|
Şiirin ve şairlerin en önemli konularından biri yalnızlıktır. Hani
gariplik, garip kalma, garip düşme mânâsına olan yalnızlık. Şiire de yakışan bir
konudur ayrıca. Hele şair lirizme ve duygusallığa önem veriyor, edindiği
yalnızlık tecrübelerini ilhamlarıyla birleştirerek zenginleştiriyorsa...
Yalnızlık çaresizlikle birleştiğinde asıl trajedi mısraları doğar ki artık
oturup ağlayasınız gelir.
Divan şiirinde yalnızlık bir ayrılığın, bir terk edilmişliğin, felekten
kaynaklanan bir zulmün sonucu olarak dillendirilir ve çoğunlukla şair bu kaderi
yaşamak zorundadır.
Sevgilinin ayrılığını, firkatini, hicranını, hasretini
çekmek değildir bu, bizatihi sevilenlerin tamamının, elbirliği edip şairi yalnız
bırakması, danışıklı dövüş gibi ondan yüz çevirmesidir. Üstelik bunun sebebi
şairin terk edilecek durumlara yahut ayıplanacak hallere düşmesi değil, tamamen
dostların vefasızlığıdır.
İşte Fatih çağının ünlü şairi Necatî Bey’in feryadı:
“Beni ağlan beni kim üstüme gelmez ölicek / Bir avuç toprağ atar bâd-ı
sabâdan gayrı” Aşağı yukarı şöyle demek: “İnsanlar! Bana ağlayın bana ki öldüğüm
vakit üstüme bir avuç toprak atmaya saba yelinden gayrı kimsecikler gelmez.”
Ölüm ki insanların en uzak tanıdıklarını bile başına getirir ve mevtanın başında
son bir meclis kurdurtur; böylece ölene karşı son görev, dostluk görevi yerine
getirilir. Ama gelin görün, şair, öldükten sonra kimsecikler başına
toplanmayacak, hatta bir Allah kulu mezarını ziyaret etmeyecek, belki mezar
toprağı bile kaybolup gidecek, adı sanı silinecek diye korkmakta, bu yüzden
“bana ağlayın” feryadına tutunmaktadır. Bu derece yalnızlığın adı artık
garipliktir. Bu Yunus hazretlerinin “Bir garip öldü diyeler / Üç günden sonra
duyalar / Soğuk su ile yuyalar / Şöyle garip bencileyin” demesinden daha
hazin bir durumdur.
Mezarını kapatmak için saba yelinden başka kimsesi olmayan bir gariplik,
öylesine dehşetli bir yalnızlık. Hafazanallah ölüsü bir kıyıya atılıvermek
gibi... Oysa şair bunları söylerken sözün mefhûm-ı muhâlifini kastederek
dostlarının gelip mezarını ziyaret etmelerini, birkaç damla da olsa hasret
gözyaşları dökmelerini ummakta, dahası sevgilinin gelip mezarı başında kendisini
anacağının rüyalarını görmektedir. Galiba asıl şikayeti de bu umutlarının boşa
çıkmasından, dost bildiklerinin kendisini terk etmesinden, sevgilinin insafı
bırakmasından olsa gerek. Bu derece garipliğin bir benzerini Bağdat ikliminin
yanık âşıkı, gönlü esmer acılarla dolu Fuzulî’de de görürüz. Muhtemelen Necatî
Bey’e nazire olarak söylenen beyit şöyledir: “Ne yanar kimse bana âteş-i dilden
özge / Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı” Şöyle demek: “Ne gönül ateşinden
gayrı bir yananım, ne de saba yelinden başka kapımı bir açanım var!”
Fuzulî’nin garipliği, Necatî Bey’in acısının tersine henüz ölmeden gerçekleşmiş,
felek ona garipliği daha bu dünyada göstermiştir. İnsanın en kötü zamanında bir
yananı mutlaka bulunur. Annesi, kardeşi, can dostu falan... Ama gelin görün ki
Fuzulî bütün bunları yitirmiş ve geriye yalnızca gönlünde yanan gam ateşi
kalmıştır. Bu ateş, gönlünde aşk yüzünden yandığına göre bütün yitirdikleri de
yine bu aşk yüzünden yitirilmiş olmalıdır. Yani onun trajedisi, aşka düştükten
sonra terk edilmesi, yalnız bırakılması ve garip kalmasıdır. Fuzulî’ye bu mânâda
güzel bir cevap, vaktiyle Kanunî’nin yakın koruma görevinde bulunan
(peyk/solak), yeniçeri nesepli Aşkî’den gelir. Onunki de tamamen iyi gün
dostlarından şikayettir.
Varlıklı ve itibarlı bir ömrün ahirinde, elden ayaktan düşüp de fakirlik gelip
çatınca, çevresindeki insanların birer birer dağılışlarını görerek kahrolmak,
nihayet genç eşinin de kendisini terk edip gidişine içerleyerek yalnızlaşmak,
İstanbul’a hayli uzak bir yerde, yol iz olmayan Rumelihisarı’nda babadan kalma
bir kulübeciğe sığınmak ve sonunda şöylece feryad etmek... Tam bir yürek yarası:
“Taşradan kimse gelür deyu sevinir canım / Uğrasa bir sek-i âvâre gelip
meskenime” “Eğer bir gün, başıboş dolaşan bir köpek, kazara kapıma uğrasa,
dışarıdan birisi beni ziyarete, hal hatır sormaya geldi diye canım sevinmeye
başlar.”
Allah kimseye vermesin!..
Hayalci Hafız
III. Sultan Selim döneminin ünlü hayalcisi Kasımpaşalı Hafız, bir akşam sultan
huzurunda Karagöz oynatıyordu. Oyunda Hacivat esirci olmuş, köleler ve cariyeler
satıyordu. Herkesin dikkatle oyunu izlediği bir sırada Karagöz kölelerden birine
adıyla seslendi: “Seliiim!” Padişah da şaka olsun diye “Lebbeyk, buradayım!”
diyerek oyuna katıldı. Kasımpaşalı Hafız, sultanın sesini duyunca büyük bir hata
yaptığını düşündü ve oyunun senaryosunu değiştirip birkaç dakika içinde
Hacivat’ı konuşturdu:
-Karagöz’üm! Huzûr-ı şâhânede bir sürç-i lisan ettin ki ne tamiri ne de affı
kâbildir. Belki tevbekâr olup hacca gidesin... Artık sana hayal oynatmak
gerekmez.
Kasımpaşalı Hafız cümlesi bitince perdenin arkasındaki muma üfleyiverdi. Ve
tabii Sultan Selim’in ısrarlarına rağmen bir daha asla Karagöz oynatmadı.
BERCESTE
İnsanoğlu hîlebazdır kimse bilmez fendini
Her kime iylik edersen sakla ondan kendini
Laedrî
Zaman
09/03/2006
|