katırcı kılıç ile miğferi yakaladığı gibi kuyunun biraz ötesindeki gübrelerin
üstüne attı. O zaman Don Kişot gözlerini gökyüzüne kaldırdı ve sevgilisi
Dulcinee de Toboso'ya kısa bir dua etti:
— İmdadıma gelin Prenses, çünkü kulunuzun silâhlarını hiçe sayan bu alçağa
cezasını vereceğim. Bu ilk macerada yardımınızı ve himayenizi esirgemeyin
benden.
Bunu söyledikten sonra iki eliyle mızrağını yakaladı ve katırcıya öyle bir vuruş
vurdu ki adamı, bayılmış olarak upuzun, ayakları altına yatırdı. Sonra bu hale
getirdiği adama hiç aldırış etmeden piyasasına devam etti.
O esnada pencereden bakmakta olan hancı, asilzadedeki deliğin, sandığından daha
tehlikeli olduğunu anladı ve onu bir ayak evvel başından savmayı düşündü.
Ortalık aydınlanmış olduğu için töreni geciktirmemeğe karar verdi.
Eline bir hesap defteri aldı ve yanında iki köylü kadın, bir de yanmış bir
şamdan taşıyan bir küçük oğlan çocuğu olduğu halde Don Kişot'un yanına indi.
— Senyör, dedi, Tanrının inayeti ile size şövalyelik silâhını kuşatacağım zaman
gelmiştir.
Don Kişot hemencecik yere diz çöktü. Şişman adam hesap defterini açarak:
“Oremus, Oremus, Oremus” dedi ve dişleri arasında anlaşılmaz kelimeler
mırıldanarak bir formülü okuyor gibi yaptı. Birden bire elini kaldırdı, Don
Kişot'un ensesine vurdu; sonra başını eğdirtti ve onun kılıcını alarak şiddetle
sırtına indirdi.
Nihayet yanındaki kızlardan birine bir işaret yaptı ve onun kılıcı, asilzadenin
beline kuşatmasına yardım etti. Kız ağır bir sesle:
— Ey Şövalye; bütün savaşlarınızda Tanrı sizin yardımcınız ve koruyucunuz olsun,
diye mırıldandı.
Durum o kadar tuhaftı ki, kız makaraları koyuvermemek için kendini zor
zaptediyordu. Hancı:
— Lütfen kalkınız Senyör, dedi. Tören bitti. Siz artık bir şövalyesiniz ve son
gününüze kadar öyle kalacaksınız.
Don Kişot ona:
— Lüzumlu kelimelerden hiç birini unutmadığınıza emin misiniz? diye sordu.
Hancı:
— Senyör, şerefim üzerine yemin ederim ki, ben ne kadar şövalye isem siz de o
kadar şövalyesiniz.
Don Kişot:
— Senyör size çok teşekkür ederim, dedi; sonra köylü kadınlara döndü:
— Hayatımda sizin kadar sevimli matmazellere rastlamadım. Söyleyin bana, bir
yerde sizin fenalığınızı isteyen bir düşmanınız var mı? Hemen onu yerin dibine
sokmağa gideyim.
ikisi de güldüler ve öyle bir kimse tanımadıklarına yemin ettiler. Hancıya
gelince o da kimse ile bir alıp vereceği bulunmadığına ve bu dakikada hiçbir
koruyucuya ihtiyacı olmadığına yemin etti.
Don Kişot:
— Sayın Senyör, dedi, bu minnetin altında kalmayacağıma emin olun. Ben dünyanın
en mesut adamıyım. Şimdi artık macera aramağa gitmekte gecikmemeliyim.
Hancı:
— İstediğiniz o olsun Senyör şövalye, dedi, kapı ardına kadar açıktır.
Adam Don Kişot'u hanında daha fazla alıkoymak istemiyordu.
ikisi bir arada atı eyerlemeğe gittiler. Asilzade, hancıya daha birçok acayip
şeyler söyledi ve hayvanına binmeden evvel onu kucaklayıp öptü. Sonra da iki
büyük dost olarak ayrıldılar ve hancı, akşamki yemek için kahramanımızdan bir
para almamış olmakla beraber onun yol üzerinde uzaklaşmasına pek sevindi.
Devamı Haftaya
|