|
Duvarlarda dev reklam panolarında iddialı bir tespit göze çarpıyor:
"Şehir güçlüleri sever."
Gün boyu güçsüzler geçiyor afişin altından; işsizler, yoksullar, itilmişler...
Şehrin sevmedikleri, kustukları...
Afiş, kentin tercihini ele veriyor.
Sıradan bir reklam değil bu; bir arabadan fazlasını, bir yaşam biçimini, bir
iktidar tercihini, bir ideolojiyi pazarlıyor.
Güçlüyü kutsuyor; ama ne demeli, çoğu reklam gibi nabzı doğru tutuyor.
***
Gerçekten de güçlüleri seviyor şehir...
Bir zamanlar kızları için ilim, irfan, itibar sahibi kısmet niyaz eden analar,
para, şöhret, iktidar sahibi damat aramaya başladığından beri böyle
bu...İktidara varmanın yolu ortak akıl üretmekten ziyade, güç ittifakları
kurmaktan geçtiğinden beri böyle...
O zamandan beri, güce tapan şehir Polat'a özeniyor, Sinan'dan, Yahya Kemal'den,
Münir Nurettin'den çok....
"Gücü gücü yetene" diyen bir zihniyet, güçlü olanı haklı olana yeğliyor.
En sportmen, en centilmen olan değil, topa sahip olan ya da topa en güçlü vuran
çocuk takım kaptanı seçiliyor.
Kick boks maçları, bilgi yarışmalarından fazla seyirci buluyor.
Hürriyet, itaat karşısında değer kaybediyor.
***
Şehir güçlüleri seviyor ama karşılıksız bir aşk bu...
Güç sahiplerince işgal edilmiş sahillere bakın; en güçlü şirketlerce toprağa
gömülmüş zehirli varillere... nefret kusan tribünlere... kan kokan ortaokul
kantinlerine... tinerci çocukların yattığı sidik kokulu bankamatik
kulübelerine... meydandan kadın kaldırıp kuytuda tecavüz eden küçük "iktidar
sahipleri"ne...
Güçlüler şehri sevmiyor, şehrin güçlüleri sevdiği kadar...
***
Bir başka reklamda pencerenin pervazına yakıştıramadığı, güçten düşmüş kocasını
değiştirmeyi düşünüyor bir kadın...
Bir diğeri, en güçlü saydığı marka karşısında herkesi susmaya davet ediyor.
İşaretparmağıyla dudakları kilitleyen o işareti iyi tanıyoruz biz...
Evde, camide, okulda, kışlada, hastanede hep o işaretle büyüdük.
Kötü anılarımız var o suskunluk çağrısında...
Gücü seven şehirler, acizleri susturup, vefayı camdan atarak yıkılmaz gibi
görünen bir hiyerarşi yarattı.
Hepimizi güçlünün haklılığına, büyük balığın küçük balığı yuttuğuna inandırdı.
Nihat Genç'in "Öyleyse niye Karadeniz bir hamsi cennetidir?" sorusunu duymadı.
Cevaba aldırmadı.
***
Sadece kentte değil, dünyada da bedelini ödüyoruz bu güç takıntısının...
Celladına âşık bir idam mahkûmu gibi işgale uğramış halklara karşı haksız
işgalciyi alkışlıyoruz.
Gücümüz yetmiyor güçlünün gücünü kırmaya...
Oysa güç, sorunlarımızın çözümü değil, nedeni...
Sokaktaki şiddetin de, lisedeki vahşetin de, ekrandaki kirliliğin de sorumlusu
varoluşu güce dayandıran bu zihniyet...
Hep bir olup bu algılamayı kırmak, gücün yerine kolektif aklı, zorun yerine
dayanışmayı koymak zorundayız.
İtibarın kaynağı servet değil, yetenek olmalı.
Kaba kuvvet değil, ince zekâ, üstün yetenek fark yaratmalı.
Şiddetin yerini merhamet almalı.
Tahsil, cehalet karşısında eski itibarına kavuşmalı...
Daha çok araba satmanın yolu da buradan geçiyor, daha huzurlu bir kente ve
dünyaya kavuşmanın da...
***
Şehir güçlüyü seviyorsa varsın sevsin.
Ben adaletin şehrine aidim.
Milliyet
18/04/2006
|