Güzel bir bahçe resmi yapmıştı Max Ernst. Oldukça güzel bir resim. En azından
kendisi çok beğenmişti çizdiği resmi. Gelgelelim, bahçedeki bir ağacın resmini
yapmayı unutmuştu! Lanet olası ağacı çizmediğini fark ettiğinde tabloyu çoktan
bitirmişti! Aksilik işte!
Bay Ernst sorunu nasıl çözdü biliyor musunuz?
Hiç düşünmeden, eğip bükmeden direkt sonuca gitti. Anlayacağınız, derhal o ağacı
kestirip attı.
Bahçe seninse veya bahçeye sahip olduğunu sanıyorsan, en temel problemleri
çözerken bile konsensüs sağlamana hiç gerek yok. Hele ki, bahçeye sorun dikmek
dünyanın en kolay işi. Zaten bu ülkenin toprakları sorun üretmekte o kadar
münbit ki; bir ekersen, bin toplarsın mahsulü. Yeter ki, sen bahçeyi nasıl
görmek istediğini belirle. (Mühim olan senin göz zevkin, düşüncen, önyargın ve
karyolan.)
Maşallah, toprak bu sene bol 'sorun' verecek galiba. Seri halinde nur topu gibi
sorunlarımız oldu son zamanlarda. Memleket hızla 'sorun sathı mailine' girdi
herhalde.
İmzasız bir e-mail sayesinde öğrendiğimiz "31 Mart Vakası" kutlaması; Merkez
Bankası başkanının evinin önündeki 'mürteci' ayakkabılar; 23 Nisan törenlerinde
bir ilçe başkanının, Atatürk anıtına çelenk bırakırken çiklet çiğnemesi ilk akla
gelen sorunlarımız.
Bunlar da sorun mu diyerek burun kıvırmayınız. Çünkü normal koşullar altında (NŞA'da)
'sorun' oluşması için, bir 'soruna' bile ihtiyaç yok. Gündeme bir meselenin
'sorun' olarak sürülmesi kâfi.
Çiklet çiğneme olayı çok enteresan gerçekten. Tabii ki, hem enteresan, hem de
olay olması, failinin tutuklanmasından kaynaklanıyor. Atatürk'ün anıtına çelenk
bırakırken çiklet çiğnemek suretiyle en hafifinden nezaketsizlik yapan şahsın,
bu menfur 'eylemi' tek başına mı, örgütlü mü yaptığı henüz bilinmiyor. Arkasında
"Çiklet Çiğneyenler Örgütü" varsa, behemehal çökertilmelidir. (Atatürk
heykelleri civarında yaktığı sigarayı avucunun içinde saklayan amcalara
rastlarsak şaşmayalım.)
Cevat bu konularda oldukça rahat. Güvenle bakıyor geleceğe. Çünkü oğlunun alt
yapısı çok sağlam. Anlattığı olaya bakarsak hepten de haksız sayılmaz. Atatürk
konusunda oldukça hassas bir oğlu var. Çocuk su içmiyor, sakız çiğnemek ne
kelime! (Cevat mahalleden, memleket meseleleriyle alakalı nalbur arkadaş. Bu
yazıdaki parantez içleri tamamıyla ona ait. Buna, oğlunun başından bizzat geçen
aşağıda okuyacağınız 'hadiseyi' aktarmamın 'rüşveti' olarak değil, çok ısrar
ettiği için izin verdim)
Cevat'ın oğlunun dayanabilecek takati kalmamıştı. İki eliyle sıkıca kavradığı su
dolu bardağı masanın üzerinde sağa sola kaydırıyordu.
"Anne çok susadım!.."
Önce "ultraprima" dönemi, ardından "Yap da amcalar görsün" gerzekliği geride
kalmıştı. Kocaman adam olmuştu. Kocaman dedikse, kendi başına su içebilecek
kadar.
"İç o zaman" dedi annesi, "Benim içirmemi mi bekliyorsun?"
Annesinin refakatinde okulu çiçeklendirmeye başladığı henüz birkaç hafta
olmuştu. Büyüyünce doktor olacaktı ama şimdilik anatomi bilgisi midesinden
ibaretti. Su dolu bardağa hasretle baktı. İçmedi...
Kulaklarında sınıfta hep birlikte ezberlemeye çalıştıkları o meşhur şarkı
yankılanıyordu.
"Atatürk ölmediii, içimizde yaşıyooor..."
Sevgili öğretmenini, sınıf arkadaşlarını anımsadı. Karatahtanın hemen üstündeki
Atatürk'ün 'tebessüm' eden fotoğrafı gözünde canlandı. Atatürk 'mesai'
yapıyordu; derslerine çalışmazlarsa, yaramazlık yaparlarsa kaşlarını çatardı.
Korktu. Elindeki bardağı masanın üzerine bıraktı.
"Ama içersem Atatürk ıslanır anne!"
Oğlunun gönül ferahlığıyla su içmesini sağlayabilmek için annenin verdiği cevap
şudur:
"Korkma oğlum, Atatürk'ün şemsiyesi var ıslanmaz."
Yenişafak
26/04/2006
|