Schopenhauer tek başına oturmuş (yanına kimse oturmasın diye de iki kişilik
yemek ücreti ödemeyi göze almış vaziyette) yemeğini yerken, zıpçıktı birinin
(muhtemelen yan masadan) sorusuna, "Bilmiyorum" diye karşılık vermiş.
Vay efendim sen misin, "Bilmiyorum" diyen! Zıpçıktı lavuk arayıp da bulamadığı
fırsatı ele geçirmiş ki, sormayın gitsin. Filozofu mahcup etmek için, "Senin
gibi bir bilgenin her şeyi bildiğini sanırdım" diyerek aklınca dalga geçmeye
çalışmış. Schopenhauer, "Hayır, bilgi sınırlıdır" demiş, "Sadece aptallık
sınırsızdır."
Söyleyen Schopenhauer, söylenen aktardığım mezkur söz. Ne söyleyen 'sözün'
peşine düşmüş bir söz avcısı, ne söylenen dinlenilmesi için söyleyene muhtaç.
Hulâsa, söz yuvarlanmış sahibini bulmuştur. Sahibini, yani değerini.
Öyle sözler vardır ki; bilmezsek de, kime ait olduklarını kolaylıkla tahmin
edebiliriz. "Bizim üçüncü önceliğimiz, eğitime birinci önceliği vermektir"
sözünü George W. Bush'tan başka kim söyleyebilir ki?! Burada da söz yuvarlanıp
sahibini buluyor ama bir farkla; ABD Başkanı'na ait olmasının dışında hiçbir
anlam taşımıyor.
Kimi sözler vardır ki, sayesinde sahiplerini aklımızda tutarız. Vali Tandoğan'ın
derin devletin, derin işlerine vurgu yaptığı için yıllarca dillerden düşmeyen şu
sözü gibi: "Bu ülkeye komünizm lazımsa onu da biz getiririz." Hazretin başka da
bilinen sözü yoktur zaten. Sözünü söylemiş ve çekip gitmiştir.
Öyleleri de var ki, sadra şifa tek laf etmez, lafa tutar insanı. Bir de, "Benim
bu konuda şöyle bir sözüm var" diyerek kulağa eziyet 'söz'lerine girişmeleri yok
mu! Aptallık da sınırsız, söz de. Kardeşim sen işine baksana. Ne yapsan, ne
desen nafile. Mesela, Hüseyin ağabeyin sözü gelmişse söyleyecek, engel
olamazsın. (Hüseyin, lafını bitirmeden makası saça değdirmeyen mahalle berberi.)
İsmet Paşa'nın meşhur, "Hadi canım sen de!" sözü söylenenle değil, söyleyenle
'gündem' bulan sözlere verilebilecek en güzel örnektir. Yeri geldiğinde
(istedikten sonra bu sözün her zaman yeri gelir; başlıkta kullandım, hiç de fena
durmadı) bir çok yazar, siyasetçi yıllarca buna atıfta bulunmuştur. Lakin,
ortada 'söz' yoktur.
Söyleyen İsmet Paşa olmasa, 'söz' bile değil; 'lakırdı'dır sadece.
Herhangi bir Batı diliyle, mesela İngilizce'yle, "Hadi canım sen de" lafını
Kapıkule'den dışarı çıkarsak; bir İngiliz veya bir Amerikalı ne konuşurdu acaba?
"Abi Türk paşasının meşhur bir sözü var."
"Neymiş?"
"Hadi canım sen de."
"Wonderful lan! Nerden buldun? Çok var mı bunlardan?"
Var evladım, olmaz olur mu? Bizde çok var. Mesela, Savcı Ferhat Sarıkaya'nın
iddianamesi vesilesiyle Deniz Baykal'ın yeni fırından çıkmış, "Bu Silahlı
Kuvvetler'e karşı bir darbe girişimidir" sözü var. Hele, vaktiyle bir paşamızın,
"Elimde taş gibi erkekler var" sözü var ki, tam ağzınıza layık ama biraz
rizikolu...
Söz olur, acımasız bir reklama dönüşür; söyleyenin de, söylenenin de hükmü
kalmaz. Donald Rumsfeld, "Irak'tan şimdi çekilirsek" demiş Washington Post için
yazdığı makalede, "Bu, savaş sonrası Almanya'yı Nazilere geri vermeye benzer."
İşte aynen böyle.
Irak'taki cinayetlerine meşruiyet kazandırmak için, soykırım yangınını
yaşayanların hatıralarını istismar edecek kadar gözü dönmüş, "reklam"dan öte bir
anlam taşımayan bu vahşi söz elbette bir benzetme değil, düpedüz küstahlık. Öyle
bir küstahlık ki, görülmüş değil. Anne babasını öldürdükten sonra, öksüz ve
yetim olduğunu söyleyerek mahkemeden merhamet dilenen kimsenin küstahlığı bunun
yanında solda sıfır kalır. Gelgelelim, dünyanın ağzını bıçak açmıyor!
Değil mi Beigbeder? Sen ki, Joseph Goebbels'in, Alman halkının Yahudileri yakmak
için reklamcılığı geliştiren adam olduğunu söyleyerek hem reklamları, hem de
Almanları sarakaya alıyordun. Niçin susuyorsun? Konuşsana!
Rumsfeld, Goebbels değil mi?
Yenişafak
29/03/2006
|